Fethullah Gülen'den ümit üzerine bir değerlendirme

Fethullah Gülen

Ümit kavramını ele alırken meseleyi cereyan şekliyle realize etmek başka bir meseledir. Bir de bu arada bazen hassas ruhların bu mevzuda duyarlılığına bağlı işi ele alma, tahlil etme daha başka bir meseledir. Ümit meselesi aynı zamanda Cenab-ı Hakk'ın engin rahmetinden, O'nun mü'minlere teveccühünden inanarak yararlanma mülahazasına bağlı bir tavırdır, bir davranıştır. Dolayısıyla aksi bir davranış mü'mine yaraşmaz, yakışmaz. Kur'an'ı Kerim'de "Vela tey'esü min ravhillahi, innehü la yey'esü min ravhillahi illel kavmü'l-kâfirûn[1], Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin" diyor.

Hz. Üstad da ona "mani-i her kemaldir" diyor. Maddi manevi terakki yolunda insanı felç eden bir faktördür. Çok tekerrür eden bir şey olsa da Mehmet Akif de ayrı bir ses katıyor o meseleye.

Yeis öyle bir bataktır ki düşersen boğulursun.
Azmine sarıl sımsıkı, bak ne olursun!
Yaşayanlar hep ümitle yaşar,
Me'yus olan ruhunu vicdanını bağlar.

Sonra da ümitsiz insanlara "dipdiri meyyit[2]" diyor. Farkı yok Üstadın "mezar-ı müteharrik bedbahtlar" dediği gibi..

Ey dipdiri meyyit iki el bir baş içindir.
El de senin baş ta senindir.
Kurtarmaya azmin niçin böyle süreksiz,
Sen mi yoksa ümidin mi yüreksiz.

Ümit Allah'a güvenin ifadesidir

Ümit Allah'a güvenin, Allah'ın rahmetine olan itimadın ifadesidir. Şimdiye kadar bizim davranışlarımıza, sa'y u gayretimize (çalışma ve gayret), belki o sa'y u gayreti şart-ı adi planında Cenab-ı Hak birer çekirdek, nüve olarak kabul buyurmuş. Ama onun neşv ü nema bulması için gerekli olan toprak, toprakta kuvve-i inbatiye (bitirme gücü), hava, hava ile teması, su, suyla teması, güneş, güneşle teması gerekir. Ve vaz' edilen kanunlar içinde onun her safhasında, "ona müdahale" tabirini kullanmadan çok ürküyorum ben, çünkü müdahale ara sıra bir şeye karışma, işletme, onu kendi başına bırakma gibi manalara gelir. Fakat başka tabir bilmediğim için diyorum ben, "her zaman icraatı elinde tutma, her zaman tasarrufu elinde tutma" demek belki daha uygun olacaktır. Çünkü bir vetirenin (süreç) hiçbir safhasında hiçbir şey Cenab-ı Hakk'ın görüp gözetmesinden hâli değildir. Yani insanların o mevzudaki gayretleri, cehdleri şart-ı adi planında bir şeydir ama hep Allah (cc) yapmıştır. "İnnallahe yahkümü mâ yurid[3]" Allah dilediğini yapar ve istediği gibi hüküm verir. İşte esas hakim olan bu sözlerle ifade ediliyor.

Ümit, aynı zamanda bunlara güvenmek, bağlanmak, inanmak ve itimat etmek demektir. İnsan kendi iradesine, kuvvetine, imkanlarına güveniyorsa o nispette bunlara itimadı az demektir. Tabir-i diğerle bunlara teveccüh etmesi, itimat etmesi ölçüsünde kendi nefsine güveni azalır. Kendini görmez, iradede kusur etmez, iradesini kullanmada kusur etmez. Fakat hiçbir şeyi de iradesine bağlamaz. Çünkü yine Hazreti Üstad'ın dediği gibi "ekl-şürb" (yeme-içme) diyeceksiniz. Yani teneffüs ef'âl ü ihtiyariyeden (iradi fiillerden) değildir. Yani, otonom sistemin çalışmasıyla olur bunlar. Yeme içme gibi şeylerde bile aşr u mişar tabirini kullanıyor. Aşr kelimesi "onda bir" demektir. Yüzde bir demektir. İnsanın iradesi o işin yüzde birine ancak taalluk ediyordur. yüzde doksandokuz hep meşiet-i İlahiye (Allah'ın dilemesi) ile olur.

Madem herşey Allah'tan. Niye ondan ümidini keseceksin ki. Ümit o yönüyle çok önemli. Bu açıdan hadiseler böyle karamsarlık vaat ediyormuş, kötümserliğe gidiyormuş. Hiç bir zaman insan ye'se düşmemeli. Çünkü o zaman kendini felç eder. Yükselecekken yükselemez. Yani o zaman onu almış böyle yukarıya çıkmadan asansör duruverir. Bir helezon gibi merdivenleri yürüyerek yukarıya doğru arş-ı kemalata çıkarken birdenbire duruverir. İnsanda öyle bir duygu hasıl olduğu an birdenbire duruverir, olduğu gibi kalır. Asansörün boşlukta kalması gibi birşey olur. Bakın bu hem bir iman meselesi, hem de aynı zamanda mümin gelecek adına meselelere bakarken öyle bakması lazım.

Şafak emareleri

Emareler meselesi konusunda Hazreti Üstad "biz acele ettik, kışta geldik, siz cennet-asâ bir baharda geleceksiniz" diyor. Ve o baharı gören insanlardan kendi beklentilerini de ortaya koyuyor. Mesela "ümidim var ki Asya'nın semavat ü zemini -bir okuyuşa göre- yed-i beyza olan İslam'a teslim olur" diyor. Bir okuyuşa göre de "asiyaba hem olur teslim yed-i beyzay-ı İslam'a" diyor. İkisi de kendine göre doğru. Semavat ve zemin kurulu sistem ve düzen olarak İslam'ın yed-i beyzasına (beyaz ve nurlu eline) teslim olacak diyor. Asya semavat ve arzıyla hepsi birden İslam'ın yed-i beyzasına teslim olacak. Bu da diğer okuyuşa göre manası oluyor. Diğer bir yandan diyor ki "Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılabatı içinde en yüksek ve en gür sadâ İslam'ın sadâsı olacaktır" diyor. Ve pek çok yerde hususiyle eski eserlerinde şafaktan, o şafağın emarelerinden bahsediyor. Hatta bizim sıkılmışlığımızın, maruz kaldığımız tazyikleri, mağduriyet ve mazlumiyetimizi birer kredi olarak kullanabileceğimizden bahsediyor. Yani düşmüş insanlar, biraz daha onurlu olarak azimli, kararlı hareket ederek içinde bulundukları durumdan o meskenetten sıyrılabilecekleri mülahazasına giriyor. Mehmet Akif de şöyle diyor:

Cebanet, meskenet, dünyada sığmaz ruhu İslâma
Kitabullahı işhad eyledim -gördüm ya- dâvâma.

diyor.

Yani Müslümanların uzun zaman öyle bir korkaklık, -bağışlayın - bir pısırıklık, bir meskenet içinde pusup başkalarının tahakkümü altında yaşamayacağına inanıyor. Yine bir yerde haykırıyor

Ey şark! Ey ebedi meskenet!
Haydi kımıldanmaya sende bir niyet et.

Korkuyorum, Garbın elinden yarın,
Kalmayacak çekmediğin mel'anet.

His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.

Çekiyor şimdi evet "Garbın elinden yarın, kalmayacak çekmediğin mel'anet" diyor.

Bütün bunlar sizin gayret-i imaniyenizi gayret-i diniyenizi harekete geçirmek için düğmeye dokunmadır, düğmeye basmadır, bütün bunları uyarmak için. İnanan insanların hepsinde var yani. Muhammed İkbal'i[4] de süzseniz onda da görürsünüz. O da bir diriliş münadisidir. O da 13. asrın minaresinde bulunanlardan. Sadece şerefe farklılığı vardır. Birinci şerefe, ikinci şerefe, üçüncü şerefe.

Ve sureten (görünüşte) medeni, sireten (içte) çok geri insanları medeniyet camiine çağrı yapar, davet eder, din şemsiyesi altına, camie davet eder. Bunların hepsi birer müezzindir. Fakat alâ meratibihim (mertebelerine göre) müezzindirler, samimidirler. Sesleri her zaman gürül gürül çıkmıştır. Şimdi, onlar da bir şeyler, şafak emareleri sezmişler. Fakat hiçbir zaman Cenab-ı Hakk'ın şafak emaresi şeklinde ilk mevhibe olarak ihsan ettiği şey, ilk ihsan ettiği gibi öyle büyüyerek hendesi gelişerek çoğalarak, geometrik bir genişleme bu. (Öyle) gideceğine dair elimizde teminat yoktur, bunlar birer ata-i İlahidir. Yine Hazreti Üstad'ın ifade ettiği gibi "bazen atay-i İlahi, kazayı bozar" Kaza da gider o kader-i mübrem değil de kader-i muallaki değiştirir. Levh-i mahfuzda herşey ilm-i İlahi'nin bir tezahürüdür. Orada tebeddül ve teğayyür (değişme, başkalaşma) olmaz. Zat-ı Ulûhiyet'te tebeddül ve teğayyür olmadığı gibi.

Tebeddülden tegayyürden[5] elvan ü eşkalden (renk, şekil) muhakkak ol müberradır (uzak, beri). Onlar selbî sıfatlardır. Ve Allah'ın öyle tanınması lazım. Evet aynen onun gibi bir de meseleye ters taraftan bakacaksınız. Yani Allah'ın ilk mevhibeleri atâsıdır. Fakat bir yerde bize ait işler. Mesela ilk mevhibeleri iyi değerlendirmeyiz.

Müslümanların ve İslam dünyasının dertleri

Mesela biz İslam'ın kaderine, hayatımızı bağlayıp "kaderimiz budur" dememiz gerekirken, mesela Müslümanların elemleriyle müteellim olma bir esasken,"men lem yehtemme bi emril müslimine feleyse minhüm" (Müslümanların dertlerini vicdanında duymayan onlardan değildir) diyor. O ölçüde Müslümanın derdini kendine dert edinmemiş. Mesela diyelim çoluk çocuğunun derdini problemini daha önde görüyor. Mesela onlardan dolayı gece uykusu kaçabiliyor. Bir evlenme sevdasına tutulduğu zaman uykusu kaçabiliyor. İcabında bir gece uyumayabiliyor. Fakat, ben zannediyorum bugün İslam'ın derdini nazar-ı itibara alarak ızdırapla yatağından fırlayan, başını seccadeye koyan, sabaha kadar bir gece olsun ağlayan "Ne olur Allah'ım bahtına düştüm, canımı al, İslam Dünyasını kurtar" diyen insan sayısı, bu cemaat için de söyleyebilirim çok azdır.

Bu da şu demektir: Benim derdim, bütün âlem-i İslam'ın derdinden daha büyüktür. Hangi derdim?

İzdivaç derdim, çoluk çocuk derdim, medar-ı maişet derdim, makam derdim, mansıp derdim, ifade edilme derdim, paye derdim, endişe derdim, bütün bunlar. Âlem-i İslamın derdinden bana ne!.. İşte düz insanlarla, seviyesiz insanlarla büyük insanların farkı bu. Hazreti Bediüzzaman, Şah-ı Geylani, İmam Rabbani gibi ve hususiyle onların üstünde ihata edilemez, idrak edilemez, hatta bir yönüyle belki müteal diyeceğimiz veya müteal düşüncenin temsilcileri olan olan enbiya-ı izam (büyük peygamberler), asfiya-i kiram (Allah'ın kerim velileri) gibi kimseler böylesine adanmıştırlar, böylesine bağlanmıştırlar. Diyor ki hazret; "ben âlem-i İslam'ın dertlerini düşünmeden sizin dediğiniz o şeylerinizi düşünmeye vakit bulamadım. Âlem-i İslam'ın derdi öyle bir şeyi düşünmeye fırsat vermedi bana".

Adanmışlık meselesi

Şimdi bu bir adanmışlık meselesidir. Burada istidradi (dolayısıyla) bir şeyi arzedeceğim. Dert çok önemlidir. O derdi içinizde yaşamıyorsanız talip değilsiniz demektir. Ölesiye o işe talip değilseniz... O ızdırar duasıdır ve çaresiz bir insanın duasıdır. Yani tepe taklak kuyudan aşağı giderken o esnada nur-u tevhid içerisinde sırr-ı ehadiyeti[6] duyacak kadar Cenab-ı Hakk'a teveccüh etme duasıdır. Meseleyi öyle duymuyorsanız, öyle hissetmiyorsanız, o kadar ürpermiyorsanız, o sıradan duaya Allah'ın lütfuyla hakikaten teveccüh buyurursa buyurur. Fakat öyle bir duaya, sıradan bir duaya sıradan bir teveccüh, sıradan nazar olur. Burada istidradi bir şey arz edeceğim. Bir manada dert vardır, acı vardır, bir manada! Lezzet de vardır. Zevk de vardır, bir manada! Fakat esasen dert yoktur. Acı da yoktur, lezzet de yoktur. Esas dertli vardır. Acıyı duyan vardır, zevki duyan vardır. Doktorlar nasıl diyorlar. "Hastalık yok, hasta var."

Şahsın vicdanının enginliği, insanlığa bakışı, kucaklama kabiliyeti ölçüsünde sabah akşam kalkar hep onu düşünür. Ne olacak bu İslam dünyasının hali der. Şimdi ortada bir dert var. Ama esas o dert dertlinin derdidir. O derdin büyük olması dertliye göredir. Kimisinin derdi Yunus'un ifadesiyle dünyadır. Yani kasırdır, köşktür, villadır. Namının duyulmasıdır, kendisinden bahsedilmesidir, sıçrayıp bir makam, bir paye daha elde etmesidir. Yukarılar -nerelerse- şayet oraya kadar gitmektir, tırmanmaktır. Derdi odur. Dolayısıyla o da onun ızdırabını çeker. Asıl mesele bu değil. Asıl mesele, bir insan, İslam dünyasının, Müslümanların dertlerine açık duruyorsa, vicdanı o kadar enginse, kucaklayıcıysa şayet, işte o dertli "derde dert" dedirtir yani. Onun nazarında dert, dert olur. Ve aynı zamanda lezzet de onun için söz konusudur.

Neyi hedeflediysen o kadar güçlü olman lazım

His dünyası öyle inkişaf etmiştir ki, ona deseler ki "Cenneti köşküyle 70 tane de hurisiyle sana veriyoruz, fakat bu arada birisi de gelse dese ki bir tanesi ihtida etti müslüman oldu deseler, o "şimdilik Cennet dursun, elhamdülillah beni sevindirecek, mesrur edecek bir hadise var burada" der. Arzedebiliyor muyum? Bakın lezzet de yine vicdan enginliğiyle mebsuten mütenasip (doğru orantılı) oluyor. Yani lezzetin de kendi var gibi, esas lezzetin varlığı mütelezzizle kaim. Acının varlığı müteellimle kaim. Derdin varlığı dertliyle kaim. Sen dertli değilsen dolap gibi her dönüşünde çatır çatır ses çıkartıp inlemiyorsan, dünya dert dolu olsa sen sadece kendi minnacık dar dünyanın dertleriyle "oğlum, kızım, malım" der hep onlarla dertlenir durursun. Ve bir darlığın kulu kölesi olarak yaşarsın. Bir darlığın kulu kölesi olarak ölürsün ve bir darlığın kulu kölesi olarak da kabre yuvarlanır gidersin. Sonra ne olur? İmanın varsa, Allah'ın rahmeti geniştir, Allah kurtarır. Ama İslam dünyasını kurtarma, İslam dünyası adına birşey ifade etme meselesine gelince, vicdanın İslam dünyasını istiap (içine alacak kadar) edebilecek kadar geniş olması lazım. Neye soyunduysan şayet bence tenasüb-ü illiyet prensibine göre o meseleyi kucaklayacak kadar ruhen güçlü olman lazım. Yani fizikteki kozalite (causality) neyse burada da aynı şeyi düşünebilirsiniz. O vicdan genişliğinde olacaksın. Sen hiç onu öyle düşünmüyorsan şayet, hep kendinle oturup kalkıyorsan, senin derdin değil. Bir de bu mülahaza var.

Neye bağlı olarak bu istidradi hususu arz ettim? Şundan dolayı...

Allah'ın ilk mevhibeleri vardır. İlk varidat vardır. Meselenin ucunu size göstermiştir. Şafak emareleri de olmuştur. Fakat güneşin, dünyanın yıkılacağı ana kadar, dünyanın harabiyeti zamanında dönüp tersine diğer taraftan, mesela mağripten (batıdan) doğması gibi, bu defa sizin hakkınızda o atâ-yi İlahi size ait bir hatadan dolayı kaza-yı İlahiyle bozuluverir. Bu açıdan da biz o mevzuda teminat altında değiliz. Teminat altında olma hassasiyetini taşımamız, korkmamız, ürpermemiz lazım. Aman Allah'ım bize liyakat ver demeliyiz. Hatta bize bir arş-ı kemalât takdir etmişindir, fakat bu senin elindedir. Biz ne kadar yükselirsek yükselelim onu aşamayız. Fakat bir münacaatta seslendirildiği gibi diyeceksiniz ki "bize istidatlarımızı aşabileceğimiz istidatlar bahşeyle." Yani mesela ben bir arş-ı kemalata yükseldim ki, elimi arş-ı kemalâtımın tavanına dokunduruyorum, dolaştırıyorum, benim için artık yükselme yolu yok." Allah isterse orayı yırtar, Muhiddin-i Arabi'nin, İmamı Rabbani'nin, Hazreti Sahip Kıran'ın (Bediüzzaman) yükseldiği yere yükseltir sizi. Peygamberane azim dersiniz, peygamberane bir fetanet dersiniz, peygamberlik istemek demek değildir bu. Peygamberane bir ismet dersiniz, peygamberane bir "harîsün aleyküm" duygusu, "harîsun aleyküm" insanların hidayete ermeleri istikametinde ölesiye bir hırs gösterme. Ölesiye bir istekle, ne olur keşke her insan Allah'ı tanısalar, keşke Mevlana'nın dediği gibi herkes "benim sevdiğimden bahsetse, herkes Allah dese."

Nasıl bir duruş sergilemek lazım

Allah'ın lütufları böyle muhatap bulmazsa o zaman Cenab-ı Hakk'ın atâsı farklı bir kazayla delinebilir, olmayabilir. Sağlam durmak lazım. Duruşta temadi (devamlılık), sağlam duruş kadar hatta ondan da daha önemlidir. Bir mülahazayla demiştim. Hazreti Sahip Kıran'ın hiç bir kitabı olmasa duruşu çok önemlidir. Bu kitaplardan daha çok duruşu benim gözlerimi dolduruyor, burnumun kemikleri sızlıyor, size kasemle (yeminle) teminat verebilirim. Böyle gözümün önünde fırtınalar, hortumlar hatta yerin altındaki mağmalar fışkırsa devrilemeyecek kadar sabit bir abide gibi görünüyor bana. Adam hiç değişmeden duruyor her devirde, çok farklı ceberrut devirlerine gelip tosluyor, fakat herşey toz duman olup duruyor ama o dimdik duruyor yine. Bu çok önemlidir. Bu arkadakilerini şaşırtmaz, teşettüt-ü ârâya (düşünce dağınıklığı) sevketmez. Acaba şöyle mi yapalım, yoksa böyle mi yapalım dedirtmez. Nasıl yapılacaksa o karar vermiş, yapılacak şeyleri her zaman yapıyor. O açıdan duruştaki kararlılık ve temadi ona ayrı bir derinlik kazandırır. Şimdi Cenab-ı Hakk'ın size mutlu günler nasip etmesi bir duruş sağlamlığı, o duruş sağlamlığının da temadisine devamlılığına bağlanmışsa şayet, şafak emareleri zuhur ettikten sonra birdenbire bazen şafak sonrası birdenbire bir karanlık bastırır. Hafizanallah bir karanlık basabilir. Bundan ürperiyoruz, korkuyoruz. Allah bizi öyle bir şeye maruz bırakmasın. Ve şunu da diyoruz. Biz güçlü insanlar değiliz, küçük bir meltemle bile devrilecek kadar zayıf ve aciziz. Karakter bakımından ciddi boşluklarımız var bizim. Allah bizi o yüksek imtihanlarla imtihan etmesin.

Büyükleri preslediği gibi "em hasibtüm en tedhulü-l cennete ve lemma ye'tiküm meselüllezine halev min kabliküm, messethüm'ül be'sâü ve'ddarrâü ve zülzilü..."[7] diyor Böyle canlarına tak dedirtecek şeylere maruz kalıyorlar, "Metâ nasrullah?" Allah'ım yardımın, nusretin ne zaman diyorlar. Bizi Cenab-ı Hakk onlarla imtihan etmesin. Zayıflığımıza göre maruz bırakacağı şey ile hiçbir şeye maruz bırakmadan lütfetsin deriz. Ama Allah'ın kanunu, adet-i Sübhanisince ağır bir yük ikame edilecekse, hak tutulup kaldırılacaksa o konması gerekli olan yere konacaksa, her zaman onu aynı güçteki insanlar kaldırıp koyacak buyurmuşlardır. Bazı peygamberlerin ümmetleri o peygamberlere vefa içinde bulunamadıklarından dolayı geldikleri gibi gitmişlerdir. Sadece tatlı bir iz bırakmışlar ve arkadan gelenlere sadece bir fikir bırakmışlardır. Hiç ümmeti olmayan peygamberler vardır. Arkadan gelen insanlar o peygamberlere göre rehberlere rehnümalarına, pişdarlarına vefalı olamamışlardır. Fakat bir de onların gürül gürül bir ses haline gelip, bütün yeryüzünde gürlemesi var. Esas temsil odur yani. Temsil edildiğinden dolayı devam olmuştur Allah'ın lütfuyla. Bir de meselenin bu yanı vardır.

Siz ümitlenirsiniz. Şafak emaresi doğdu, şafak attıktan sonra bir saat, takriben elli dakika sonra güneş doğar falan diye beklemeye durursunuz da fakat tek taraflı olarak biz o mukaveleyi bozmuşuzdur. Allah'la kullar arasında mukavale vardır "evfü bi ahdi, ûfi bi ahdiküm[8]", fezkurunî ezkurküm[9]" Anın beni anayım sizi" Hele siz vaade vefada sadık olun, bakın sadakat nasıl oluyor. Verdiğim sözü nasıl yerine getiriyorum. Şimdi böyle bir imtihan hafizanalllah kaybedersek bütün şafak emareleri doğar kaybolur gider, yeniden yeryüzünü bir zulmet basar. O mevzuda çok dikkatli olmak laızm. Çok vefalı olmak lazım. Bir de meselenin bu yanı var.

Günümüze gelince

Günümüze gelince, derdi dert yapan vicdanın genişliğidir. Lezzeti lezzet yapan vicdanın genişliğidir. Elemi elem yapan, acıyı acı yapan da vicdanın genişliğidir. Bazıları sadece kendi dar dünyalarına bağlı duyarlar, bazıları da "İslam'ın kaderi kaderimdir" derler. Kaderinin vüsati ölçüsünde duyarlar. Onun için dert, onların sırtında kocaman bir yüktür, dünya gibi olur. Bütün dünyanın derdini sırtlarında taşırlar. Onun için der ki "karşımda bir yangın var, içinde evladımın imanı tutuşmuş yanıyor, onu kurtarmak için ayağım birine toslamış, düşmüşüm o büyük hadise karşısında bunun ne önemi mi var, lafı mı olur"[10] diyor. Bakın kıstaslarımıza göre farklı düşünce, yani biri gelmiş bana hakaret etmiş, sövmüş, aşağılık mahluk demiş. Esas dünyada olup biten hadiseler karşısında bunun ne önemi olur. Beni vazifeden almışlar azletmişler, beni sürgüne göndermişler o büyük hadise karşısında bunun ne önemi olur. Bu mefkurenin yüceliğine göre insanda hasıl olan bir yüceliktir bence.

Evet, bari bir dua, bari yürekten bir dua, milyonlar şehidin uğrunda hırz-ı can ettikleri bir dava uğrunda bari bir dua. Bari bir gece uykuyu terketme. Dayanak noktamız Cenab-ı Hakk'tır. Kötülük düşünenleri de o mevzuda gafletle yaşayanları da O'na havale ediyoruz. Gafilleri uyarsın, diğerlerinin de hakkından gelsin. Amin.

[1] Yusuf Suresi-12/87 ayet: "Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz; çünkü Allah'ın rahmetinden ümidin! kesen ancak kafirler güruhudur.'
[2] Ölü, ölmüş
[3] Maide Suresi-5/1
[4] Muhammed İkbal : (1873-1938), Pakistan'lı şair ve mütefekkir, siyaset, iman, mücadele adamı. Pencap eyaletinin Siyalküt şehrinde doğdu. 1927'de Pencap yasama meclisine seçilen Muhammed İkbal 'Bağımsız Pakistan' fikrini ortaya attı. İkbal 1938 yılında vefat etti. Naaşı, Lahor Mescid-i Şahi bahçesine defnedildi. Risale-i Nur'da ismi zikredilmekte ve özellikle şairliğine, heyecanlı şiirlerine atıf yapılmıştır. (Tarihçe-i Hayat, s. 9, 11). Karaşi Nur Talebeleri tarafından gönderilen (30. 3. 1957) ve Tarihçe-i Hayat'ta yer alan (s. 622) bir mektupta ismi zikredilmektedir
[5] Değişim, başkalaşma
[6] Lem'alar, 1. Lem'a, Bediüzzaman
[7] Bakara suresi, ayet 214 (Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler: Allah'ın yardımı ne zaman! dediler. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır. Bakara-2/214)
[8] Bakara Suresi-2/40
[9] Bakara Suresi-2/152
[10] Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı bölümünde, sayfa 543

Bu metinde gramer açısından küçük tasarruflar yapıldı. Parantez içindeki ibareler editöre aittir.

Pin It
  • tarihinde hazırlandı.
Telif Hakkı © 2024 Fethullah Gülen Web Sitesi. Blue Dome Press. Bu sitedeki materyallerin her hakkı mahfuzdur.
fgulen.com, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin resmî sitesidir.