Yazdır

18. gurbet yılında Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Türkiye hasreti

Yazar: fgulen.com Tarih: . Kategori Özel Dosyalar

Oy:  / 41
En KötüEn İyi 

18. gurbet yılında Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Türkiye hasreti

Fethullah Gülen, onca senedir gurbette Türkiye'nin dışında yaşıyor olsa da Türkiye onun içinde yaşadığı için ve esasen Türkiyeleşmiş bir insan olduğu için ve dahi odasını Türkiye'nin her köşesinden getirttiği topraklarla Türkiye haline getirdiği için onun Türkiye'ye uzak olduğu söylenemez; bilakis o burada bulunan nicelerinden daha yakın Türkiye'ye...

Aslında sadece Gülen'in Amerika gurbetinde yazmış olduğu "Hüzünlü Gurbet" ve "Dâüssıla" şiirlerini okumak onun nasıl bir ızdırap içinde vatan hasreti çektiğini anlamaya yeter... Yine de Gülen'in hüzünlü gurbeti boyunca ızdırapla ve bazen de hissiyatın taşması sonucu gözyaşlarıyla ifade ettiği Türkiye hasretini ve sevdasını anlayanlar ve paylaşanlar çoğalırsa hasretin vuslata dönüşme süreci hayırlı gelişmelerle hızlanır umuduyla fgulen.com sitesi olarak Fethullah Gülen'in Türkiye sevdasını ve hasretini dile getirdiği açıklamalarını derleyerek sunuyoruz. Bunları okurken vatan hasreti ve memleket özlemi içinde inleyen, sızlayan, acıyan bir yüreğin yangınına şahit olacaksınız. Vatanı ve milleti için her nefeste yeniden can veren bir ruhun fedakârlık ufkunu müşahede edeceksiniz.

Fethullah Gülen'in Türkiye sevdası

Fethullah Gülen'in Türkiye hasretini anlayabilmek için öncelikle onun vatan ve millet sevdasını bilmek gerekir. Fethullah Gülen'in Türkiye sevdası, dünyanın her köşesinde sayısız alametleri bulunan mücessem bir abide gibi gözler önünde durmaktadır aslında. O, çocukluğundan beri Türkiye sevdası ve Büyük Türkiye idealiyle yanan gönlünden sıçrayan kıvılcımlarla nice gönülleri Türkiye sevdasıyla tutuşturdu ve Türkiye'ye hizmete sevk etti. Onun hemen her konuşması ve yazısı vatan ve millet sevdasını ifade ettiği duygu ve düşüncelerle dopdoludur:

"Ben 12-13 yaşlarında Erzurum Kurşunlu medreselerinde ders görürken, bir elimde Arapça kitabı, diğer elimde harita olur ve 'Allah'ım bir zamanlar olduğu gibi, dünya muvazenesinde sözü dinlenir bir ülke haline tekrar nasıl gelebiliriz?' der, çocuk yaşımda bunun planlarını yapardım. Ben, bu hülyalarla büyüdüm. Hayatta bunun dışında bir hedefim olmadı. İyi bir evim olsun, çocuklarım olsun, arabam olsun, bunlar katiyen aklımdan geçmedi... Milletime, ülkeme hizmet hedef ve duygularıyla büyümüş bir insan olarak, şu anda bu hizmet de ilk planda eğitimden geçiyorsa, benim eğitimle ilgilenmem suyun akması, güneşin doğup batması, dünyanın hareketleri gibi tabii bir şeydir." [Sabah, 27.01.1997]

"Çocukluğumdan beri kendimi hiç düşünmedim; şimdiye kadar, şahsımla alâkalı olumlu hadiselerden dolayı çok fazla sevinmedim. Fakat milletimizin geleceği, devletler muvazenesinde yerini alması, en büyük devletleri bile gözünün içine baktırması ve uluslararası bir karar verileceği zaman 'Bakalım bunlar ne diyorlar?' dedirtecek bir konuma ulaşması benim gaye-i hayalim oldu. Bu, bazı kimselere bir ütopya, bir kurgu ve ancak bir roman mevzuu gibi gözükse de, ben sadece bu gaye-i hayalle ilgili müspet meselelerden dolayı memnuniyet duydum." [Bamteli, 11.10.2010]

"Eğer ben ülkeme, vatanıma, milletime, din ve diyanetime, kültürüme hizmet edemeyeceksem yaşamayı abes sayıyorum. 'Bu gayeler uğrunda yaşıyorsam yaşamamın bir manası var, yoksa yâ Rab abes yaşamaktan, bu dünyada boşuna yer işgal etmekten sana sığınırım!' diye her gün dua dua yalvarıyorum Rabbime." [Kırık Testi, 06.01.2004]

"Ben bilsem ki hep ızdırapla yaşayacağım, bu dünyada gün yüzü görmeyeceğim, ölüm tehditlerine maruz kalacağım, bir yerde duramayıp sürekli oradan oraya hicret etmek zorunda bırakılacağım, hakaretlere uğrayacağım.. evet bütün bunları bilsem; yine de milletimin içinde kalmak ve onun ızdıraplarını onunla beraber yüklenmek için Rabbimden müsaade isterim ve 'Ya Rabbi eğer bu milletin ikbali ve dünya muvazenesinde söz sahibi olması adına yaşamam bir şey ifade ediyorsa, müsaade buyur biraz daha kalayım' diye dua ederim." ["Aşk Derecesinde Millet Sevdası", 26.12.2005]

"Dinime ve milletime hizmet duygusu benim biricik sevdamdır; o bütün bütün ufkumu kaplıyor ve bana başka arayışların ardına düşme ihtiyacı bırakmıyor. Zaten bu sebeple, dünya namına bir şeye sahip değilim ve kendime ait bir evim bile olmadan ötelere yürüme muradındayım." [Kırık Testi, 28.11.2004]

"Her şeye nigehban olan Rabbim biliyor ki bütün amacım bu milletin bugünü ve yarınları adına akıllara durgunluk veren fedakarlıklara katlanan insanların içinde sıradan bir ferd olabilmek ve bu hal üzere ölmektir. Benim 65 yıllık hayatım hemen herkesin malumu. 30 yıla yakın cami kürsülerinde vaaz etmiş, şehir şehir, kasaba kasaba dolaşarak halkla beraber olmuş, yeri gelmiş onlarla birlikte gülmüş, yeri gelmiş yine onlarla birlikte ağlamış bir insanım. Sevinçleri sevincim, kederleri kederim olmuş hayatım boyunca. Fahr için değil ama bir hakikatin vuzuhu adına söyleyeyim, bu süreçte ben şahsi zevk ve lezzetleri iradi olarak bir kenara bırakarak milletimin derdiyle dertlenmişim. Gurbet diyarlarında vatan hasreti ile yanıp duran bir gönül, onlarca hastalıkla mücadele eden bir beden ve bunlara ilaveten ağını kurmuş kanlı katiller misali bir kısım insanların kurdukları tuzak ve komplolarla hayatımın son günlerini inzivada yaşarken, vefa beklediğimiz dostların gönüllüler hareketine beklenilen ölçüde –hissettiğim ve bilebildiğim kadarıyla- vefa ve sadakat göstermemeleri benim yaralı kalbimi derinden derine sızlatmaktadır." [Kırık Testi, 11.05.2003]

"Samimî bir şekilde ifade ettiğim hislerimden biri de şu olmuştur: Ben, Türkiye'nin bir yanından bir parçasının herhangi bir ırkçılık hesabına bölünmesi ya da başka bir mülâhazayla doğuda veya güneydoğuda bir avuç toprağın kopup gitme ihtimali karşısında, aynen Gandi'nin dediği gibi 'Keşke, testereyle beni ikiye bölseler de ülkemizden bir avuç bile toprak gitmese!' demişimdir." [Fikir Atlası]

"Ülkenin her bucağı aynı kıymette bizim gönlümüzde; bu vatanın her yanına âşığız. Odamda, bu ülkenin her tarafından gelen yetmiş çeşit toprak var; ben Kâbe'den gelmiş gibi onları alıp gözüme sürüyor ve öpüyorum. Hiçbir ilin toprağını ayırmadığım gibi hiçbir yörenin insanını da ayırmadan hepsinin ayağına yüz sürerim. Vatanımın her karış toprağını aziz bildiğim gibi onun her ferdini de bir parçam kabul eder, herkese saygı duyarım... Ben bir Türk vatandaşıyım ve bu milletin bir ferdiyim; onunla alakalı her mesele beni de çok alakadar ediyor. Türkiye'nin bir avuç toprağının birileri tarafından çalınacağının hayali bile yüreğimi ağzıma getiriyor. Kimsenin vatanseverliğini ve milletperverliğini sorgulama gibi bir niyetim yok; fakat kendi açımdan rahatlıkla diyebilirim ki, Türkiye'yi çoklarının sevemeyeceği kadar çok seviyorum. Çünkü benim dünyada başka bir şeyim yok; bir Türkiyem var gözümde tüten; dağıyla taşıyla, insanlarıyla, hatıralarıyla ve bir de yetmiş yerinden gelen, odamın her yanını süsleyen ve bana okyanus ötesinden vatan kokuları sunan toprağıyla..." [Kırık Testi, 03.04.2006]

"Bütün sözlerinizde, yazılarınızda derin ve güçlü bir vatan sevgisi var. Pek bilinmeyen bir olay da sizin 1986'da, Suriye'den Türkiye'ye kaçak girişinizdir. Mayınların arasından geçerek gelecek kadar mı seviyordunuz Türkiye'yi?" sorusuna verdiği cevapta Gülen, şunları söylüyor: "Ayakkabısız, sürünerek ve dikenlere basarak geçerken bir kere daha anladım ki, ben bu ülkeyi çok seviyorum. En sevdiğim Efendimiz'in beldesi bile beni oralarda tutamadı. Böyle bir duruma maruz kalmayınca insan milletine bu kadar âşık olduğunu ve onu sevdiğini bilmiyormuş. Bir bayram yaşadım. Hatta sonraları o bayramı özlediğim zamanlar oldu, beni yine oraya götürün o bayramı yeniden hissedeyim dediğim oldu çevremdekilere." [Yeni Yüzyıl, 21.07.1997]

Fethullah Gülen'in vatan hasreti

"On küsur senedir burada yaşamaya mecbur kaldım. Ülkemin bir avuç toprağına canımı elli defa feda ederim ama ben burada hasret çekiyorum." [Bamteli, 09.05.2011] diyen Fethullah Gülen, yıllardır her vesileyle Türkiye hasretini ifade ediyor:

"Bir aşık-maşuk münasebeti içinde Türkiye'ye kavuşmayı arzu ediyorum, ciddi bir özlem içindeyim." [Samanyolu TV, 16.07.1997]

"Çok fazla müteessir oluyorum. Türkiye'nin değişik yerlerinden gelmiş topraklar var burada, Cennet'ten gönderilmiş Hacer-i Esved gibi hepsini odamın bir yerinde saklıyorum..." [Kırık Testi, 17.03.2002]

"Aynı endişelerden hareketle telefon konuşmalarımı dahi kısıtladım. Seslerini duyduğumda gurbetteki hasret ateşime bir damla su serpeceğine inandığım en samimi dostlarımın, en yakın arkadaşlarım, en candan akrabalarımın dahi zaman zaman telefonla konuşma isteklerini sineme taş basarak reddettim. Siz bu hayata bir isim koyacaksanız iradi inziva ya da iradi hapis diyebilirsiniz. İradi sürgün demek belki en doğrusu. Altmışbeş yıllık hayatının en küçük karesini bile halkın içinde geçiren bir insan için bunun ne kadar zor ve tahammül edilmesi imkansız bir şey olduğunu ancak benimle aynı hissiyatı paylaşanlar anlayabilir. Ama ben bütün bunlara milletim için seve seve katlandım. Allah'ın hakkımda takdir buyurduğu kaderin cilvesi dedim, o cilveleri okumaya çalıştım. Günahlarıma keffarettir deyip bu dönemi bir muhasebe ve murakabe vesilesi bildim." [Kırık Testi, 14.03.2003]

"Bu ülke benim ülkem. Türkiye'nin elli yerinden gelmiş toprak var benim odamda, değişik değişik kutular içinde. Kimi Kars'tan, kimi İstanbul'dan, kimi Korucuk Köyü'nden. Hasretimi onlarla gideriyorum ben." [Kırık Testi, 06.01.2004]

"Her şeyini özledim Türkiye'nin. Yolculuk etmeyi, yoldaki kahvelerde durup çay içmeyi, insanımızın kılık kıyafetine kadar her şeyi. Ama doğru ama çarpık mimarimizi. Bunların gökdelenleri görkemli görünebilir ama bizim yerdelenlerimiz bana daha cazip geliyor." [Milliyet, 29.01.2005]

"Vatanımı, toprağımı severim; ama orada herhangi bir karışıklığa sebebiyet vermemek için ülkemin dört bir yanından gelen toprakları koklar yüzüme gözüme sürerim... nasıl olsa siz buradasınız, ben de Türkiye'nin her yerinde yaşıyor gibiyim... Ama o benim güzel ülkem, orada beni bahane ederek daha gitmeden her gün şom ağızlı bir kısım gazeteciler her fırsatı değerlendirip aleyhinizde yazılar yazıyorlar. Oraya gittiğinizde o mesele etrafında bir kızıl kıyamet koparmayacaklarına dair teminat veremezsiniz. Hiç kimseyi zor bir durumda bırakmamak ve Türkiye'de bir problem unsuru olarak orada bulunmamak için burada da kendime rağmen yaşadığımı kabul edebilirsiniz. Türkiye'de bir huzursuzluk olmasın diye yerin altında bile yaşamaya razı olabilirim. Yerin altında bir tane dehliz açarsınız, üzerimi kapatırsınız, bir hava deliği açarsınız, oradan ara sıra ekmek ve su atarsınız içeriye, ben alır orada geçinir, orada kalırım. Tek Türkiye'de olumsuz bir şey olmasın. Merak edenler her yerden gelmiş topraklarımı da görebilirler. Onlara kutu yaptırdım. Geçende aklıma geldi ki Türkiye toprağına secde edemiyorum. Başımı onun toprağında yere koymayı arzu ederim. Acaba dedim, ben onların hepsini bir tahta üzerine döksem, her yerinkini, çamur yapsam dondursam, sonra namaz kılarken ona koysam... Bu, benim hissiyatım. Sonra hissiyatıma şer'î ve Kur'ânî mantığım karşı çıktı, dedi ki sen böyle bir şey yaparsan bu defa herkes haydi Türkiye toprağından bir seccade... Yeni bir bidat icat etmiş oluruz. O da ayrı bir yırtık meydana getirir, ayrı bir kırık meydana getirir." [Bamteli, 13.04.2009]

"Çok samimi söylüyorum, bu kadar kalabalık içinde kendimi hep böyle yalnızlığın sarhoşu olarak hissettim. Kendi toprağımız, kendi ülkemiz olmadıktan sonra... işte öyle bir hicran, öyle bir hasret mülahazasıyla 'Dinliyorum rûhumu gurbetten usanmışım / Ben bu 'dâüssıla'ya dayanırım sanmıştım.. / Her yeri vatan saymada meğer aldanmışım / Herkesle hemdem olacağıma inanmıştım...' sözlerini yazmıştım... Adeta bir sürgün gibi... Sürgün olmasa bile bayağı sürgün gibi... Vatanımı o kadar özledim ve sıla hasretini ta iliklerime kadar öyle duyuyorum ki, ne zaman aklıma gelse, kaderi tenkit etmemek için âdeta kendi his dünyamın dışına kaçıyorum. Ülkemin ovası, obası, bir yolu, güzergahı, hatta çay içtiğimiz bir kahvehanesi, ikamet ettiğimiz evler, beşinci katlar... aklıma geldikçe gözlerim buğulanıyor... Buraya benim eskiden beri alıştığım arkadaşlar gelip gidiyorlar, her gidişte ben böyle öbür dünyaya ısmarlanıyor gibi ağırıma gidiyor, dilimi ısırıyorum o acıyı içimde hissetmemek için..." [Bamteli, 22.03.2010]

"Yaşar Hoca ve Hacı Kemal gibi çok değer atfettiğim bazı böyle güzel insanlar öldüğünde aklımdan geçmiyor değil: 'Onların yerine keşke ben ölseydim!' Neyse bundan sonra da böyle şeyleri çok taşıyacak gibi değilim. Bir şiddetli fırtına birilerini önüne katıp götürünce, kim bilir belki de kalbim durur. Çok taşıyacak durumum yok.. Cenâb-ı Hak vatan toprağında nasip etsin. Benim vatana, toprağına karşı delice bir iştiyakım var. Hizmet öyle olmayı gerektirmeseydi bir dakika durmazdım burada. Ama çoklarının, binde dokuz yüz doksan dokuzun aklının ermeyeceği, eremeyeceği şekilde hizmetin bunda olduğuna inanıyorum ben, binde dokuz yüz doksan dokuzun aklının eremeyeceği şekilde..." [Herkül Nağme, 24 Kasım 2012]

"Daüssıla çok zordur. Benim Türkiye'de kaldığım yerler var; o yurtların üstünde kirasını vererek kaldığım yerler var. Aklıma gelince gözlerim doluyor, hemen ondan kaçıp başka bir duyguya dalıyorum. Yoksa kendimi salacağım.. o salma, o ağlama Allah'a karşı şikayet olur diye korkuyorum." [Bamteli, 04.03.2013]

Amerika'ya niçin gitti ve neden Türkiye'ye dönmüyor?

Fethullah Gülen, Amerika'ya niçin gittiğini ve şiddetli vatan hasretine rağmen neden Türkiye'ye dönemediğini çeşitli vesilelerle şu ifadelerle anlatıyor:

"Amerika'ya beni ve sağlığımı düşünen bazı arkadaşların ısrarları üzerine, sağlık problemlerim sebebiyle geldim. Buraya geldikten sonra gelişen şartlar, bilhassa sağlık problemlerim ve doktorların tavsiyesi gibi sebeplerle burada kalmam uzadı. Hakkımda yapılan mesnetsiz ve yanlış yayınlarda birçok iftira ve karalamaya maruz kaldım. Bunların pek çoğunu tekzip ve tashih etmek için hukuki yollara başvurdum. Burada bu tür rahatsız edici hususlardan uzakta olmam sebebiyle daha az etkileniyorum diyebilirim. Türkiye'ye dönüşümün, demokratik kazanımları tersine çevirmek için bazı çevreler tarafından kullanılacağı endişesini taşıyorum. Dolayısıyla Türkiye'ye dönmeyi çok arzu etmekle birlikte endişelerim izale oluncaya kadar dönmeyi düşünmüyorum." ["Frankfurter Allgemeine Zeitung", 06.12.2012]

"Tedavi için geldim, tedavi için geldikten sonra da biraz daha burada kalmada maslahat görüyorum. Çünkü başkaları gibi dişim yok ısıramıyorum. Pençem yok, pençe atamıyorum. Onlar ısırıyor yanlarına kalıyor. Pençeliyorlar, parçalanıyor bazı yerler. Onuruma, gururuma dokundurucu şeyler söylüyorlar. Dinim var, diyanetim var. Kimseye minnetsiz yaşadığım bir hayatım var; ama karşı taraf insanî değerleri hiç bilmiyor. Tecavüz ederken insanî değerlerin üzerinde tepindiğinin hiç farkında değil. Öyle olunca onlar bilmiyorlar bâri ben kendime üzülmeyeyim, horlatmayayım; üzerimde raksetmelerine izin vermeyeyim mülahazasıyla daha olumlu bir zaman bekleme düşüncesiyle burada intizardayım. Bunlar da bana 'çık git' demezlerse Türkiye'deki havanın biraz daha durulmasını bekleyeceğim. Sular tam durulmadıktan sonra yeniden Türkiye'de bir kıyamet kopmasına vesile olmak istemem. Çünkü sûru dudağında üflemek için bekleyen bir sürü insan var." [Zaman, 01.04.2004]

"Endişeye kapıldım. Türkiye'ye ne zaman gelirsem geleyim o gün fırtınayı koparanlar, hortumları meydana getirenler, isnatlarda bulunanlar, idam fermanı kesenler yine aynı şeyleri yapacaklar. Bu yaştan sonra da tansiyonum yirmiye yükseldi, ilaçla düşüremediler. Her zaman aynı şeyleri duyarak yaşamanın zor olacağını düşündüm. Aklımla, mantığımla kaldım. Kendime rağmen kaldım. Hasreti sineme gömerek kaldım. Fakat dolaylı yoldan kendimi ölüme itmek gibi gördüm. Çok insafsız bazıları. Olmayacak şeyler yazıyorlar. Yalan olduğunu bildikleri halde yazıyorlar." [Zaman, 26.03.2004]

"Bu seferki gelişim zaten hastalık içindi. Sonra, Türkiye'de fırtınalar şiddetlenince tedaviye burada devam etmeyi daha elverişli buldum. Kalp, tansiyon, kolesterol gibi rahatsızlıklarımla Türkiye'deki gerilimi kaldıramayacağım aşikârdı. Amerika'nın içinde ama Amerika'dan uzak kaldım. Çünkü dedikodu yapıyorlardı. Yeşil kuşak gibi, Amerika'nın projeleriyle bizi irtibatlandırma gibi... Yakışıksız isnatlara meydan vermek istemediğim için kimseyle görüşmüyordum, üniversitelerden gelen konferans taleplerini kabul etmiyordum. Benim yerim, taşıyla toprağıyla kendi ülkemdir, milletimin içidir. Fıkıh tabiriyle söyleyecek olursak, benim burada kalmam iki şerden hafif olanı tercih kabilinden oldu. Ben gelmek istemiyordum buraya, fakat Dr. Sait Bey çok ısrar etti, sağlık durumunun ihmale tahammülü olmadığını ifade etti. Bana çok ağır gelse de, ya ülkemden, kendi insanımdan uzak, yabancı bir devlette bulunmayı tercih edecektim, ya da bir devlet adamımızın dediği gibi küçük şeyleri büyüterek, her gün yeni bir komplo kuranlarla karşı karşıya kalmayı tercih edecektim. Birtakım kötülükleri görüp kendi insanımıza darılmamak için, istişare ettiğim arkadaşların da kanaatini alarak hasret çekmeye razı oldum. Haziran komplosunu (kasetlerle ilgili) önceden bildiğim halde yayımlandığı zaman bazı yerlerine baktım. Komplocularla beraber olanların yazılarını onlara karşı içimde bir ukde olmasın diye okumadım. Belli bir yaştan sonra vücudun tahammülü olmuyor. Bir Arap şairinin ifadesiyle, yakın hissetmeme mani şeyler olmasın diye uzakta durup kalben, vicdanen orada bulunmayı tercih ediyorum. Bir espriyle söyleyeyim, tasavvufta âşıklar üstü bir makam vardır. Orada bulunanlar vuslatı bile istemezler. Yani içime ateşler sal, hep hicranla inleyeyim fakat vuslat istemem derler. Türkiye'ye karşı böyle zevkli bir hasret, zevkli bir hicran bana daha derince, daha vefalıca ve yürekten geliyor. Zaten dönüş için yasal bir engel yok. Türkiye'ye dönmeyi bir an olsun aklımdan çıkarmadım. Yine de Türkiye'de önemli yerlere sordurdum. 'Bir şey yok, gelebilir' dediler ama, 'gelebilir'i söyleyiş tarzlarından sanki gelince onların başını ağrıtırım gibi bir şey hissettim. Önemli bir vazifedeyken emekli olmuş bir yakınlarına, 'Benim gelmem kendileri için ne ifade eder?' diye sordurdum. Tebessüm ettiler ama 'gelmese daha iyi olur' dediler. Benim dönüşümün herhalde bazı şeyleri tetikleyebileceği düşünülüyor. Sanki bazıları bazı kimseleri sokağa dökecek, huzursuzluğa sebebiyet verecekler. Ben, Türkiye'de oluşmuş istikrar ortamının bozulmasına fırsat vermek istemem." [Milliyet, 29.01.2005]

"Buraya geldiğim andan itibaren hep Türkiye'ye dönmeyi düşündüm. Ben burada da Türkiye hülyaları ile yaşıyorum. Türkiye'yi televizyonlardan seyrediyorum, Türkiye'yi kokluyorum. Yakında onlara bir camekan yaptırdım, koydum camekana. O toprak parçalarında Türkiye'yi seyrediyorum, temaşa ediyorum. Türkiye sevdam, Türkiye'de bulunan Türkiye'yi seviyor gibi görünen insanların çok üstünde. Bende mecnuncadır, delicedir. Çok arzu ediyorum, ama şimdiye kadar samimi dostlarım dediler ki; bir kısım kimseler böyle sürekli asparagas şeyler neşrediyorlar. Sansasyonel şeyler neşrediyorlar. 'Kalbin itibariyle şekerin itibariyle bunlar sana dokunabilir, orası da ormanın içi, daha salim bir yer. Orada kalmanız daha iyi olur' dediler samimi dostlarım, her seviyeden. Bana bu istikamette tavsiyede bulundular. Ben de Türkiye hasretimi sineme çekerek adeta böyle zıpkın acısı gibi acısını duyuyorum ama, fakat başkalarına sermaye olmamak orada, ben şahsım adına yıpranmamak için şimdilik burada kalmayı düşünüyorum." [Samanyolu TV, 14.07.2004]

"Ben hiçbir zaman başıma dert açacağım mülahazası yaşamadım. Aslında şahsım adına endişe duymadım ben. Dünyaya beni bağlayacak hiçbir şeyim yok. Bir dikili taşım olmadı. Evlad u iyalim olmadı. Çoluğum çocuğum olmadı. İleriye matuf bir hesabım da olmadı. Bunları, mensubu olduğum, gönlümü verdiğim, gaye-i hayal yaptığım davama, düşünceme hep aykırı saydım. Dünya adına hiçbir sevdam olmadı, hiçbir şeye bağlanmadım. Çok cazip şeyler ayağımın ucuna kadar geldiği halde, 'Bu da benim için olsun' falan demedim, düşünmedim. Tek, nam-ı celil-i Muhammedî dört bir yanda şehbal açsın istedim ben. Ama o mevzuda denecekleri doğru diyemedim, söylenecekleri söyleyemedim, nefsimi karıştırdım, sesimi ayarlayamadım... Ben şahsım adına hiç endişe duymadım, hatta '44 yaşındayken, belki beni asarlar' diyordum, '44'te asmadıklarına göre 55, o da 11'in katı..' dedim, 'belki o zaman asarlar!' 66 oldu, 'belki o zaman asarlar' dedim, asmadılar. Ben hep o hülyalara bağlı yaşadım. Rabbim buna şahit, kalbimi O biliyor. Ancak, eğer sizin bir gaye-i hayaliniz varsa, bir mefkûreniz varsa; o da o Türkiye'de yeni yeni problemlerin olmaması, bir kısım huzursuzlukların çıkmaması, bir kısım kazanımların -hafizanallah- kaybedilmemesi için yüzde bir ihtimalle oraya gitmeniz bu hususlara zarar verecekse, işte ben o endişeyle, şahsım adına değil de o endişeyle gitmek istemem. O endişemi de izâle edebilecek bir tablo görürsem, o zaman fakirin bileceği şey. Fakirin bileceği şey.. 'Benim bileceğim şey' demek yine benlik kokuyor, 'Benim bileceğim şey' demeyeceğim, fakirin bileceği şey. Gittiğimde oraya, birileri, işin rövanşı peşinde koşan birileri, bazı müesseselere zarar vermek suretiyle, idareyi zor durumda -yüzde bir ihtimalle- bırakacaklarsa şayet, Türkiye'deki olumlu şeylerde bir duraklama olacaksa şayet, ben bir müddet daha ömrüm vefa ederse burada kalmayı; ülkeme, milletime, ülkemde olan o şeylere zarar vermemek için dau's-sıla deyip sıla sevdasıyla, kahve içtiğim kahveleri bile böyle hatırlayarak ve sonra ondan kaçarak, burnumun kemikleri sızladığı anda ondan uzaklaşarak, burada kalacak, burada yaşayacağım... Bütün bu endişeler zâil olduğu zaman, oturur, kendi arkadaşlarımla, kader birliği yaptığım arkadaşlarımla meseleyi detaylı görüşürüm, ondan sonra... Ben de arzu ediyorum. Burada öldüğüm zaman bile buraya gömülmeyi istemiyorum; kendi ülkeme, kendi toprağıma gömülmeyi arzu ediyorum. Gelirken burada ölür kalırım diye arkadaşlara 'Paranızla bir yer alın, bize ait olsun, Türk milletine ait olsun, oraya gömersiniz' demiştim; fakat sonradan vazgeçtim; daü's-sıla duygusu öyle düşünmeme fırsat vermedi. Kendi ülkemde ölmeyi ve mübarek annemin ayaklarının dibine gömülmeyi arzu ederim. Bunu da benim vasiyetim sayın!.. Ama yaptığım şeylerde, düşüncelerimde, planlarımda, gayretlerimde, milletime, ülkeme zerre kadar zarar gelmesine razı olamam. Yüzde bir ihtimalle bile olsa razı olamam ona." [Bamteli, 18.06.2012]

Hayatımın en acı yılları

Fethullah Gülen, Amerika'da gurbette Türkiye hasretiyle geçirdiği yılları "hayatımın en acı yılları" diye nitelendiriyor:

"Bu 5 yıl belki hayatımın en acı yılları oldu. Daha evvel de 6 yıl kadar yine böyle haksız bir takibe maruz kaldım. Tahriplerine neticede takipsizlik verildi. Denebilir ki 27 Mayıs'tan bu yana defaatle sebeplerini bildiğim bilemediğim şekilde birileri düğmeye bastı, birileri hemen harekete geçti. 66 yaşındayım; aşağı yukarı 20 yaşından bu yana ömrüm hep böyle geçti. Bana en acı gelen bu oldu. Çünkü bir yönüyle de çok hassasım. Histerik denecek kadar duyarlıyım. Kahve içtiğim bir yerde bir daha oturmamayı o mekana vefasızlık sayarım. Geçtiğim bir yoldan bir daha geçmemeyi vefasızlık sayarım. Odamda Türkiye'nin belki 50 ayrı yerinden topraklar var. Mahfazalar içinde. Kâbe'den gelmiş toprak gibi. Bunlara bakıp teselli oluyorum. Fakat birilerini tahrik etmemek için de bir kor gibi adeta sineme basıyorum, dişimi sıkıyorum." [Zaman, 22.03.2004]

"Fakat itiraf etmeliyim; bu dönem benim için daha sıkıntılı oldu. Ciddi bir şey yapamadım böyle, kendi kitaplarımla meşgul olamadım, muttarit arkadaşlarımızla öyle orada takip ettiğimiz gibi günde dört beş saat böyle kitap mütalaa edemedim, müzakere edemedim. Bir yönüyle böyle benim dokuz on senem beyhude geçti, israf oldu. Bunlardan dolayı da benim en acılı yıllarım oldu, ızdırap yıllarım oldu. Onlar, Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) şa'b-ı Ebu Talib'de çektiği gibi..." [Bamteli, 25.06.2008]

Türkiye'ye dönüş rüyaları

Fethullah Gülen, hasretini çektiği vatanına vuslat arzusuyla gurbet çilesini yaşarken bu süreçte görmüş olduğu Türkiye'ye dönüş rüyalarını şöyle anlatıyor:

"Rüyalarımda şimdiye kadar -hilaf olmasın- belki on defa gördüm. Giderken, ya geçeceğim delik öyle dar ki, ancak bir kolum girer ordan. Zorluyorum biraz, geçemiyorum. Vazgeçip geriye duruyorum. Veya geçeceğim yerde, ineceğim yerde hızlı trenler gelip geçiyor, Japon trenleri gibi çok hızlı. Bu defa gene ordan geçmeden vazgeçiyorum. Böyle buna benzer çok şeyler gördüm. Zaten fitne ve fesadın gemi azıya aldığı dönemde de -gördüğüm rüyada- her tarafı sular alıyordu. Bir gemiye kendimi binmiş gördüm. Böyle İzmir'de, İstanbul'da yüzüyorum. Öyle onunla bir sahile çıktığımı görmüştüm. İhtimal Kristof Kolomb'un çıktığı sahilmiş orası. Bu yakında da bir rüya gördüm. Böyle yıkık köprülerden, yollardan geçtim ama gidiyorum yani. Yine öyle o yıkık köprülerden geçtim böyle, devrilecek gibi olduk, devrilmeden geçtik öbür tarafa. Hayli yürüdüm, sonra geriye döndüm baktım yine ayrıldığım yere dönmüşüm. Kendime göre yine bir mana çıkardım. Fakat bunlar objektif değil, benim için karar verme mevzuunda mutlak belirleyici faktörler değil. Ama siz bana deseniz ki arkadaşlarım olarak, 'Ahir ömrünüzde sizin orada olmanız daha iyidir, ölürseniz babanızın-annenizin yanına gömülmeniz daha maslahattır, hatta kuvve-i maneviye adına korkuluk gibi orada durmanız yararlı olur' filan deseniz, zannediyorum düşüncelerimi bir daha gözden geçiririm. Köprü yıkıkmış, yol harapmış, oraya varılmazmış, yollarda seller varmış, önemli değil. Genel ahlakımız budur bizim. Bir sahabe ahlakı gibi. Hafif bir işaret, hafif bir ima, bizim için yer değiştirme adına yeter. Kalkar gideriz yani. İmanız dünyayı terk etme adına da olsa, 'hangi delikten öbür tarafa geçelim?' deriz. İşte o deliklerden rüyada geçemedim, geriye göndüm. Geldim, kendimi burada buldum. Ama sübjektif bunlar. Bunlarla karar verme doğru değil. Gene meşveret etmek lazım, genel kanaat olarak bana 'oraya gitmeniz lazım' diyorsanız, çok rahatlıkla bulunduğum bu yeri terk eder oraya gidebilirim. Şimdi, bu odaya girerken bile vatan hasreti gözümde tüllenince gözlerim doldu. Siz bilemezsiniz onu. Ben o ülkenin (Türkiye) yollarının kenarındaki kahvelerinin bile hasretini çekiyorum. O ayrı mesele. Fakat hakkınızda, Hakk'ın ötelerde takdir buyurduğu şeye saygılı olmak ayrı bir şeydir. Hakk'ın takdirini takdirlerinize tercih etmeniz lazım sizin." [Bamteli, 05.03.2007]

Türkiye'ye kendim gibi döneceğim

"Fethullah Gülen'in Türkiye'ye dönüşünün rövanş alırcasına ihtişamlı olacağı" şeklindeki ithamları kesin olarak reddeden Gülen, dönüşünün kendi üslubunca sessiz, gösterişsiz olacağını ifade ediyor:

"Gelirsem de kendi üslubuma göre gelirim ben öyle kalabalık halk, falan filan. Ben Türkiye'ye gelirken uçağın içinden telefon ettim, 'kimseye söylemeyin, bir insan gelsin beni alsın'. Öteden beri alayişten gösterişten öyle çoğu şeylerden nefret ederim, tiksinirim. Bağışlayın iğrenirim. O açıdan mesele ister aslı itibariyle ister meseleye ilave edilen asılları itibariyle tamamen uydurma. Benim karakterim nazar-ı itibara alınmadan uydurulmuş... Oraya geldiğim zamanda kimsenin nümayiş yapmasını o türlü şeylerde bulunmasını istemem. Öyle bir şey yapan olursa Allah huzurunda hakkımı helal etmem ben onlara. Bunu da bütün dünya duysun. Bunu ifade edeyim... Şimdilik dönmeyi düşünmüyorum, döndüğüm zaman da kendime göre döneceğim... Diğer taraftan da gelme-gelmeme mevzuunda kendim karar verdiğim zaman endişe duymadığım zaman rahatsızlıklarım adına, kalkar bir gün bir meçhul gibi gelirim Türkiye'ye Allah'ın izniyle inayetiyle. Burada hasret yaşıyoruz diyenlerin hasretini gidermiş oluruz." [Samanyolu TV, 14.07.2004]

"Dönersem kendim gibi, Ramiz Efendi'nin üç şerefeli camide imamlık yapan oğlu gibi dönerim. Size komik gelebilir ama, döndüğüm zaman acaba bana yine o camide imamlık verirler mi, yine aynı pencerede kalsam; ya da Kestane Pazarı'nda idarecilik vermeseler bile, tahta kulübem gibi bir kulübede kalmama müsaade ederler mi diye düşünüyorum. Bir diğer düşüncem de, bütün samimiyetimle ifade edeyim, köyümde, dedelerimin arsası üzerinde yapılmış bir misafirhane var, gitsem orada kalsam diyorum. Doğduğum, büyüdüğüm köyde bir köylü gibi ölsem." [Milliyet, 29.01.2005]

"Ben İranlı değilim ki Humeyni olayım; Humeyni'nin iddiasını hiçbir zaman taşımadım ki ben Türkiye'ye Humeyni gibi döneyim. Ben değişik zamanlarda yurtdışına çok çıkan insanlardan biriyim. Bu Amerika'ya bile bu bilmem kaçıncı gelişimdir benim. İlk defa 92'de geldim, iki buçuk ay kaldım buralarda. 94'te bir daha geldim, 96'da geldim, 97'de geldim, en son 99'da mı ne geldik buraya. Sonra Avrupa'ya defaatle gittim ben, hizmet müesseselerine, arkadaşlarımızın yanına, değişik yerlere... Hiç bu meseleler yokken ben Amerika'dan döndüğüm zaman, uçağın içinden telefon ettim arkadaşlara, 'Bir kişi araba alsın gelsin; hava meydanından beni alsın' dedim. Sadece tek bir defa medya geldi; o da Alaaddin Bey haber vermiş onlara, Vatikan dönüşü oldu orada. Hayatımda hiç öyle gürültülü, patırtılı gidip gelmedim ben. Hiç istikbale gitmedim, istikbal isteğinde bulunmadım. Bu açıdan da ne karakter bakımından, ne mezhep bakımından, ne ülke bakımından Humeyni ile hiçbir zaman bir alakam olmadı. İnsanı karakteriyle, şahsıyla bilemeyince öyle ezbere konuşabilirler. Gitme meselesine gelince, gider miyim, gitmez miyim ayrı bir mesele. Ülkem tabii, burada onun elli yerden, yüz yerden gelmiş toprak parçaları var, ben onları koklayıp teselli buluyorum. Ben kendi ülkemin çocuğuyum. Ben dıştan ithal edilmiş ve milletin başına musallat olmuş tufeylilerden değilim. O ülkenin çocuğuyum ben. Onun bir avuç toprağını dünyalara değiştirmem. Bütün Amerika'yı verseler, Korucuk Köyü, fakir bir köydür, ben o köyü vermem. Ruh haletim budur. Fakat bir şey var: Benim inandığım bir dava var, bir hizmet var, Din-i Mübin-i İslam'a hizmet var ve ülkemde huzursuzluğun çıkmaması, hele dine karşı bir tavır alınmaması.. bunlar benim gaye-i hayalim, düşüncem, mefkûrem. Şimdi, gidişiniz sizin orada bazı problemlere sebebiyet verecekse, her şeye rağmen orada hüsn-ü niyetle iş yapan insanların işlerini zorlaştıracaksa, altından kalkamayacakları problemlere sebebiyet verecekse.. bence dengeli hareket etmeniz lazım, vakti sizin belirlemeniz lazım, gidiş keyfiyetini sizin belirlemeniz lazım, konjonktürü sizin belirlemeniz lazım.. veya işte o genel konjonktüre göre nasıl hareket edeceksiniz onu sizin belirlemeniz lazım. Bunlar yine sizin ruh haletinize göre, Allah'la münasebetinize göre yapacağınız şeylerdir. Arz ettiğim gibi, o gidiş bir gün, Cenab-ı Hakk'ın muradı öyle ise, tahakkuk ettiği zaman, onlar sadece duyarlar; belki derler 'Gelmiş mi gelmemiş mi? Acaba gelmişse nerede duruyor? Nasıl geldi de biz görmedik?!.' Ben Suriye'den Türkiye'ye geçerken de öyle geçtim, her tarafı tutmuşlardı, tahdit vardı hakkımda; fakat Allah'ın izniyle öyle geçtim ki ben dikenli tarlalardan, çoraplarımla, ayaklarıma dikenler batarak geçtim geldim, yirmi gün dinlendim, ondan sonra da kalktım kendi ayağımla mahkemeye gittim. Kendime göre bir gidişim vardı benim. Onu daha evvel de arz ettim ben, Türkiye'ye dönsem kendim gibi dönerim, yani şimdiye kadar nasılsam öyle. Karakterimi namusum sayarım. Karakterime kıymayı namusuma karşı tecavüz sayarım ben, karakterimdir o çok önemli." [Bamteli, 25.06.2008]

Bugün itibarıyla on beşinci seneye ulaşan hüzünlü gurbet yıllarında çektiği vatan ve millet hasretinin, onlar uğruna katlandığı ızdırapların ve yaptığı fedakârlığın daha iyi ve net bir şekilde anlaşılması amacıyla hazırladığımız bu dosyada alıntıladığımız ve sair nice ifadelerinden anlaşılıyor ki:

Fethullah Gülen, gurbete çıktığı günden beri hasret çilesinin sona erip vatanına kavuşacağı anın özlemiyle ve ümidiyle yaşıyor. Ancak Türkiye'ye dönmek için, Fethullah Gülen ve Hizmet hakkında asılsız itham ve iftiralar ortaya atıp aleyhinde fırtınalar kopararak gündemi gereksiz yere meşgul edip enerji ve zaman israfına sebep olanların, Türkiye sevdalıları Gönüllüler Hareketi'nin insanlık eksenli hizmetlerine en azından insafla bakabilecekleri ve hakperestçe değerlendirecekleri günü bekliyor.