Yazdır

Vefalılar Cennetle müjdelenmiştir

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2012 Kürsüleri

Oy:  / 7
En KötüEn İyi 

Fethullah Gülen: Kürsü: Vefalılar Cennetle müjdelenmiştir

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından Cennete girecekleri daha hayatta iken kendilerine müjdelenen on sahabiye “Aşere-i Mübeşşere” denilmektedir. Bu on sahabi; Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha b. Ubeydullah, Hz. Zübeyr b. Avvam, Hz. Abdurrahman b. Avf, Hz. Sa’d b. Ebî Vakkas, Hz. Ebû Ubeyde b. Cerrah ve Hz. Said b. Zeyd’dir (radıyallâhu anhüm ecmain).

Şunu belirtmekte yarar var: Sahabe-i kiram arasında sadece bu on sahabiye “Cennetliksin” denmesi, ne yaparlarsa yapsınlar, hep istikameti takip ettiklerini vurgulamak içindir. Bu, önemli bir husustur. Esasen bütün mü’minler, Cennete gireceklerdir ama yukarıda bahsini ettiğimiz on sahabiye, “Cennetliksin” denmesi, onlara özel bir iltifat ve değer ifade etmektedir. Bu durum, diğer sahabiler için, hususî mahiyette değil de mutlak olarak zikredilmiştir.

Zor zamanda sahip çıkanlar

Evvelâ herkes, Efendimiz’e sırtını döndüğü günlerde onlar, Allah Resûlü’ne ve Kur’ân’a sahip çıkmışlardır. Gökte, yalancı bir şimşeğin dahi çakmadığı, ümit verebilecek hiçbir sebep ve faktörün ortada bulunmadığı, inen ayetlerin sayısı beş veya altıya varmadığı bir zorlu dönemde bu büyük hakikate sahip çıkmak yüksek bir payedir.

İlk Müslümanlardan Hz. Ebû Bekir’in gayretleriyle Hz. Osman, Said b. Zeyd ve arkasından Sa’d b. Ebî Vakkas İslâm dairesine girmişlerdir. Hz. Ali, Ebû Ubeyde b. Cerrah ve Sa’d b. Ebî Vakkas da Allah Resûlü’nün yanında yer alan ilklerdendir. Öyle ki, Hz. Sa’d b. Ebî Vakkas, daha on sekiz yaşlarındayken henüz gözüne günah girmeden annesinin bütün ısrarlarına rağmen, hatta “Ölsen bile anne, ben, gönül verdiğim o hakikatten dönmeyeceğim!” diyecek kadar civanmert bir zattır. Hz. Ebû Bekir, o dönemin zorluğunu şu ifadelerle anlatmaktadır: “Ölümü göze almadan dışarıya çıkmaya cesaret edemezdik! Ve bir yere girmeye de…”

İkinci olarak, bu sahabiler, hangi perdeden işin içine girmişlerse, bitirirken de aynı seviyede bitirmişlerdir. Yani duygu ve düşüncelerinde zerre kadar sapma göstermemiş ve olabildiğine civanmert bir şekilde hep Allah Resûlü’nün yanında kalabilmişlerdir.

Ufukların olabildiğine karanlık olduğu, kurtuluş adına hiçbir ümit emaresinin bulunmadığı bir dönemde onlar, asla ümitsizliğe düşmemişlerdir. Gün olmuştur ki, vatanlarından, çoluk çocuklarından ayrılıp hicret etmeleri istenmiş, onlar tereddüt etmeden bu emri de yerine getirmişlerdir. Yine onlar Medine’ye geldiklerinde, “Biz önce Müslüman olduk. Medineli kardeşlerimize karşı bir üstünlüğümüz vardır.” iddiasına kalkışmamışlar ve mahviyetle derinliklerine derinlik katmışlardır.

Evet, Aşere-i Mübeşşere’nin o devirde de kıymetlerini ve kadirşinaslıklarını koruduklarını görüyoruz. Onlar, hayatlarının sonuna kadar tuttukları zirveyi hep korumuş ve dünya metaı karşısında hiç mi hiç eğilmemişlerdir. Ticareti çok iyi bilen bu insanlar, gün gelmiş ticaret sayesinde Medine’nin en zenginleri hâline gelmişlerdir; ancak dünya karşısında asla serfüru etmemiş ve onlar her zaman safvet ve sadeliklerini korumuşlardır. Yerinde Hz. Osman beş yüz deveyi yükü ile beraber hibe etmesini bilmiş, Hz. Abdurrahman b. Avf ise, varlığı ne kadarsa, hepsini Allah yolunda infak etmesini bilmiş ve hep birer örnek teşkil etmişlerdir.

Özetle
  • Sahabe-i kiram arasında sadece on sahabiye “Cennetliksin” denmesi, ne yaparlarsa yapsınlar, hep istikameti takip ettiklerini vurgulamak içindir.
  • Cennetle müjdelenen bu on sahabi, hayatlarının sonuna kadar tuttukları zirveyi hep korumuş ve dünya metaı karşısında hiç mi hiç eğilmemişlerdir.
  • Bu dava uğrunda hapse girenleri, çile çekenleri, sürgüne yollananları, Allah unutmamıştır ve bizim de onları unutmamamızı istemektedir.

Öndekilere vefa

Burada şunu da ifade etmekte fayda var: Her hizmette ilk defa bayrağı çeken ve doğrulup ruhunun ilhamlarını her tarafa haykıran insanlar, hiçbir zaman unutulmamalıdır ve zaten unutulmamıştır da. Bu husus, günümüz için de aynıyla geçerlidir. İman ve Kur’ân davasına hizmet eden ve bu işin bayraktarlığını yapan insanlar ciddî sıkıntılar yaşamışlar ve işin bugünlere gelmesine vesile olmuşlardır. Bu insanlar sayesinde her şeyin düzlüğe çıktığını duyuyor ve biz biraz daha rahat ediyoruz. İnşâallah bizden sonra gelecekler, daha da rahat edecek ve belki de bizi hayırla anacaklardır.

Evet, arkadan gelenler, önlerinde onlara çığır açan ve onlar için bu şehrâhı hazırlayan insanları daima hayırla yâd edeceklerdir ki, bu aynı zamanda Kur’ân’ın öğrettiği bir edeptir. Nitekim “Onlardan sonra gelenler (başta muhacirler olarak, kıyamete kadar gelecek mü’minler): ‘Ey kerim Rabb’imiz, derler, bizi ve bizden önceki mü’min kardeşlerimizi affeyle! İçimizde mü’minlere karşı hiçbir kin bırakma! Duamızı kabul buyur yâ Rabbenâ, çünkü Sen Raûfsun, Rahîmsin! (şefkat ve ihsanın son derece fazladır).” (Haşir, 59/10) âyet-i kerimesi bu hakikati dile getirmektedir.

Biz burada, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatıyla alâkalı, Kur’ân’ın yardımıyla tavzih edilip aydınlığa kavuşturulan bir mevzu üzerinde durmaya çalıştık. Her iman ve Kur’ân’a hizmet hareketinde mutlak bir öncü grup olmuştur. Bunlar, o muallâ ve mukadder mevkilerini daima zihinlerimizde ve gönüllerimizde korumalıdırlar.

Bu dava uğrunda hapse girenleri, çile çekenleri, köy köy, kasaba kasaba sürgüne yollananları, mahbeslerde kendilerine yer hazırlananları Allah unutmamıştır ve bizim de onları unutmamamızı istemektedir. Onları daima, kadirşinaslık içinde hayırla anmak bizim için bir vecibedir. Rabb’imizden niyaz edelim, bize iyi eserler bıraktırsın ve bizden sonrakiler de bizi hayırla yâd etsinler…

Dinî konular hafife alınmaz

İslâm’ın herhangi bir emrini yapmamak küfür değildir ama en küçük bir emri dahi olsa onu dahi hafife almak küfürdür. Âyeti ve âyetin hükmünü inkâr eden kâfir olur.

Hadisin mütevatirini inkâr mevzuunda ise ulema, “fîhi nazar” demişlerdir. Kuvvetli bir ihtimal ile mütevatiren ifade edilen hadisteki bir hakikati inkâr eden veya hafife alan kimse de kâfir olur. Kaldı ki elfâz-ı küfrü anlatanlardan İmam Birgivî’nin Tarikat-i Muhammediye adlı eserini Berîka ismiyle şerheden İmam Hâdimî, elfâz-ı küfrü saydığı yerde şöyle demektedir:

Efendimiz’den açık nassla gelen hususlar şöyle dursun, zayıf dahi olsa O’na nispet edilen şeyi hafife alan kâfir olur. Meselâ, “Efendimiz şundan hoşlanırdı.” Buna karşılık birisi, “O hoşlanırdı ama ben hoşlanmıyorum.” derse küfre düşer. Bir insan o tür bir şeyden hoşlanmayabilir. Ancak burada mesele Efendimiz’e nispet edildiği için, bir kimsenin böyle bir tepkisi, Allah Resûlü’nü hafife almayı işmam ettiğinden böyle bir tepki o kişiyi küfre götürür.

Bir de doğrudan doğruya Efendimiz’in eliyle tahkim edilmiş bir mevzuda, “Hayır, bu öyle değil de böyle olmalı!” diyen kimse de küfre düşer. Ne var ki bu mevzular fazla kurcalanarak insanlar küfre zorlanmamalıdır. –Allah muhafaza buyursun!– şer’î kıstaslar olmadığından çoğu kimse bu konuda küfre gidebilir. Her şeyden önce akidenin iyice güçlendirilmesi gerekir. Evet, insanlarda dini duygu ve düşünce öyle sağlam hâle gelmelidir ki, onlar dine ait herhangi bir meseleyi konuşurken başlarında kuş varmış gibi konuşmalı, onu uçurup kaçırırım diye ödleri kopmalıdır.

Evet, insanları bu hâle getirmek gerekir. Laubali bir insanla, dinin teferruatına ait meseleler konuşulmaz. Böyle bir kişi meseleyi keser atar ve dalâlete düşer. Zira böyle bir insanın derdi daha büyüktür; büyüğü bırakıp daha alttaki konularda münakaşa ve tartışma, maksadın aksiyle sonuçlanır.

Haftanın duası

Ey zikrinden aciz olduğumuz biricik Mezkûr ve şükrüne takat getiremediğimiz yegâne Meşkûr! Bize Sen’i anma hususunda bir an bile fütur getirmeyecek diller, muradını anlamaya muktedir gönüller, sağanak sağanak gönderdiğin nimetlerine karşı hamd ve şükür duygusuyla gerilmiş zihinler ver.. sinelerimizi ilmine muvafık bilgi ve hikmet damlacıklarıyla doldur.. günahlarımızı yarlığa..

Sözün özü

İnsanın, muttasıf olmadığı hâlde ‘azamet’ ve ‘kibir’ gibi vasıflara sahip çıkıp, bunlarla diğer insanlara karşı üstünlük taslaması, onun ruh dünyası adına ciddi bir hastalık emaresidir. Böylesi insanlar, her ne kadar akıllı görünseler de, ben onların psikolojik bir hastalık içinde olduklarına inanıyor ve mutlaka tedavi olmaları gerektiğini düşünüyorum.