Hacı Arif Çağan

Hacı Arif Çağan

Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sas), 'sağ elin verdiğini sol el bilmemeli' mealinde, yardım ve iyiliğin şov amaçlı değil de hakikaten Allah rızası için yapılmasının gerekliliğine işaret buyurur. İnananlar da bunu bir düstur belleyip yapıp ettikleri hayırları kendilerine saklar, bunları ancak Allah'la paylaşırlar. Tıpkı Edremitli Hacı Arif Çağan'ın yaptığı gibi. Elindeki ve avucundakini Allah yolunda hizmete harcayan Arif Çağan, bunu bizimle bile paylaşmaya yanaşmasa da, bilenler bilmektedir ki, Edremit'in, hizmetleri ile önde gelenlerinden birisidir aslında.

Arif Çağan, Balıkesir'in zeytin ve yağları ile ünlü Edremit ilçesinde, Osmanlı'nın Türkiye Cumhuriyeti olarak tarih sahnesine çıktığı ilk yıllarda, 1922'de gözlerini dünyaya açar. Medrese eğitimi almış bir âlim olan dedesi Nasuh Efendi ve ailesi aslen Usturumcalı'dır. Balkanlar'daki karışıklıklardan sonra gelip buraya yerleşir aile. Arif Çağan'ın anne tarafından dedesini ise Bulgarlar vurmuştur. Bunun üzerine üç kız, bir oğlu ile ortada kalan Arif Çağan'ın anneannesi, kızlarından birini zaten kardeşinin oğlu ve Çağan'ın da babası olacak Ali Bey'le evlendirir. Arif Çağan işte bu ailenin dört çocuğundan ikincisi olarak gelir dünyaya. İkinci çocuğu Arif yedi yaşında iken ilk eşi vefat eden ve birkaç yıl sonra ikinci evliliğini yapan baba Ali Bey, bakkaliye işi yapmakta ve işleri de gayet yolunda gitmektedir. Ancak bir cinci hocaya tutulur ve gömü (define) aramaya başlar. Hazineyi buldum bulacağım diyerekten hem işleri bozulur hem de elindekilerden olur: "Sonra tabii sıfıra inmiş. Hiç bir şeyi kalmamış. Bunun üzerine pazarcılık yapmak durumunda kalmış ve beni de yanına almış." Hesap dersi (matematik) başta olmak üzere başarılı bir öğrenci olarak Cumhuriyet İlkokulu'nu bitirip Balıkesir, Edremit, Havran'da pazarcılık yapmaya başlayan Arif henüz 13 yaşındadır. Onun pazarcılık serüveni, 1940-41 yılında İstanbul Maçka'da askerliğe başlayacağı zamana kadar devam eder. Maçka'dan sonra usta birliğindeki askerliğini ise tam 3.5 yıl boyunca izin kullanmadan Reis-i Cumhur Muhafız Taburu'nda yapar. İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru (1944) askerliğini bitirerek memleketine dönen Hacı amca askerden sonra bir yıl ayakkabı tamir işi yapar. Ardından 1950'ye kadar sürecek meyve-sebze toptancılığı, Demokrat Parti'nin iktidar olduğu 1950'den 1957 yılına kadar da İstanbul piyasasından aldığı malları sattığı bakkaliye toptancılığı yapar: "O işte de çok muvaffak oldum. O gün için bir kilo altın 14 milyon lira idi. Son sene, 5 kilo altın değerinde kazancım oldu. Cenab-ı Hak yardımcı oldu. "Arif Çağan 1957 senesinde ise eski işini artık değiştirmeye karar kılar.

'Rabbime ibadet etmek istiyorum'

Bu konuda karar vermek için de her zaman yaptığını yapar ve Arif Çağan, 1945 yılından beri tanıdığı Mehmet Hoca adında Sarı Hoca lakaplı çok sevdiği hocasına danışır: "Sarı Hoca, kendisini çok iyi yetiştirmiş, sonra Diyanet'e başvurmuş ve 'Beni imtihan edin, yeterli görürseniz de vaaz etmek için bir belge verin' diyerek Diyanet'ten vaiz kağıdını almış birisi idi. Çok kıymetli bir Hocaefendi idi. Bütün hayatımda her şeyimi ona sorarak hareket ettim. Ticari alanda da ona danıştım. Köylerde çok imam yetiştirmiş birisiydi o. Bakkaliye toptancılığını bırakırken de ona sordum. Dedim ki 'Hocam ben bu işi bırakmak istiyorum'. 'Neden?' dedi. 'Çok üzülüyorum' dedim 'Rabbime ibadet etmek istiyorum ama tam Allahu Ekber deyip namaza durunca, şu bakkalın malı gitmemişti, bunun siparişi eksik kaldı, o parasını vermedi' bilmem ne. Çok sıkıntılı bir iş bu." Bunun üzerine Sarı Hoca'nın tavsiyeleri ve işin uzmanı bir arkadaşının yardımları ile zeytinyağı ticaretine atılır. Arif Çağan için 'Aza kanaat etmek, müşteriyi iyi tanımak, müşteriye değer vermek, ona saygı göstermek' bu işte de başarıyı getirir ve o da 1980'in birkaç yıl öncesine kadar bu işi yapar.

Bu arada Çağan 1957 senesinde de Demokrat Parti'den delege seçilerek siyasette bulunur. Fakat, daha o zamandan parti içi demokrasiye aykırı denebilecek bir olay yaşayınca, 27 Mayıs 1960 darbesi ile birlikte o da partiden ve particilikten ayrılacak ve bir daha da siyasetle yakından ilgilenmeyecektir. 1972'lerden sonra, gazeteci Fehmi Koru'nun kayınpederi olan Süleyman Karagülle bile yeniden siyaset için onu ikna edemez: "Süleyman Bey davet ediyordu. O sıralar Fethullah Gülen Hocaefendi geliyordu buralara haftada bir. 'Kusura bakma, bir hafta düşüneyim' dedim. Hocaefendi geldiğinde ona sordum. O da 'Hacı Ağabey bizim partilerle ilişkimiz yok. Bir taraflarımızı koruyamayız' deyince ben de katılmadım bir daha o işlere."

Hacı Arif Çağan, askerden geldiğinin ertesi yılında, 1945 senesinde de hayatını Fahriye Hanım'la birleştirmiş ve sırasıyla Emine, Ümran, Ayşe ve Fatma adında dört kız çocuğu babası olmuştur.

Bakkaliye toptancılığı yaptığı dönemlerde mal almak için İstanbul'a gidip gelirken olsun, askerde olsun kendisine hoş sohbet ve muhabbet ehli arkadaşlar edinen Arif Çağan, din adamlarının da her zaman yakınında bulunmuştur: "Cenab-ı Hak biraz da sevdirdi bize din adamlarını. Onlara saygı göstertti." Babası tarikat ehli olan Arif Çağan, askerde her hafta Hacı Bayram Camii'ne gider, Latin alfabesiyle yazılmış da olsa Kur'an'ı okumaya çalışır geçen sürede. Bu dini şevk neticesinde bir keresinde de Marifetname yazarı İsmail Hakkı Hazretleri'ni görmek için çoluk çocuğuyla beraber Erzurum'a gitmeye karar verir. Trabzon üzerinden Zigana geçidi yoluyla Erzurum'a ulaşır. Fakat İbrahim Hakkı Hazretleri Tillo'da olduğu için onunla tanışamaz ama Kırkıncı Hoca'yı görme imkanı bulur. Tarih 1960'ların sonu veya 1970'lerdir: "Geri dönerken Aydın'da kaldık bir gece. Çoluk çocuk, hanım ve ben bir pidecide yemek yiyoruz. Yemeği yedik, hesabı ödeyeceğiz, dediler ki 'Paranız ödendi'. Karşı masada duran birisi, Kemal Erimez vermiş parayı. Ben tanımıyorum onu. O da beni tanımıyor. Ama bakmış kapalı çocuklar falan... 'Neden böyle yapıyorsun?' dedik. Bizim güzergâh üzerinde evi varmış, 'Sabahleyin kahvaltıya beklerim' dedi. O bahsetti bize Fethullah Gülen Hocaefendi'den. Fakat biz gene şey edemedik. Daha sonra Edremit'te de 12 sene görev yapan bir müftümüz vardı. O bahsetti, 'Böyle böyle bir zat var' dedi." Çağan İzmir Kestanepazarı'na gider fakat o ilk gidişinde Gülen Hocaefendi, rahatsız olduğu için vaaz edemez: "Orada tahta barakanın içinde yatıyor. Sohbet ettik. 'Edremit'e de gelseniz' dedik. Hocaefendi de zaten gelecekmiş... Doğrudan doğruya gelmiyor da vesile olarak... Öyle anladım ben sonradan kendime göre. Fethullah Gülen Hocaefendi Edremit'e geldiğinde, bizim o Sarı Hocaefendi de tevafuken burada idi."

'Hocaefendi Allah'ın hoparlörü'

Arif Çağan, Sarı Hoca ile birlikte Fethullah Gülen Hocaefendi'nin vaazını dinlemeye gider: "Ben Hocaefendi'yi orada bıraktım, Sarı Hocaefendi ile geldim yazıhaneye. Soracağım çünkü. 26 senedir her şeyi sormuşum. Ne yapmam lazım? Sahip çıkacak mıyım, çıkmayacak mıyım? Kendisi ne der? Mürşitlerin bazıları darılıverir talebelere bu durumlarda. Dedim 'Hocam bu Hocaefendi geldi. Ne yapmamız lazım. Bu zata sahip çıkalım mı?" Sarı Hoca'nın verdiği cevap Çağan'ı fazlasıyla rahatlatacaktır: 'Oğlum bu nasıl bir laf' dedi. 'Bu' dedi ledün ilmine sahip bir zat. Yani okumadan, Cenab-ı Hakk'ın insanlara verdiği bir özelliktir demek istedi. 'Allah'ın hoparlörü olmuştur' dedi. O zaman biz de sağlam bağlanmış olduk yani. Tabii ötekini ihmal etmemek şartıyla."

İmkansızlıklar içindeki dönemlerden birinde, yakın bir esnaf arkadaşının oğlu risale okuduğu sebebiyle tevkif edilir. Bu durum karşısında esnaf, oğlu içeride tutulduğu için biraz serzenişte bulunur. Bunun üzerine Arif Çağan o arkadaşını teskin etmek için 'Keşke Allah bana da böyle bir hapis nasip etse' deyince, Çağan'ın bu sözü dua yerine geçer sanki ve 38 gün de olsa hapiste yatmak durumunda kalır: "Öyle çıktı ağzımdan. Çünkü belki o kadar ibadet eder insan ama hapis yatmak Allah katında daha kıymetli olabilir." Ve Arif Çağan risale bulundurduğundan dolayı, sonuçta beraat etse de yargı sürecinde 38 gün kadar askeri hapishanede tutulur. İçeride iki çoban, 24 de solcu öğretmenle birlikte toplam 28 kişi vardır: "Bir gün 'Hacı Abi sen niye geldin buraya?' diye sormaya başladılar. Şimdi, bunlar dini çok güzel bilmediklerinden vurguncu gibi görüyorlar Müslümanları hep. Ben de dedim ki 'Yok böyle bir şey. İslam'da zekat var. Sonra İslam'ın güzelliklerinden, onda bir öşür var. Ama millet vermezse dinin kabahati yoktur. Bunları anlattık. Bu, onları etkileyen bir şey oldu. Bir keresinde de şöyle bir hadise oldu. 24 kişiden 20'si sigara içiyordu. Sigara konusunda o kadar sıkıntı var ki... Ancak 10 paket sigara getirilebilmiş içeriye. Tam dağıtılsa herkese yarımşar paket sigara düşüyor. Ama onlar yarımşar paket sigarayı vermedi diğerlerine. Sigarası olmayanlar yalvarıyorlar böyle. Diğerleri de, daha sonra, afedersin köpeğe atar gibi böyle atıyorlar önlerine sigaraları. Ben bunun üzerine dedim ki 'Devrimci mevrimci diyorsunuz da bu mu devrimcilik? Şimdi size daire verseler, üç odalı sana düştü, iki odalı bana düştü diye kavga edersiniz'. Onlar da 'Oo Hacı Abi işte...' diyerek biraz mahcup oldular. Böylece biraz samimi olduk. Ondan sonra benim ablamın oğlu, çay, şeker ve iki kilo kadar da kaşar peyniri gönderdi bana. Bunlar bir uğuldadılar 'Ooo falan' diye. Ben de dedim ki 'Kaç kişiyiz burada? 26 kişiyiz, 2 kişi gitmişti. Bölün 26'ya. Bir parçasını da bana verin. Ben bir köşeye çekilip yiyeceğim, öyle olmaz'. Sevindi ve tuhaf oldu bunlar. Sanki bir abi olduk orada. Ama gene diyorlar 'Senin dalaveren dışarıda dönüyordur'. Onların avukatı da hem benim komşum ve hem de her zamanki avukatımdı. Solcu ama çok efendi bir insandı." Neticede içeride bulunduğu 38 günün sonunda, 'bu eserlerin hiç bir mahsuru yoktur' kararı çıkınca Çağan da tahliye olur.

Edremit'te birkaç yıl gerçekleştirilen hizmetlerin Fethullah Gülen Hocaefendi'nin gönlündeki yeri de ayrıdır. Hocaefendi, yıllar sonra Edremit hizmetleri için şunları söyleyecektir: "Verim alma açısından Edremit hizmetleri diğerlerinden hep birkaç adım önde olmuştur. Edremit'te halk işe sahip çıkmıştı. Bilhassa Arif Çağan Bey ile yeğeni Abdullah Bey masrafların büyük bir kısmını temin ediyorlardı. Ayrıca köylerden de yağ, yumurta, peynir ve yoğurt gibi malzemeler geliyor ve o fakir, fukara talebenin bakımı-görümü sağlanıyordu."

Camiden Evlere Vaaz Hattı

Bir yandan kamplar sürerken Fethullah Gülen Hocaefendi de Kurşunlu Camii'nde görevlendirilir. 2-2.5 yıl boyunca -bugün çayevi olan- Kurşunlu Camii'nin bahçesindeki barakada ikamet ederek yaptığı vaaz ve sohbetlerine burada da devam eder: "Bizim daha evvel bir Hayır İşleri Hizmet Derneği diye bir derneğimiz vardı. O zamanlar elektrik işleri de belediyenin hizmetinde idi. O zamanki müftü efendi de belediyeye gitmiş demiş ki 'Herkes telini, hoparlörünü verecek. Kabloyu çekecek birini de bulmuşlar. Camiden yapılan vaazı dinlemek için herkes evine hat çekmek istiyor'. 100 kadar haneye çekildi ve çok istifade etti millet, geceleri de o vaazları dinlediler."

Hizmetinizi aralıksız sürdürüyorsunuz. Ne tür sıkıntılarla karşılaştınız. Nasıl imkansızlıklar vardı o zamanlar?

"Cenab-ı Hakk'ın bir şeyi. Hemen hemen sıkıntı çekmedik şey itibariyle. İşte, bir kolej yapalım dedik. O da başka türlü oldu. İstanbullu Kadir Amca diye biri geldi. 'Bir yurt yapmak istiyorum' dedi." Kadir Bey, bu işin yapılmasını yedi kişilik bir ekipten oluşan bir vakıfa devreder. Ancak, işler Kadir Bey'in istediği gibi gitmez ve bu sefer Kadir Bey, yurdu Arif Çağan ve arkadaşlarına devretmeye karar verir: "Kadir Amca 'İlle de size devredeceğim bunu' diyor. Zaten o vakfa verirken, onlar yürütemezse bunun Hayır İşleri Hizmet Vakfı'na devredilmesini de şart koşmuştular. Olaydan sonra dediler ki 'Anlaşıldı, biz bu işi yürütemeyeceğiz.' Ve bize devrettiler. Kolej böyle yapılmış oldu. Özcan Koleji."

Neden Özcan Koleji ismi?

"Özcan diye birisi vardı, Hocaefendi onu istedi. Bir polisin oğluydu. Burada vefat etti."

Çağan, 1968 senesinde de Sarı Hocaefendi ile beraber hacca gidip hacı olur: "Orada bulunan bu Özcan, bize dedi ki 'Burada Abdülkadir Geylani Hazretleri'nin sülalesinden birisi var. İsterseniz sizi götüreyim oraya.' Gittik. Efendimizin (sav) ahfadından ve Abdülkadir Geylani Üniversitesi'nin rektörü o zat 'Gece rüyamda gördüm. Tebrik ederim sizi' dedi. İslam ve Türkiye konusunda görülmüş bir rüyasını anlattı bize."

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin bütün insanlığa telkin ettiği 'kimsenin aleyhinde olmayın, kimsenin kabahatini görmeyin, herkesin güzel tarafını görün' sözlerini kendisine düstur edinen Hacı Arif Çağan, Hocaefendi'yi sevmesine zaten bu düşüncelerin sebep olduğunu söylemektedir: "Bunlar lafla değil yaşamakla bizzat olur. Bu bakımdan bir insana bir şeyi anlatmak isterseniz güzel taraflarını görün ki, ona bir şey anlatabilelim. Bir insan bizi sevmezse ona bir şey anlatamayız çünkü".

Çağan devam ediyor: "Onu Allah için seviyoruz. Onun yolunda Allah için canımı dahi vermeye razıyım. Kıymetli, ağzından kötü bir söz çıkmamış, emekli maaşıyla geçinen bir insan. Hiç evlenmemiş. Böyle bir hayat... Kim yapabilir bunu? Tabii Cenab-ı Hakk'a çok şükür, onun sayesinde oluyor bunlar. Herkesi hep bağışlama yolunu seçmiş. Üzüldüğü zaman da üzüntüsünü hep kendi kendine yaşamış. Başkası görmesin diye de kenara çekilmiş. Tabii esasında bizim hizmetimiz Allah'ı tanıtmadır ve sevdirmedir. Bunu anlatmaya çalışıyoruz. Esasen din adamı değilim. Ama yazıhaneye gelenler olduğunda, onlara tuttuğum notlardan, kitaplardan bölümler okuyorum. Bazı arkadaşlara söylüyorum. Biz esas bu dünyaya ahiret için getirilmişiz. Bu dünyanın malı değiliz ki...

Hatıralar Aksiyon Dergisi'nin 398. sayısında Cemal Kalyoncu imzasıyla yayınlanan yazılardan iktibas edildi.

Pin It
  • tarihinde hazırlandı.
Telif Hakkı © 2022 Fethullah Gülen Web Sitesi. Blue Dome Press. Bu sitedeki materyallerin her hakkı mahfuzdur.
fgulen.com, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin resmî sitesidir.