Yazdır

Hep aynı senaryo

Yazar: Aksiyon Tarih: . Kategori 2015 Haberleri

Oy:  / 17
En KötüEn İyi 

Hep aynı senaryo

Necip Fazıl ve Osman Yüksel Serdengeçti’nin yerini Ekrem Dumanlı, Hidayet Karaca; Said Nursî’nin yerini Fethullah Gülen; Büyük Doğu’nun yerini Zaman Gazetesi ve Samanyolu Televizyonu aldı. Shakespeare’i mezarından çıkarmaya az kaldı!

Hakkımda suçlama nedir?’ diyorum. Hikâye anlatıyorlar. Dizi varmış, bilmem ne karakteri varmış. Taxi Driver’a bakın, Robert de Niro’yu da tutuklayın. Necip Fazıl’a bakın. Malatya’da gözaltına alınan şüpheli adam diyor ki ‘Necip Fazıl’dan etkilenip suikastı gerçekleştirdim.’ Necip Fazıl mahkemede cevap veriyor: İnsanlar bu şekilde tutuklanırsa, Shakespeare mezardan çıkarılıp kaç defa idam edilmelidir!”

14 Aralık medyayı susturma operasyonundan sonra gözaltına alınıp serbest bırakılan Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı, Necip Fazıl Kısakürek’in Malatya suikastı davasındaki savunmasını mahkemede böyle tekrar etti. Büyük şair Kısakürek, Büyük Doğu’nun yayınları gerekçe gösterilerek gazeteci Ahmet Emin Yalman suikastının azmettiricisi olarak tutuklanmıştı. Tetikçi Hüseyin Üzmez’i tanımıyordu bile. Aynı davada Cevat Atilhan, Osman Yüksel Serdengeçti de sanık sandalyesine oturtuldu. Bediüzzaman Said Nursî ve talebesi Mustafa Sungur hakkında da dava açıldı.

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bir sohbetinden, Zaman’daki iki makale, bir haber ve Samanyolu’ndaki bir diziden soruşturma başlatıldı. Baskın, gözaltı ve tutuklama kararları, eski Türkiye’nin sık kullandığı sindirme ve susturma yöntemiydi. Bundan 63 yıl önce, 1952’de Malatya hadisesi bahane edilerek ülkede devlet terörü estirilmiş, gazetelere baskın düzenlenip yazarlar gözaltına alınmıştı. Suikast girişimiyle hiçbir ilişkisi bulunmayan Bediüzzaman Said Nursî’ye bir yazısından dava açılmış, talebeleri tutuklanmıştı. 36 sanıklı davanın sonunda tetikçi ve ona yardım edenler mahkûm olurken, Necip Fazıl’ın da aralarında bulunduğu pek çok kişi beraat etmişti. Said Nursî, Risale-i Nurlarda, Malatya olayının amacını “Düşmanlarımız suç bulamıyor. Malatya hadisesi bahanesiyle, hiç olmazsa Nur talebelerinden altı yüz faal ve muktedir olanlarını mahkemeye vermek planı yapıldı.” diye açıklayacaktı. Necip Fazıl’ın tahliye talebini reddeden hâkim ise üzerindeki siyasi baskıyı şöyle dile getirmişti: “Tavan üzerime yıkılacak gibi oluyor. Cübbemi paralayacağım geliyor. Fakat sizi tahliye edemiyorum! Anlayınız!”

Ülke çapında cadı avı başlatıldı

Peki, Malatya hadisesi neydi? Necip Fazıl ve Said Nursî nasıl sanık yapıldı? Demokrat Parti (DP), niçin tek parti dönemini hatırlatan uygulamalara imza attı? 22 Kasım 1952’de Hüseyin Üzmez’in Vatan Gazetesi sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman’ı yaralaması tam bir derin devlet tertibiydi. Yalman yaralı kurtarılırken Üzmez ve 8 kişi yakalandı. Lise öğrencisi Üzmez, suçunu itiraf etti. Ancak soruşturma burada kalmadı. Malatya suikastı kullanılarak ülke çapında dindarlara ve milliyetçilere yönelik bir cadı avı başlatıldı. Olayla ilgisi olmayan pek çok kişi gözaltına alındı. İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere 25 ilde operasyonlar düzenlendi. Milliyet Gazetesi “600 kişilik bir liste”den bahsediyordu. Bazı dinî yayın organları kapatıldı. Malatya Sulh Ceza Hâkimliği, 25 Ocak 1953’te soruşturma çerçevesinde İslam Demokrat Partisi Genel Başkanı Cevat Rifat Atilhan, Samsun’daki Büyük Cihat gazetesi sahibi Mustafa Bağışlayıcı, Büyük Doğu gazetesinin sahibi Necip Fazıl Kısakürek ve Mustafa Cemil Dağ hakkında tutuklama kararı çıkardı. 9 Mart 1953’te gözaltındakiler trenle Ankara’ya sevk edildi. Elleri kelepçeli olarak merkez cezaevine gönderildiler. Savcı, Üzmez ve Kısakürek dâhil 6 kişinin idamını istiyordu.

Necip Fazıl, 12 Aralık 1952’de İstanbul’da tutuklanıp Malatya’ya sevk edildi. Ünlü şaire, “Taammüden katle teşvik ve azmettirmek, katle teşebbüs fiilini medih ve istihsal eylemek” suçlaması yapıldı. Tahliye talepleri reddedildi. Savunmaları tarihe geçti. Dosyada tek bir delil bulunmuyordu. Necip Fazıl, Üzmez’in Büyük Doğu okuru olduğunun ‘suç delili’ gösterilmesi üzerine, mahkemeyi susturan şu cevabı verdi: “Kıskançlık krizleri geçiren bir adamın cebinde bu temayı işleyen Othello bulunsa, Shakespeare’i mezarından kaldırıp asacak mısınız?”

Ünlü şair, 16 Aralık 1953’te Malatya Davası’ndaki suçlamalardan beraat ederek cezaevinden çıktı. Serdengeçti de aynı suçlamaya maruz kaldı. Necip Fazıl ile birlikte önce Malatya Cezaevi’ne, ardından da Ankara Kapalı Cezaevi’ne gönderilen Serdengeçti, 14 ay cezaevinde hapis yattı. Uğradığı zulümler karşısında “Biz bunları çok gördük, bu kelepçeler Menderes’in demokrasi fabrikasında imal edildi. Bunlar bindikleri dalları kesiyorlar, yarın ne olacağını Allah bilir. Başlarına bir iş gelirse yine biz üzülürüz.” diyecekti.

Malatya’daki hadisenin Bediüzzaman Said Nursî ve talebeleri ile bir ilişkisi yoktu. Ancak Said Nursî’nin bir yazısı soruşturma için yeterli oldu! Samsun’daki Büyük Cihad gazetesine baskın düzenlendi. Nur talebelerinin mektuplarına el kondu. Gazete sahibi ve yazı işleri müdürü Hüseyin Yücel ile Risale-i Nur talebesi Mustafa Sungur gözaltına alındı. Emirdağ’da yaşayan Said Nursî mahkemeye çağrıldı. Bediüzzaman, Sungur ve Yücel’in laiklik aleyhine propaganda yaptıkları iddia ediliyordu. Bediüzzaman’ın Emirdağ’dan Samsun’a mahkemeye celbi istendi. Çok rahatsız ve ihtiyar olması sebebiyle ilçe doktorundan aldığı rapor ise dikkate alınmadı. Savcının ısrarı üzerine Said Nursî, Samsun’da mahkemede bulunmaya karar vererek İstanbul’a kadar geldi. Fakat sıhhati daha da bozulunca yola devam edemedi, bir sağlık raporu daha alıp mahkemeye gönderdi. Raporda, Said Nursî’nin vücudunun ne karadan ne denizden ne de havadan Samsun’a gitmeye tahammül edemeyeceği yazıyordu. Mahkeme heyeti, rapora istinâden, Bediüzzaman’ın İstanbul mahkemelerinden birinde istinabe sûretiyle ifâdesinin alınmasına karar verdi. 1953’te mahkeme, dava mevzuu yazıda mahkûmiyeti icap ettirecek bir kasıt görmediğinden, Said Nursî’nin beraatına karar verdi. Mustafa Sungur’la gazetenin yazı işleri müdürü Hüseyin Yücel ise hapis cezasına çarptırıldı. Risale-i Nur ve Nur talebeleri hakkında suç sebebi bulunamaması üzerine diğer mahkemeler de beraatla neticelendi. Samsun Ağır Ceza Mahkemesi’nin iddianamesi ve Said Nursî’nin suçlamalara verdiği cevaplar ise tarihe geçti.

Peki, Said Nursî’nin yazısı Büyük Cihad’a nasıl gitmişti? Ramazan ayında Emirdağ’da kırlara çıktığı bir gün, bir başçavuş ve üç silahlı jandarma yanına gelerek Bediüzzaman’ı Şapka Kanunu’na muhalefet ettiği gerekçesi ile zorla karakola götürdü. Bediüzzaman, bu hukuk dışı durumu Adliye (Adalet) ve Dâhiliye (İçişleri) Vekâleti’ne bir mektupla bildirdi. Ankara’daki talebelerinden bu hukuksuzluğu bazı DP’li vekillere duyurmalarını istedi. Talebeleri, milletvekillerine yazılan mektubun bir nüshasını, Said Nursî’nin bilgisi dışında Samsun’da yayımlanan Büyük Cihad gazetesine gönderdi. Yazı, Müslümanlara zulmün DP döneminde de devam ettiği ilavesi ile “En Büyük İspat” başlığı altında yayımlandı. Büyük Cihad’da bazı Nur talebelerinin DP uygulamalarını eleştiren yazıları da çıktı.

Düşmanlarımız suç bulamıyor

22 Kasım 1952’de meydana gelen Malatya hadisesi Tarihçe–i Hayat ve Emirdağ Lâhikası gibi risâlelerde geçiyor. Emirdağ Lâhikası’nda (sayfa 425) Bediüzzaman, “… Adliyeler, beşi kat’î beraat ve umum kitapları suç yok diye iadeye karar vermeleri ve geçen Malatya hadisesi münasebetiyle yine gizli düşmanlarımız hükûmetin ve adliyenin nazar-ı dikkatini bizlere çevirmeye çalıştıkları halde, yirmi üç mahkeme demişler ki suç bulamıyoruz.” diyor. Malatya hadisesinin bir tertip olduğunu da (Emirdağ Lâhikası, sayfa 321) şu sözlerle anlatıyor: “Kat’î haberlere göre Afyon Mahkemesi ‘Nurun altı yüz bin fedakâr talebesi var’ demesine binaen, Malatya hadisesi bahanesiyle, hiç olmazsa Nur talebelerinden altı yüz faal ve muktedir olanlarını mahkemeye vermek plânı yapıldı.”

36 sanıklı Malatya davasında Necip Fazıl, Osman Yüksel Serdengeçti ve Cevat Rıfat Atilhan bir yılı aşan tutuklu yargılamalardan sonra beraat etti. Hüseyin Üzmez ile suçu işlemesine yardım eden 11 sanık mahkûm edildi. Üzmez 20 yıl, 8 sanık on ikişer yıl, 3 sanık beşer yıl hapis cezasına çarptırıldı. Üzmez, 10 yıl hapis yattı. Çıktıktan sonra hukuk tahsilini tamamlayarak avukat oldu. 14 Ekim 2014’te ölen Üzmez, Akit gazetesinde yazıyordu.

DP eli ile dindar ve milliyetçilere operasyon

1950’de DP’nin iktidara gelmesi ile yasaklarda belli bir yumuşama oldu. Ancak muhalefet DP’yi irtica ile yeterince mücadele etmemekle suçluyordu. Malatya suikastından sonra hava değişti. İktidarın dinî hareketlere karşı tavrı sertleşti. Başbakan Menderes’in suikasttan sonra konuyla ilgili ilk değerlendirmesi şöyleydi: “Bu meselede siyasi maksada dayanan bir iş varsa mutlaka meydana çıkarılacaktır. Bu vatanın neresinde olursa olsun, politika ve fikir adamları silahla tehdit edilemez. Buna cüret edeceklerin, hatta bunu akıllarından geçirecek olanların kafalarını bin parça etmeye kudretimiz var.”

Bu demeçten bir süre sonra, sadece Malatya suikastıyla doğrudan ilgili görülen sanıklara karşı değil, dinî ve milliyetçi çevrelerdeki kişi ve kuruluşlara karşı da sert tedbirler alındı. 1952’nin son aylarında başlayıp 1953’te dalga dalga devam eden tutuklamalar, soruşturmalar ve davalar süreci yaşandı. İşte onlardan bazıları: 27 Aralık 1952: Bediüzzaman Said-i Nursî hakkında, dini siyasete alet etmekten dava açıldı. 4 Ocak 1953: Necip Fazıl gözaltına alındı, Büyük Doğucular hakkında çeşitli illerde soruşturma başlatıldı. 22 Ocak: Osman Yüksel Serdengeçti gözaltına alındı, Milliyetçiler Derneği mahkeme kararıyla kapatıldı. 100’e yakın şubesi savcılıklarca mühürlendi. 30 Ocak: Milliyetçiler Derneği mensubu iki milletvekili Sait Bilgiç ve Tahsin Tolga, DP’den ihraç edildi. Temmuz 1953: Millet Partisi hakkında, Sulh Mahkemesi’nde kapatma davası açıldı.

DP 180 derece yön değiştirdi

Samsun davasında tutuklu yargılanan Bediüzzaman’ın talebelerinden rahmetli Mustafa Sungur, Malatya hadisesini şöyle yorumluyordu: “Hâdisenin tepkileri mukaddesatçı muhitte, yani umumiyetle Türk milletinde büyük oldu. 27 yıllık ceberut idareden sonra bir parça nefes alarak varlığını duyurmaya kalkışan milliyetçi, mukaddesatçı, hürriyetçi çevreler, susturulmaya başladı. Gözdağı verildi. Tevkifler başladı. Ve başvekilin o malum Gaziantep nutku, Demokrat Parti’de bulunan dindar, demokrat mebusları da hedef alan ve milliyetçi çevrelerde, 180 derece yön değiştiren bir üslûp ve davranış olarak kabul edildi. Zaten idarî iktidardan düşmemiş olan eski zihniyet, Demokrat reislerin bazı desise ve iğfalata, tahrikata kapılarak yaptıkları hareketler ve galeyanları neticesi, tekrar kuvvet buldu. İrtica irtica diye vaveylaya başlayan solcular, dindarlara ve dolayısıyla Demokrat idareye karşı hücuma geçti.”

Shakespeare’i mezarından çıkaracak mısınız?

Malatya davasının Malatya’da görülmesi sakıncalı bulunmuş, Ankara’ya nakledilmesine karar verilmişti. İddianamenin tamamlanmasından sonra dava 3 Ağustos 1953 günü Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı. Duruşmada asıl sanık Hüseyin Üzmez ve arkadaşları suçlarını kabul edip bunun Necip Fazıl, Cevat Atilhan, Osman Yüksel Serdengeçti gibi siyasi yazarlarla ilgisi olmadığını söylediler. Kısakürek ve diğer sanıklar da iddiaları reddetti. “Hakkımdaki deliller nedir?” diye soran Necip Fazıl’ın savunmaları tarihe geçti. Büyük Doğu’da Ahmet Emin Yalman’la ilgili yazdığı yazılar delil olarak gösterilince hâkime şöyle itiraz etti: “Benim, müteşebbis sanıkları doğrudan doğruya azmettirdiğime dair elde hiçbir delil bulunmadığına, her şey yazılarımdan alınan ilhamla yapılmış farz edildiğinde ve bütün mes’ele böyle bir faraziyenin ceza hukuku bakımından suç teşkil edip etmeyeceği üzerinde olduğuna göre, bu davayı kökünden hal ve fasl edici bir misali takdim etmeliyim: Dünya edebiyatında kıskançlığın şaheseri Othello’dur. Shakespeare’in meşhur Othello’su. Şimdi hastalık derecesinde kıskanç bir koca, sırf bu hissi yüzünden karısını öldürse ve cebinden Othello çıksa, şu kürsünün üzerine eğilmiş beni hayretle dinleyen kaytan bıyıklı savcı, Shakespeare’in iskeletine pranga vurulması için Londra savcılığına müzekkere mi yazacaktır?”

Vurmaya memur etmişlerdi

22 Kasım 1952’de Başbakan Adnan Menderes’le birlikte Malatya’ya giden Vatan gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman, lise son sınıf talebesi Hüseyin Üzmez (1931) tarafından vuruldu. Yalman yaralı kurtuldu ve kısa süre sonra iyileşerek yeniden sağlığına kavuştu. Üzmez tutuklanarak hapse kondu. Üzmez, gözaltında iken hastanede görüştürüldüğü Yalman’a bu hadisede kullanıldığını söyledi. Üzmez, “Beni sizi vurmaya memur etmişlerdi. Vurmasaydım, beni öldüreceklerdi.” dedi. (Vatan, 29 Kasım 1952)