Yazdır

Kabadayılıktan insanlığa hizmete Eşrefpaşalı Ejder

Yazar: Zaman Tarih: . Kategori 2015 Haberleri

Oy:  / 23
En KötüEn İyi 

Kabadayılıktan insanlığa hizmete Eşrefpaşalı Ejder

Bir zamanların kabadayılarına ev sahipliği yapan İzmir’in Eşrefpaşa semtini ziyaret ettik. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 70’li yıllardaki teveccühü vesilesiyle kabadayılıktan Allah yoluna adanan ömürlere tanık olduk. O yılların en namlı delikanlılarından Malik Ejder Eriş’in hikâyesini kendi ağzından dinledik.

İzmir’in kabadayılarıyla ünlü en eski semtlerinden biridir Eşrefpaşa. Her şeyiyle öylesine kendine özgü bir semttir ki kabadayıları, raconları bile farklıdır. Dar gelirli bir mahalle olmasına rağmen yardımseverlik anlayışı nedeniyle hiçbir zaman aç kalmamış buradaki insanlar. En sıkıntılı zamanlarda bile yemekler hep komşularla paylaşılmış, mahalle içinde kimse kimseye başka gözle bakmamış. Tabii zamanında bir sürü kabadayı yetişmiş bu sokaklarda. Ağızlardan sigara, alkol; ceplerden kendi ifadeleriyle ‘emanet’ diye tabir edilen savunma aletleri hiç eksik olmazmış. Eşrefpaşa’nın fokur fokur kaynadığı 1970’li yıllarda içlerinden bazılarının Fethullah Gülen Hocaefendi ile tanışması ise hayatlarında yepyeni bir sayfa açmalarına vesile olmuş.

Şimdilerde 70 yaşının baharını süren Eşrefpaşalı Malik Ejder, o yıllarda mahallenin en tanınmış delikanlılarından biridir. 1945 yılında Eşrefpaşa’da dünyaya geldikten sonra 28 yaşına kadar matbaa ve motosiklet işlerinde çalışır, şoförlük yapar. Kendi ifadesiyle her gün mahallede arkadaşlarıyla ‘kafaları çeker’. Ancak o dönemlerinde bile cuma namazlarını, Ramazan oruçlarını aksatmaz. Dinî günlerde alkolden uzak durur. Öyle bir ortamda yetişmesine rağmen dine karşı ailesinden gelen bir hürmeti vardır. 28 yaşında askerden döner. Asker dönüşü motosikletle, sinemalara 100 lira yevmiye ile film makaraları taşımaya başlar. Ekmeğini buradan kazanır. Hayatı bir süre böyle devam eder.

‘Hızlı yaşa, genç öl derlerdi bize’

O yılları hatırladıkça ne kadar deli dolu olduğunu bir kez daha anlıyor Eşrefpaşalı Ejder. Çevre yüzünden kötü alışkanlıklarından bir türlü vazgeçemediğini de belirtiyor. O yıllarda çok hızlı bir gençlik hayatının olduğunu şu cümlelerle özetliyor Ejder Eriş: “Eskiden bize hızlı yaşa, genç öl derlerdi… Ama biz ölmedik, Allah’a binlerce şükür bizi bu Hizmet ile tanıştırdı.”

Hocaefendi ile hiç unutamadığı bir şekilde tanıştıktan sonra hem sohbetinin hem de davranışlarının kendisini çok etkilediğini ifade ediyor Eşrefpaşa’nın bıçkın delikanlısı. Bir gün Turgutlu’da talebelerin kamp yaptığı yere giderken yaşadıklarını hatırlıyor. “O güne kadar boşa yaşadığımı anladım.” diyerek anlatmaya başlıyor: “Turgutlu’da iki dağın arasında talebeler kamp yapıyormuş. Hocaefendi orayı ziyaret etmek istedi. Turgutlu’ya varınca arabayla belirli bir yere kadar gidebildik. Ardından indik. Yürüyerek kamp noktasına ulaştık. Talebeler hasırların üzerinde ders çalışıyordu. Ancak Hocaefendi kamp alanına ulaşmadan eğildi, ayakkabılarını eline aldı. Kunduraların altını birbirine vurup birkaç dakika temizleyerek diğer tarafa koydu. Bu hareket beni çok etkiledi. Ben de Nurettin’e yerde kum, çamur olmadığını ve Hocaefendi’nin niye böyle bir şey yaptığını sordum. O da bana, ‘Arabadan indikten sonra yürürken başkasının tarlasından geçerek kamp alanına ulaştık. O tarlanın toprağı kamp alanındaki toprağa karışmasın diye Hocaefendi ayakkabılarını silkeledi. Toprak karışmasın, hak geçmesin diye…’ dedi. Bastığı topraklar karışmasın ve hak geçmesin diye bunu yapan Hocaefendi’yi gören ben kıpkırmızı oldum. O güne kadar boşa yaşadığımı anladım. Çünkü 28 yaşıma kadar helal harama hiç dikkat etmemiştim.”

Eve koşup viski şişesini kırdım, hanıma ‘Namaza başlıyoruz’ dedim

Bu hadise namaza başlama vesilesi olur Eşrefpaşalı Ejder’in. Program biter bitmez akşam eve döner. İlk olarak evdeki alkol şişelerini kırar. Hanımına saçının tamamını kapatacak şekilde eşarbını bağlamasını söyler. Ardından da seccade ister ve o gece namaza başlarlar. Ejder Ağabey, “Böylece 1973 yılında namaza başlamış olduk ve bugüne kadar Allah’a hamd olsun aksatmadık.” diyerek şükrediyor.

Hayatımda ilk defa sabrettim

Fethullah Gülen Hocaefendi, ilk tanışma günlerinde Ejder Ağabey’e ne işle uğraştığını sorar. Hatlı minibüslerde şoförlük yaptığını öğrenince ona şoförlük teklif eder. Ejder Ağabey, “Sizin şoförlüğünüzü yapmak benim için şereftir.” diye cevap verir. Ardından Hocaefendi, Nurettin Abi’ye dönerek, “Yarın Ejder Efendi’yi Akyazılı Vakfı’na (şimdiki Bozyaka Yamanlar Koleji) getir.” der.

Ertesi gün Hocaefendi’nin istediği üzere Akyazılı Vakfı’na giden Malik Ejder, orada eski kabadayılardan rahmetli Halim Amca tarafından karşılanır. Vakfın ufacık bir yer olduğunu ve ortada araba olmadığını görür ve Halim Amca’ya, “Dede, Hocaefendi’nin arabası varmış, ben onun için geldim.” der. O da Ejder’e bakar ve “Ne arabası?” diyerek şaşırır. Ejder Ağabey, hayatında ilk kez sabrı orada öğrendiğini şu cümlelerle anlatıyor: “Araba olmadığını görünce biraz moralim bozuldu. Hocaefendi’yi çok sevmiştim. Bir an ben burada ne iş yapacağım diye düşündüm. İşte orada bir hayat tecrübesi devreye girdi. Halim Dede beni kolumdan tuttu ve şunu dedi: ‘Bak delikanlı, burayı bize veren Hazreti Allah (cc) araba da verir. Sen burada bir hafta misafirimiz ol.’ Hayatımda ilk defa bu hadise vesilesiyle sabrettim ve bugün Hizmet’in içindeyim. Belki de bırakıp gitsem ne çok şey kaybedecektim… Velhasıl aradan bir hafta geçmeden Allah bize araba nasip etti. Dört seneye yakın Hocaefendi’nin şoförlüğünü yapmak nasip oldu.”

40 yıldır Allah yolunda Hocaefendi ile omuz omuza hizmet ediyor nam-ı diğer Eşrefpaşalı Ejder. Her dönemde Hizmet’in türlü badireler atlattığını belirtip bunların imana, insanlığa hizmetten kimseyi alıkoyamayacağını söylüyor. Sözlerini ise kendine özgü cümlelerle yaptığı şu duayla bitiriyor: “Allah’ım çok günah işledim ama Sen büyüksün, yap bir kıyak da al bizi cennetine.”

Fethullah Gülen Hocaefendi ile nasıl tanıştım?

“1973 yılında 28 yaşındayken Fethullah Gülen Hocaefendi ile Nurettin isminde bir arkadaşım vesilesiyle tanıştım. Bir gün Kurban Bayramı’nda bayram namazına giderken bir de baktım bizim Nurettin, arabasının önüne koca bir yazı yazmış: ‘Kurbanlarınızı ve kurban derilerinizi Kestane Pazarı Kur’an Kursu talebelerine bağışlayın.’ Camiye giderken yazıyı gördüm ve Nurettin’in yanına döndüm. Dedim ki ‘Sen sol görüşlü birisin. Bu yazıya bir anlam veremedim. Yoksa bu derileri toplayıp cebe mi indireceksin?’ ‘Yok abi, ben beş vakit namaza başladım.’ deyince ‘Hadi oradan!’ diyerek inanmadım. Nurettin, inanmadığımı görünce, ‘Ağabey seni cuma namazına Manisa’ya götürsem gelir misin?’ dedi. Zaten her hafta cuma namazına gittiğim için tamam dedim. Ertesi gün perşembe idi. Nurettin ile galeri dükkânında buluştuk. Tam dükkândan içeri girerken bana bir araba sattığını ve notere gidip geleceğini söyledi. Beklemeye başladım. Aradan 10 dakika geçti ki birisi girdi içeri. Benim o biçim tepem attı. Paramız olmadığı için silah alamıyorduk ama çok güzel kasap bıçaklarımız vardı belimizde. Biz böyle büyüdük. Dükkâna öyle bir kabadayı gibi biri girince yürüyüşünden filan canım sıkıldı. Benim buna yüz vermeyip laf atmam lazım ki kavga edip üstün geleyim. Yetişme tarzımız böyleydi. Sonra Nurettin’in arkadaşıdır diye münakaşa etmek istemedim. Çay içer misin diye sorup birer çay söyledim, içtik ama hiç konuşmadık. 10 dakika sonra güzel bir lisan ile kalktı ve selam bıraktı Nurettin’e. Bu arada adını da söyledi ama unuttum. Ona sadece bir kabadayı geldi dedim. O da, ‘Araba bakmaya gelen müşterilerden biridir.’ dedi.

‘Kabadayı zannettiğim meğer...’

Cuma namazını kılmak üzere Manisa’ya doğru yola çıktık. Muradiye Camii’ne giremeyince kapının ağzına çöktük. Bir göz gezdirdim ki herkes ağlıyor. İlk kez böyle bir şeye şahit oldum. Onlar ağlayınca ben de ağladım. Nurettin’e dedim ki, ‘Yahu bunları döven söven yok, niye ağlıyor bunlar camide?’ O da bana, ‘Hocanın anlattığı vaazın konusundan dolayı ağlıyorlar.’ deyince, ‘Bu hoca kıyak bir hoca, bununla tanışmamız lazım.’ dedim. Hocanın İzmir’e döneceğini öğrenince Nurettin’in arabasına bindirmek için harekete geçtim. Ancak hocayı getirip götüren bir araba olduğunu öğrendim. Nurettin’e arabasını hocayı taşıyan arabanın arkasına çekmesini ve gerisine karışmamasını söyledim. Kulakları çınlasın bizim Muharrem Kalyoncu Ağabey arabanın kapısını açmış hocayı bekliyordu. Hocanın arabaya doğru geldiğini görünce gittim Kalyoncu’nun yanına, yüzüne bakarak sert bir şekilde kapıyı kapattım. Bekliyorum ki bir şey söylesin kavga çıkarayım. O adam tabii Hizmet’i tanımış, mütevazı bir şekilde tebessüm edince utandım. Ardından hocaya dönüp ‘Bu arabaya binmez misiniz?’ dedim. Hoca da şöyle bir baktı bana, ‘Peki binelim.’ dedi. Arabanın ön kapısını açtık, yüzüne dikkatli şekilde baktım, bir de ne göreyim, dün kabadayı zannettiğim kişi meğer Hocaefendi’ymiş. Kaynar sular kafama döküldü orada. Çok utandım bir an. Mahçup oldum, kendime sinirlendim.”

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/cuma_kabadayiliktan-insanliga-hizmete-esrefpasali-ejder_2275852.html