Örnek Hizmet İnsanı

Fethullah Gülen Hocaefendi, insanlığın kurtuluşunun Hizmet ile olacağına yürekten inanmıştı. O yüzden İzmir Kestanepazarı'nda geçirdiği o günlerin her anında hizmet etme çabası içindeydi. Küçük tahta bir kulübede yaşıyor, riyazat yapıyor, az yiyor, az içiyor, talebenin, vakfın, yurdun imkanlarından kesinlikle yararlanmıyordu. Kılı kırk yararcasına çok dikkatli yaşıyordu. En küçük bir şüphe dahi gördüğü sahalara asla yaklaşmıyordu. 

Hocaefendi’yi Kestanepazarı’nda geceyarısı yurdun tuvaletlerini temizlerken, günün bir saatinde yurdun önünü yıkarken, Kurban bayramlarında herkesin uyuduğu saatlerde kalkıp onca kurbanın kesildiği yurdun bahçesini temizlerken görmek mümkündü. Öyle bir durumda yanına gelip o işi yapmak isteyenlere işi kesinlikle devretmiyor, başladığı işi kendisi bitiriyordu.

Yurdun yemeğini yemediği gibi, kullandığı abdest ve banyo suyunun parasını bile hesaplayıp ödüyordu. O yıllarda Ankara’dan gelip yanında birkaç ay kalan arkadaşı Erdoğan Tüzün’e de yurtta yemek yedirmemiş ve onun da kullandığı suyun parasını hesaplayıp ödemişti. Yurdun terlik ve havlu gibi malzemelerini de kesinlikle kullanmıyordu.

Ayrıca, Hocaefendi’nin anlayışında müstağni bir hayat yaşamak yalnızca yeme içme gibi konulardan ibaret değildi. Öğrenciler toplu faaliyetler sırasında bazen ayakkabı ve terliklerini çıkardıkları zaman Hocaefendi, “İzinsiz birbirinizin terliğine bile basmayacaksınız” diyordu.

“Bir insan, hakkı olmayan bir yerde başkasına ait seccade üzerinde izinsiz namaz bile kılamaz. Yurtlarda halının tüyü yıpransa hesabını veririm” diyen Hocaefendi, seccadesini halıya serdikten sonra namaz kılıyordu. Çünkü yurda ait her şey sadece öğrencinin hakkıydı.

Ayrıca Hocaefendi, İzmir’de öğrenciler tarafından evlerine davet edildiğinde, yemeklerini yemiyor, orada bir çay bile içse, evden ayrılırken mutlaka bir hediye bırakıyordu. Öğrencilerine de “Nerede yemek yerseniz yiyin parasını bırakmak mecburiyetindesiniz” diyordu.

Hocaefendi, o günlerdeki hissiyatını şöyle anlatıyor:

“Kestanepazarı’nda beş sene kadar kaldım. Arkadaşlarıma bir örnek olması bakımından söylüyorum, bu beş senelik zaman zarfında beş kuruş maddi istifadeyi düşünmedim. Banyoda ve abdestte kullandığım suyun parasını dahi verdim. Bugün de aynı şeyi düşünüyorum. Talebenin hakkı olan bir müesseseden bir başkasının ne surette olursa olsun istifadesi doğru değildir.”

“Dışarıda bir ev tutacak, çoluk çocuğa bakacak imkânlarım helal yoldan olmadığı mülahazasıyla ben dünyaya doğru adım atmadım. Hayatımın, gençliğimde ilk üç senesini bir caminin penceresinde geçirdim; altı senesini Kestanepazarı’nda iki metre boyu, iki metre de eni bir tahta kulübede… Allah’a binlerce hamd u sena ederim. Ben o talebenin yemeğine bir kaşık çalmadım. Buna yedi cihan şahittir. Abdest alırken talebelerin takunyalarına ayağımı basmadım. Orada banyo vardı, onlardan birine girip yıkanmadım. Talebenin hakkıdır, benim hakkım değil. Her gün altı saat derse girdim, cumartesi pazar da dahil. İdarecilikle gece talebenin başında bulundum. Üç tane insana, mütalaacıya birer maaş veriyorlardı. Onların mesailerini de üstlendim ama hiçbir ücret almadım. Tenezzül etmedim dünyaya. Yirmi küsur yaşımdayken ayağımın ucuna kadar gelince milletvekilliği, “Allah Allah, dedim, beni böyle komik mi buluyor bu insanlar? Çok küçük bir insan olabilirim ben, fakat Allah’a bağlanmak gibi büyük bir meselenin peşindeyim.” Cenâb-ı Allah kalbimi, Kendi nuruyla, aşk u iştiyakıyla doldursun. Genel karakterimiz bu.”

O yıllarda Hocaefendi, öğrencisi İsmail Büyükçelebi ve İzmir esnafından Yusuf Öztanzan’la birlikte bir köye gittiler. Ardından yaya olarak köyün üst tarafındaki çaya kadar çıktılar. Çayın kenarında oturup yemek yediler, namaz kıldılar. Dönüşte bir noktada derenin kenarında yürünecek yol olmadığından iki tarlanın içinden geçmek zorundaydılar. Bir tarladan diğerine geçmeden Hocaefendi ayakkabılarını çıkardı. Ayakkabılarını silkeleyerek toprağını temizledikten sonra öteki tarlaya geçti. Yusuf Öztanzan ve İsmail Büyükçelebi şaşkınlıkla birbirlerine bakıyorlardı. Hocaefendi, “Niye hayretle bakıyorsunuz, bu tarlanın toprağı benim ayakkabımla diğer tarlaya geçse Allah bunu sormayacak mı sanıyorsunuz? Allah bir arpanın dörtte birinden bile hesap soracak” dedi. Bir başka gün, kamp yeri aranırken, bir tarladan diğerine geçerken çamur bulaşan ayakkabısını temizlemeden öteki tarlaya geçmiyordu.

Hocaefendi, müdür, öğretmen, vaiz, işçi, hizmetli, aşçı…kahvehanede konuşmacıydı. İzmir’e geldiği daha ilk yıldan itibaren İzmir Türk Ocağı’nda verdiği konferansın dinleyicileri arasında Ege Üniversitesi’nden öğretim üyeleri ve İzmir Adliyesi’nden hakimler vardı.

İzmir ve çevresinde Hocaefendi’nin gidip kahvesinde konuşma yapmadığı semt neredeyse kalmadı. Hatta konuşması üzerine, bazı kıraathanelerde oyun kâğıtlarının yerini kütüphane aldı. Kıraathane sahibi oyun kağıtlarını yakarak imha etti. Bir kahvehane toplantısı, mimarlık fakültesinin yanındaki üniversite kıraathanesinde oldu. Çoğu üniversite öğrencisi olan dinleyicilerle bu sohbeti dört saat sürdü. Öyle ki, cadde tıkandı, belediye otobüsleri geçemedi.

Ama bütün bu gayretlerine ve çok mütevazi bir kişiliğe sahip olmasına rağmen çevresindeki bazı yakın kişiler onu sinsi sinsi kıskanıyorlardı. Samimi çabaları bugün olduğu gibi o gün de hasetle engellenmek isteniyordu.

“Ben kendimi, yapılan hizmetler açısından bu işin ehli olarak asla görmedim ve hâlâ da görmüyorum. Fakat, bu bana ait olması gereken düşünceyi, bana bir başkasının söylemesi asla doğru değildir. Bu tür ifadeler de beni ayrıca rahatsız ediyordu. Şunu kasemle temin edebilirim ki, ben "fücur" kelimesinin kendisinden dahi rahatsız olan bir insanım ve hayatımı öyle disipline etmeye çalıştım. Buna rağmen bir gün bir kitap açtım. Karşıma "Allah bu dini racul-ü facir ile de kuvvetlendirir" mealindeki hadis çıktı. Ben bunu okudum ve kendime hitap ediyor kabul ettim. Fakat orada bulunanlardan biri, bu payeyi de bana çok gördü gayet müstehzi bir eda ile: "Sen kendini hizmet ediyor mu sanıyorsun ki, dini kuvvetlendiren racul-ü facir olasın" dedi. İster istemez bu tür ifadelerden rahatsız oluyordum.’ diye anlatıyor o günleri Hocaefendi.

Ayrılık…

Kestanepazarı'ndaki gerginlik gün geçtikçe artıyor, azalmıyordu. Güzelyalı tarafında bir ev bulmuştu Hocaefendi. Bir gece eşyalarını topladı ve talebelerin de yardımıyla bir arabaya yükledi. Ve gözyaşları içinde, gönlü hicranla dolu olarak Kestanepazarı'ndan ayrıldı... “Beni beş sene barındıran tahta kulübemi çok özleyecektim. Uzuvlarım vücudumdan koparılmış gibi oldum. Ben kulübemle, Kestanepazarı'yla ve onlardan da önemlisi canım kadar sevdiğim talebelerimle öylesine bütünleşmiştim...”

Hocaefendi, Kestanepazarı’ndaki tahta kulübesini hiç unutmayacaktı:

“Belki bunlar sizin gelecekte iyi günleri idrak ettiğiniz zaman, geriye dönüp yüzüne bakacağınız günler olacaktır. Çok kimseler, tatlı günleri ileride arayacak, fakat siz yer yer dönüp gerilere bakacaksınız. Alınlarında nur tele’vü’ eden, çehreleri dırahşan, evlerinizin çehrelerine bakacaksınız. Emeğinizle kurduğunuz yurtlarınızın çehrelerine bakacaksınız, okullarınızın çehrelerine bakacaksınız ve camileri lebâlep dolduran genç delikanlıların çehrelerini tahayyül edeceksiniz ve bir gün sahabinin dediği gibi “Hey gidi günler” diyeceksiniz, “Meğer tatlı günler o günlermiş” diyeceksiniz. Belki ben de öyle diyeceğim. Ama belki yerin altında, belki de yerin üstünde ben de öyle diyeceğim.

Hey gidi günler! Tam yaşanacak günlermiş, hiç durmadan gecelerinde koşulacak günler. Hiç durmadan soluk soluğa küheylanlar gibi gündüzlerinde koşulacak günler… Himmet toplantısı deyip utana utana, hicab ede ede, terleye terleye “ne olur Allah aşkına, coşun” denen günler!

Burs verin, kurbanlarınızı verin, imam hatip yapın, yurt yapın, pansiyon yapın, okul açın… açın deyip terin tabandan çıktığı günler!

Ben de diyeceğim, siz de diyeceksiniz. Bugün, belki bu günler hicranlı günler, belki hasretli günler ama bir gün gelecek “özlenen günler” olacak. Nesibe, yetiştiği gül devriyle şen, şâd ve hurrem değildi. O Uhud'u düşününce seviniyor ve gülüyordu. Sırtında elin yumruğun girip saklandığı sırtındaki yarayı gösterdikleri zaman mesud ve bahtiyar oluyordu. Gül devrini yaşarken değil. Abdullah İbni Hüzâfetü’s-Sehmî başının kaynayan sulara sokulduğu günleri hatırlıyor “Hey gidi günler!” diyordu.

Huzeyfe babasının evinden kovulduğu günü düşünüyor, “Hey gidi günler!” diyordu. Ammar yeldire yeldire geziyordu. Sırtında ateşlerin söndürüldüğünü düşünüyor “hey gidi günler” diyordu. Zübeyr bin Avvam hasırlara sarılıp yakıldığı günleri hatırlıyor, “Hey gidi günler” diyordu. Onlar “hey gidi günler”di. Çünkü o günlerde müminler, tırmanma şeridinde sürekli olarak tırmanıyorlardı. Hiçbir şeye gönül kaptırmadan, başka hiçbir sevgiye dilbeste olmadan, turnikeye önce girmiş olmanın hakkını araştırmadan, hizmet karşısında hakk-ı temettu aramadan, sadece “hizmet diyor” ve yürüyorlardı.

“Hey gidi günler!” “Hey gidi günler!” diyorlardı, o çile günlerine, o ızdırap günlerine. Çünkü o günlerde “içlerinde Allah’ın hoşnutluğundan başka mülahaza” yoktu, çünkü o günlerde büyüklük yoktu, çünkü o günlerde herkes küçüktü, çünkü o günlerde herkes neferdi, çünkü o günlerde turnikeye evvel girmiş olmanın hesabını yapma yoktu. Çünkü o günlerde “Kün inde’n-nâs ferden mine’n-nâs.” vardı, “insanlar arasında insanlardan bir insan ol” vardı.

“Ah! nankör nefsim!” sen de “hey gidi günler” diyeceksin. Kafanda hiç o türlü duygular ve düşünceler yoktu, dinleseler de dinlemeseler de alınmıyordun. Sekiz saat derse girdikten sonra, iki yerde de akşam derse iştirak ediyordun. Bir Cumartesi-pazar, burası Simav senin, orası Gediz benim, şurası da Demirci senin. Ve pazartesi derslere yetişme de yine senin. Ama alınmıyordun gönül koymuyordun, “dinleyen yok” diye üzülmüyordun, “tesir etmiyorum” diye müteessir olmuyordun.

“Hey gidi günler!” ne kadar arkada kaldınız, bizden ne kadar uzaklaştınız, biz ne kadar büyüdük. “Hey gidi günler!” siz ne kadar küçük kaldınız. “Ah eyyâmullah!”, “ah peygamber günleri!”, “ah hizmet günleri!”, “ah başka mülahazaların içine girmediği günler!” Biz büyüdükçe sizler arkada küçük kaldınız. Benim Kestanepazarı’ndaki tahta kulübeciğim içinde kaldınız! Ah tahta kulübem, her şey senin içinde kaldı gitti. Ah küçüklük, sen ne iyiydin, arkadaştık seninle ve yine “hey gidi günler...”

Güzelyalı'da günler geçmek bilmiyordu. Sanki saniyeler sene olmuştu. Halbuki, talebelerin arasında bulunduğu günlerde; vaktin arkasından koşturuyor ve adeta zamanla yarışıyordu. Yapacağı işler ve yapması gerekenler günün yirmi dört saat olması gerçeğine karşı pervasız bir meydan okuyuş içindeydi. Başka türlü bu kadar işi bu kadar dar zamana sığdırmak nasıl mümkün olurdu ki? Halbuki şimdi vaktinin büyük kısmını okumaya ayırabiliyordu. Ama, ‘O hey gidi hizmet günleri’nin arkasından küheylanlar gibi koşmaktan hoşlanıyordu.

Gerçi, standartlaşmış bazı insanlar için onun o andaki programı da çok yüklü sayılırdı. Bir kere bütün geceleri ev sohbetleriyle geçiriyordu. Haftanın bir-kaç gününde vaaz veriyor, dersler yapıyordu. Meşgul olunan üniversite talebelerinin sayısı gün geçtikçe artıyor ve onlarla meşguliyeti de yine vaktini alıyordu. Fakat, yine de Kestanepazarı günleri bir başka bereketliydi. Hele o küçücük tahta kulübede verilen hizmet, bütün Türkiye sathında, hizmet adına gösterilen gayrete denk neticeler veriyordu.

Yaşar Tunagür Hoca bu ayrılma hadisesini şöyle anlatıyor:

“Hocanın İzmir'de büyük himmeti ve hizmetleri oldu. Fakat vaazlar bilinen bazılarını rahatsız etti. Bunun üzerine dernektekiler de 'Sana sormadan bir şey yapamayız' diyorlar ama Hoca'nın Kestanepazarı'ndan gitmesini de istiyorlar. Ben de Derneğin Başkanı Ali Rıza Bey'e 'Her şeyi bir tarafa bırakın, hocaya dokunamazsınız. Eğer hocanın işine son verirseniz cami başınıza yıkılır' dedim.”

Ve Fethullah Gülen Hocaefendi, mecburen ayrıldıktan üç ay sonra Yaşar Tunagür Hocaefendi yine Kestanepazarı'na gider. Camiye girmek ister, ancak cami kapatılmıştır. Neden kapalı olduğunu sorunca şu ibretlik cevabı alır:

"Caminin kubbesi dört yerinden çatladı. Niye bilmiyoruz." derler.

Adım Adım 12 Mart İhtilali’ne…

O dönemde, Türkiye hızla bir kamplaşmaya doğru gidiyor ve birileri de bunu sürekli tahrik ediyordu. Çatışma ve kamplaşmalar sadece üniversitelere değil, toplumun her alanına sıçramıştı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, Başbakan Süleyman Demirel’le yaptığı bir görüşmede onu uyarıyordu. Ülkede bir devrim düzeni kurmak isteyen sol gruplar, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne el atmıştı. Orgeneral Tağmaç, bu devrimci subayların yapacağı bir ihtilalin ne anlama geleceğini şöyle anlatıyordu:

“Türkiye yapısı itibariyle ne Bulgaristan, ne Çekoslovakya, ne de Macaristan’dır. Türkiye’ye hakim olacak komünist idare, tamamen Sovyetler Birliği’nin hakimiyeti altında olacak ve son Türk devleti de böylece yok olup gidecektir.”

35 milyon nüfuslu Türkiye, tamamı yedi tane olan üniversitelerdeki ve birkaç akademideki olaylarla âdeta esir alınmıştı. 12 Haziran 1968 günü İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’nü işgal eden Deniz Gezmiş ve arkadaşları şöyle bağırıyorlardı: “Amerikan uşakları, severler paraları, biz hesap sormaya geldik, devrim yapmaya geldik…” Rektör Ekrem Şerif Egeli’ye parmağını uzatan Gezmiş, “Devrim istiyoruz. Üniversitede reform ve söz hakkı istiyoruz” diyordu.

Banka soygunları, insanların kaçırılması, evlerin bombalanması, fabrikalarda işçi grevleri günlük olaylar haline gelmişti. 17-20 yaşlarındaki gençler düşman iki kampa ayrılmıştı. Ülkede mezhep çatışması çıkarmak için, İskenderun’un Kırıkhan ilçesi gibi yerlerde camilere bomba atılıyordu. Ankara’da Erdal İnönü, Profesör Muammer Aksoy gibi kişilerin evlerine dinamit atılıyordu.

Muhtıradan üç ay önce, 1970’in Aralık ayında bir milyon işçi greve giderken, bir ay sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi süresiz kapatıldı. Aynı günlerde Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne sis bombaları atarak giren polise öğrenciler tabanca, tüfek ve dinamitle karşılık verdi. Bir ay sonra, İstanbul Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi de ders yapamaz hale geldi, iki üniversitede de öğrenime ara verildi. Hacettepe’nin kapatılmasının ertesi günü Hacettepe öğrenci yurdu âdeta savaş alanına döndü. 15 öğrenci yaralanırken, 191 öğrenci gözaltına alındı. Öğrenciler, Ankara-Eskişehir yolunu trafiğe kapatırken, bir grup Dev-Genç mensubu Ziraat Fakültesi’ni bastı. Muhtıradan sadece 6 gün önce, 2.500 jandarma ve 1.000 polis güvenliği sağlamak için Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ne girdi.

12 Mart Muhtırası (12 Mart 1971)

12 Mart 1971 Cuma günü saat 13'de radyodan okunan bildiri üzerine Muhtıra resmen verilmiş oldu. Başbakan Süleyman Demirel görevinden istifa etti. 12 Mart Türkiye'nin önemli dönemeç noktalarından biri olup, tarihe daha çok baskıları ve işkenceleriyle geçmiştir. Ordu içindeki radikal subaylara karşı, statükocu subayların bir karşı hamlesi olmuştu.

Demirel’in istifasından sonra tarafsız bir hükümet için CHP’den istifa eden Kocaeli milletvekili Nihat Erim başkanlığında "teknisyenler kabinesi" kuruldu (26 Mart 1971). Nihat Erim, anarşik olaylarla sokakları ve üniversiteleri teslim alıp Türkiye’yi muhtıranın eşiğine getiren sağ ve sol gruplar için “Kafalarına balyoz gibi ineceğiz” diyordu.

Hocaefendi, 12 Mart Muhtırası’nı şöyle yorumluyor:

“12 Mart Muhtırası’nın bize ait yönüne geçmeden evvel bu muhtıraya zemin hazırlayan bir-iki hususun tahlili daha gerekmektedir. Şöyle ki: Biz bir iç değişikliğine uğramadan Cenab-ı Hakk verdiği nimetleri değiştirecek değildir. Kur'an'da anlatılan bu külli kaide o gün de kendisini gösterdi. Devletler planında birbirine düşen İslam dünyasındaki devletçiklerin başına-ki daha önceki devrelerde de bu kaide değişmemiş sadece musallat olanlar değişmiştir- batıyı musallat etmiş ve İslam ülkeleri ciddi şekilde tazyik altında kalmıştır.

Allah bir zamanlar Cengiz, Hülagü ve Timurlenk'in eliyle hırpaladığı ve ikaz ettiği İslam âlemini bugün de Batılılar vasıtasıyla hırpalayıp ikaz etmektedir. Ta ki Müslümanlar kendilerine gelsin ve ruh köklerine dönsünler. Devletler çapında görülen bu durum Türkiye'de Müslüman cemaatler arasında vardı. Dolayısıyla Müslümanlar böyle bir sarsıntıya, kendi iradeleriyle müstehak olmuşlardı. Fikir ve düşünceler çarpışıyor ve Müslüman cemaatler her geçen gün birbirinden uzaklaşıyordu.

Meselenin bir de hususi olarak kendimizle alakalı yönü vardır. Gıybet İslam'ın en çok üzerinde durduğu hususlardan biridir. Kur'an, gıybet etmeyi mü'min kardeşinin etini çiğnemeye teşbih etmektedir. Durum böyle olmasına rağmen o devrede gıybet revaçtaydı. Herkes birbirinin arkasından hiç de yakışmayacak şeyler konuşabiliyordu.

Söz dinlememeye güzel bir kılıf bulunmuştu: 'Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşit tavrını takınamaz' deniyor ve herkes kendi bildiğine hareket ediyordu. Bilhassa, tedbir ve dikkat hususunda söylenenleri hiç kimse dinlemiyordu. Hatta bazı kesimler, akıllarına yatmış olsa da sırf bana muhalefet olsun diye aksini söylüyor, aksini yapıyordu. Bu durum mahkemelerde de böyle devam etti. Ben ılımlı konuşulsun, onların isnat ettikleri şeyleri kimse sahiplenmesin, diyorum. Muhalif gruptan birisi bana Deniz Gezmiş'i misal veriyor ve onun gibi davranılması gerektiğini söylüyordu. Solu destekleyen güç odakları bizler için söz konusu muydu? Bu düşünülmüyordu. Hem solcular hakikaten bir eylem içindeydiler ve onlara isnat edilenler birer vakıa idi. Halbuki bize isnat edilenlerin hiçbiri vaki değildi. Öyleyse onların kabullendiği gibi bizim de bize isnat edilenleri kabullenmemiz nasıl birbirine kıyas edilebilirdi? Hem onlar da kendilerine isnat edilenleri bütünüyle kabulleniyor değillerdi. Bütün bunları anlatıp izah ediyorduk; ancak bir iki arkadaşın dışındakilere söz anlatmam mümkün olmuyordu.

Muhtıra Türkiye'deki umumi anarşiye karşı verilmişti. Fakat herkesin kendine ait bir hissesi vardı. Kader açısından bunu böyle bilmekte fayda vardır.

Tutuklamalar başlayınca arkadaşlarla teker teker görüştüm. Onlara Amerika'da cereyan eden ve daha sonra basına yansıyan bir mahkemeden misal verdim. Kadın mahkemeye çıkarılmış. Adı Leydi. Hâkim soruyor: 'Adın ne?' 'Leydi' cevabını veriyor. Ardından hâkimin sorduğu bütün sorulara 'Adım Leydi' diye cevap veriyor. Amerikalı Leydi, 'var'ın sorgulanmasında bir şey konuşmamak suretiyle yakasını sıyıracaktı ama biz senelerden beri devam eden bir 'yok'un istintakından kurtulamayacaktık...

Ben burada 12 Mart Muhtırası'nı tafsilatıyla mevzu edecek değilim. Çünkü o başlı başına işlenmesi gereken bir konu. Zaten yeterince de işlenmiş durumda. Söylenenler son söz müdür? Elbette hayır. Fakat hiç olmazsa fikir verme açısından yeterli çalışmalardır. Nitekim harekâtın içinde aktif görev almış bir kısım paşaların daha sonra yayınladıkları hatıraları da mevzu ile ilgili birçok ipucu vermekte. Olanların hepsi -anlatılanlar değil elbette- fakat anlatılanlar dahi insana ürperti vermekte...

İkbal hastalığına tutulmuş bir kısım maceraperestlerin Türkiye'yi sürükledikleri uçurum bugün daha açık ve net bir şekilde görülmektedir. Sabah erken kalkanın içine düşen ilk heves ihtilal yapmak olduğu görünümü insanı utandıracak mahiyettedir.
Cunta içinde cunta... Aynı şahıs bazen dört cuntayla temas halinde. Hangisi neticeye varacak olursa ondan görünecek ve ikbalini garanti edecek... Milletin düşeceği badire kimsenin umurunda değil. Kuvveti elinde tutanlar kelle istiyor. Niçin ve neden, diyebilen yok. Çünkü cevap malum nakarat: Türkiye elden gidiyor.

İttihat Terakki hoyratlığının sızıntılarından beslenen bu zihniyet on senede bir hortlatılarak devletin her sahadaki hamle gücü kırılıyor ve ülke her müdahale sonunda bilmem kaç sene geri gidiyor... Ama kimin umurunda... Nihayet üç-beş senelik fani dünya. Otur sen de bir koltuğa, rahatına bak. Dünyaya bir daha gelecek değilsin ya! İşte hayat felsefesi bu olan insanların yaptıkları ve yapacakları!..

Burada, asker-sivil milletimizin mümtaz şahsiyetlerini ve hakiki vatanperver evlatlarını -ki onlar kahir bir ekseriyettedir- tenzih ve tebrie ederim. Benim ifadelerimi sahiplenmesi gerekenler, hangi devirde olursa olsun teröre çanak tutup onlarla işbirlikçilik yapanlardır.’