Yazdır

Sormaya cesaret edilemeyen sorular: Gülen ve darbe - 1

Yazar: Özcan Keleş, tr724.com Tarih: . Kategori 2016 Haberleri

Oy:  / 21
En KötüEn İyi 

15 Temmuz’da kanlı darbe girişiminden sonra, 2013’ten beri AKP hükümeti ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Hizmet Hareketi’ne karşı açtığı savaş adeta zirve yaptı. Diyalog, demokrasi, insan hakları, eğitim diyen bir sivil harekete yönelik, hiçbir yargı kararına dayanmayan FETÖ/PDY ithamlarından sonra, onbinlerce insan gözaltına alındı, 100 bine yakın kişi memuriyetten atıldı, 3 binden fazla hakim ve savcı görevden alındı, birçoğu hapse atıldı.

Gazeteler, televizyonlar kapatıldı, 117 gazeteci halen gözaltında veya tutuklu olarak mahpus. Öğretmenler, akademisyenler, işadamları gazetecilere kadar uzanan ve İngiliz The Economist dergisinin tanımlamasıyla Mc Carthy dönemindeki cadı avını geçen hukuksuzluklara temel teşkil eden iddia, darbe girişiminin ardında Fethullah Gülen ve Hizmet hareketinin olduğu. En temel noktalarla birçok gazete ve yayın kurumunun tek taraflı olarak tekrar ettiği ana iddia ve ithamları derleyen akademisyen yazar Özcan Keleş, Darbe ve Gülen ile ilgili iddilara karşı yazdığı ve TurkishMinute.com‘da İngilizce olarak yayımlanan makalenin Türkçe’sini sizinle 2 bölüm halinde paylaşıyoruz.

Sormaya Cesaret Edilemeyen Sorular: Gülen ve Darbe

Gareth Jenkins Türkiye’nin şimdilerde adı kötüye çıkmış Ergenekon soruşturmasını çıkarımsal olmaktan çok yansıtmalı bir mantığın ürünü olmak ile eleştirmişti. Bu mantığa göre örgüt bağlantısız insanlar, açıklamalar ve olaylar aynı büyük komplonun altına toplanmıştı. Peki çok daha büyük oranda yansıtmalı bir mantığın ürünü olması dışında, Türk hükümeti ve medyasının Fethullah Gülen'i ve Hizmet Hareketini, başarısızlıkla sonuçlanmış darbe girişimi ile ilişkilendirme çabasının bir önceki örnekten farkı nedir?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, yolsuzluk soruşturmalarının başladığı Aralık 2013’ten bu yana ülkede meydana gelen bütün gelişmeleri Gülen ve Hizmete mal etmektedir. Gezi protestolarından, Rus jetinin düşürülmesine kadar bütün geçmiş, mevcut ve gelecekte olma olasılığı olan sorunlar Gülen’e yıkılıyor. Darbe gecesini düşünürsek, tankların hareket etmesinden iki saat sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan CNN Türk kanalını aradı. Genelkurmay başkanının nerede olduğundan habersiz olduğunu söyledi, bunun üzerine Milli İstihbarat Teşkilatının kendisine darbe ile alakalı istihbaratı iletmekte başarısız olduğunu ve dahası darbe girişiminin olduğu sıralarda bile milli istihbarat şefinden haber alamadığını ekledi. Durumun vahameti o kadar ki, zorba devlet mekanizması bu şekilde harekete geçmişken Cumhurbaşkanı Erdoğan’a darbe girişimi kayınbiraderi tarafından haber verilmiş. Yani daha herhangi geçerli bir bilgi sahibi değilken ve olaylar daha yeni yeni meydana gelirken bile Cumhurbaşkanı Erdoğan tek bir şeyden emindi, o da darbeyi olduğu gibi Gülen ve Hizmete mal edeceği idi. Eğer bu yansıtmalı bir mantık değilse, başka nedir bilemiyorum.

Fakat beni en çok hayal kırıklığına uğratan Cumhurbaşkanı değil, Türk istihbaratının bu suçlamaları sorgusuzca içselleştirmesi. Özellikle haklı olarak Balyoz ve Ergenekon süreçlerinin yanlışlarını eleştiren kesimin Hizmet Hareketine yöneltilen bu suçlamaları olduğu gibi kabul etmesi başlı başına bir hayal kırıklığıydı. Asıl bu insanların toplumu bu kolektif dejavuya karşı uyarması gerekmez miydi? Gülen’i darbe ile ilişkilendiren kanıtların tam olarak ağırlığı nedir? Eğer bir soruşturmanın faali zaten suçlu ilan edildiyse yargılamanın anlamı nedir?

Gülen ve Hizmet Hareketi sadece suçlu ilan edilmedi, aynı zamanda herhangi bir yasal soruşturma dahi olmadan cezalandırıldılar. Korkarım bu başarısız darbe girişiminin soruşturması bittiğinde cezalandırılacak bir Gülen ya da Hareket kalmayacak. Zannediyorum Cumhurbaşkanı ve Türk Hükümeti de bunu görmek istiyor. FETÖ (Fethullahçı Terör Örgütü) o kadar yaygın kullanılan bir kavram oldu ki daha tek bir mahkeme kararı dahi olmadan böyle bir yapının varlığı kabullenilmiş oldu ve bu durum benim işaret etmek istediğim duruma örnek teşkil ediyor. Bu durum yasal sürece ve hukukun üstünlüğüne tamamen bir saygısızlık örneğidir. Türk Hükümeti, Ergenekon davası sürecini desteklediği zaman bile zanlılar tarafından dava edilmemek için uzmanların bile “sözde Ergenekon Örgütü” demek zorunda kaldığını unutmamamız lazım. Peki Ergenekon ve Balyoz sanıklarını bile davaya ve hukuka olan saygılarından dolayı savunan kişilerin bugün aynı prensip ve pozisyonlarına ihanet etmelerinin arkasındaki motivasyonlar ne olabilir?

Önceden dediğim gibi Güleni ya da Hizmet Hareketini savunmayın, fakat dava sürecini, hukukun üstünlüğünü, yargının bağımsızlığını ve dahası baskıya karşı sesini çıkarmaya çalışanların haklarını savunun. Gazetecilerin büyük rakamlarla hapislere atıldığı, pasaportlarının ve basın kartlarının iptal edildiği ve polisin kendilerini bulamadığı takdirde aile bireylerini tutukladığı böyle bir dönemde sorarım, kim Türk hükümetinin darbe ile ilgili hikâyesine karşı çıkabilir? Kim idarede, yargıda ve istihbarattaki mevcut varsayımlara karşı gelebilir? Gerçek ile gerçek olmayan arasındaki farkı nasıl anlayabiliriz? Daha önemlisi iddialar ve kanıtlar arasındaki farkı nasıl anlayabiliriz? Türkiye o kadar uç bir noktaya sürüklendi ki sivil toplum ve medya dahi hükümete alternatif bir görüş sunamamakta ya da buna çekinmektedir. Al Jazeera’nın ‘Türkiye’nin Başarısız Darbe Girişimde Gülen’in Parmak İzleri’ başlığı ile verilen haberi belirttiğim duruma bir örnek teşkil etmektedir. Yazı, Türk hükümetinin en çok kullandığı ‘beş farklı kanıtı’ listelemekte ve Güleni sorgusuz sualsiz suçlayarak bir cevap verme imkânı bile sunmamaktadır. Bu beş farklı ‘kanıt’ sürekli Türk ve yabancı medyada tekrarlanmaktadır o yüzden bir değerlendirmeyi hak etmektedirler.

Bu en çok tekrarlanan beş farklı ‘kanıt’ (bundan sonra iddia olarak ele alınacaktır) aşağıda italik olarak Al Jazeera’nın ele aldığı şekilde listelenmiştir. Ben bütün iddiaları tek tek sorular yönelterek, farklı bakış açıları ile ele alacağım. Kısıtlı zaman, kaynakça ve ulaşılması imkânsız olan gizli dosyalar nedeni ile bu iddialarla ilgili söyleyebileceklerimiz sınırlıdır.

Bu yüzden bunu ‘gelişim sürecinde olan bir blog’ olarak yazıyorum ve okuyuculardan gelecek geri dönüşümlerle güncelleştireceğim. Okuyucular aşağıdakilere alternatif olabilecek köprüler teklif etmekte özgürdürler. Metodolojik çözümlemeler çok vakit almaktadır: Bu yüzden yazının devamının uzunluğu için herkesten özür diliyorum.

İddia 1 – Darbeci askerlerin arasında polislere de rastlandı

“Gülen’in darbeyle bağlantısına yönelik ilk işaret darbe gecesinde sokaklardan geldi: Darbeci askerlerin arasında ‘Gülen organizasyonunun paralel yapılanmasına yönelik soruşturmalar çerçevesinde aranan ancak bulunamayan polis yetkililerine’ rastlandı. Hakkında kovuşturma kararı bulunan eski polis müdürü Mithat Aynacı İstanbul Emniyet Müdürlüğü önündeki zırhlı aracın içerisinde yakalandı. Firari polis müdürü yakalandığında üzerinde askeri kamuflaj bulunuyordu.

O gece darbecilerin arasında başka polis müdürleri de vardı. Eski polis müdürü Lokman Kırcalı ve Gürsel Aktepe Ankara Emniyet Müdürlüğü önünde yakalanan askerlerin arasında yer alıyordu. Gürsel Aktepe ifadesinde, Fethullah Gülen’e sempatisi olduğunu söyleyerek ’kariyerinin bir parçası olarak verilen bir görev kapsamında ABD’ye gittiğini, burada iki gün Gülen’in evinde kaldığını ve sohbet toplantılarına katıldığını’ sözlerine ekledi. Görevden alındıktan sonra kendisine aylık 4500 Türk Lirası mali destek verildiğini belirten Aktepe, darbe gecesi ’herkes eski görev yerlerine’ mesajı aldığını ve Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün önüne gittiğini ifade etti. Aktepe, ‘organizasyonun en başında yer alan Fethullah Gülen’in bilgisi ve emri olmaksızın 15 Temmuz gecesi darbe girişiminin gerçekleşmiş olamayacağını belirtti.”

Değerlendirme

1.Makalede 3 ‘Gülenci’ polisin darbeyi desteklerken tutuklandığı ve bunun Gülen’in darbeyle ilişkisini kanıtladığı iddia ediliyor. İlk söylenmesi gereken, eğer Hizmet söz konusu darbe girişimini görevdeki ya da eski emniyet personeliyle desteklemek isteseydi, hükümetin emniyetin ‘Gülenciler’ tarafından yönetildiği yönündeki iddialarını da kabul edersek, binlerce emniyet yetkilisinin darbe girişimine iştirak etmiş olması gerekmez miydi? Şunu kaydetmekte fayda var, 2015 yılı itibariyle hükümet 45 bin polisi ve 2500 hakim ve savcıyı görevden uzaklaştırdı (2016 başarısız darbe girişiminin ardından yeni dalgalar devam ediyor). Nasıl oluyor da görevinden uzaklaştırılan, aranan ve halen aktif 45 bin polis olmasına rağmen bunlardan sadece 3’ü darbecileri desteklemekle suçlanabiliyor?

2.Üç emniyet görevlisinin isimleri: Mithat Aynacı, Lokman Kırcalı ve Gürsel Aktepe. Bu kişilerin ‘Gülen’in organizasyonunun paralel yapılanmasıyla’ ilintili oldukları gerekçesiyle soruşturuldukları iddia ediliyor. Bu esasen gerçeği yansıtmıyor. İlk olarak, soruşturmalar devam etmesine rağmen henüz Gülen’i ya da hareketini herhangi bir suçla ilişkilendiren henüz hiçbir mahkeme kararı yok. Bu yüzden bu polislerin soruşturuldukları ve suçlu bulundukları büyük bir yalan. Öte yandan, basın raporlarına göre, Mithat Aynacı sözde FETÖ/PDY üyesi olmak gerekçesiyle 1 Kasım 2014 tarihinde görevden uzaklaştırılmış ancak soruşturmaya uğramamıştı. Mithat Aynacı’nın konuyu mahkemeye taşıdığı ve mahkemenin kendisini haklı bularak görevine iade ettiği rapor ediliyor. Binaenaleyh, darbe gecesinde tutuklanan Mithat Aynacı hakkında herhangi bir adli soruşturma ya da herhangi bir organizasyonla bağlantılı olduğunu kanıtlayacak bir karar bulunmamaktaydı.

3.İkinci olarak, Mithat Aynacı’nın Hizmetle ilişkisi olduğuna dair tesadüfi ya da diğer türlü bir kanıt olsaydı, aradan geçen bir yıllık süre beklenmeksizin 2013 Aralık yolsuzluk soruşturmalarının hemen ardından görevden alınırdı. Üçüncü olarak, 2014 Kasım ayında görevden alındığında sadece bununla kalınmayıp, diğerlerinde olduğu gibi soruşturmaya tabi tutulurdu. Dördüncü olarak ise hükümet Aynacı’nın haksız işten çıkarma iddiasını yargıya taşırdı.

4.Öte yandan, tabirlerin hiçbirinin (FETÖ veya PDY) hukuki bir zemini yok. FETÖ ‘Fethullah Gülen Terör Örgütü’ ifadesi için kullanılan bir kısaltma. Türk hukukuna göre bir organizasyon terör örgütü olmakla sadece yüksek yargı (Yargıtay) kararıyla suçlanabilir. PDY ‘Paralel Devlet Yapılanması’ ifadesi için kullanılan bir kısaltma, yine böyle bir yapılanmanın bulunduğuna dair bir mahkeme kararı da yok. Mahkeme kararlarının yokluğunda Türk hükümeti 29 Haziran 2015 tarihinde aldığı bakanlar kurulu kararıyla PDY’yi devlet düşmanı olarak tanımladı. Aynacı’nın görevden alınmasından aylar sonra alınan bu karar ona ilişkin hiçbir suçlamayı kanıtlamamaktadır.

5.Al Jazeera’nin makalesinde Lokman Kırcalı ve Gürsel Aktepe’nin darbe gecesi tutuklandıklarında aranıyor oldukları belirtiliyor ancak hangi gerekçeyle arandıkları yer almıyor. Yukarıda FETÖ ve PDY’ye ilişkin açıklamalar çerçevesinde, eğer iki polis memuru hakkında 29 Haziran 2015 öncesinde soruşturma başlatılmışsa, bu memurların Hizmet ile bağlantılı olduklarından dolayı görevden uzaklaştırılmış olmaları olasılık dışı. Her halükarda hiçbir mahkeme henüz FETÖ ya da PDY davaları konusunda karar vermedi ve bu yüzden polis memurları ve hizmet arasında resmi bir bağlantı bulunmamakta.

6.Üç polis memurunu Gülen’e neyin bağladığına dair en yaygın tahmin, polis memurlarının işten çıkarılmasını takiben, bağlantıları Gülen’e dayanan 2013 yılındaki yolsuzluk soruşturmalarıdır. Ancak, iyi bir şekilde belgelenmiştir ki Türk hükümeti, 2013 yılındaki yolsuzluk soruşturmalarının ardından hükümet içindeki yolsuzluk adli soruşturmalarını bozmak ve yeni soruşturmalarla yüzleşmeyi önlemek için 60,000 polis memuru, savcı ve sivil memuru tasfiye etmiştir. Hükümetin 60,000 insanı 2013 yılı yolsuzluk soruşturmalarından önce fişlediğini kabullenmediğimiz takdirde, bu örtülü tasfiyelerin hükümet tarafından hassas bir şekilde değerlendirildiğini bizim varsaymamız gerekir. Örneğin, yolsuzluk soruşturmalarının hemen ardından, hükümet ülke genelindeki polis birliklerinden çoğu hükümetteki yolsuzluğu ve kara para aklama suçlarını araştırmakla sorumlu tüm mali suçlar ve organize suçlar bürolarını tasfiye etti. Daha fazla kanıt olmadan, Gülen’le bağlantılı olan Mithat Aynacı, Lokman Kırcali ve Gürsel Aktepe’yi de içeren polis memurlarının 2013 yolsuzluk soruşturmalarının ardından görevden alındığını varsayamayız. Yukarıda yazılanlara dayanarak en güvenilir varsayım, Mithat Aynacı sadık olmamasından (iktidar partisine) dolayı tasfiye edildi. Mevcut tasfiye dalgasından biliyoruz ki, her türlü inanış ve kesimden insanlar Gülenci olma bahanesi altında tasfiye ediliyorlar. Bu insanlar başka bir yerde yeniden su yüzüne çıktıklarında, hepsi aynı iple asıldıkları için çok basit bir şekilde tamamının Gülenci olduğunu farz edebilir miyiz?

7.Bununla birlikte, darbe gecesi eski bir polis memurunun tankın içinde bulunması önemli bir ipucudur. Hiç olmazsa bu durum darbeciler ile söz konusu polis memuru arasında gizli işler olduğunu göstermektedir. Ancak, bunun önemine rağmen, hükümet yanlısı medya tarafından Mithat Aynacı’nın gözaltındayken intihar ettiğine dair çok sayıda haber rapor edilmiştir. Mithat Aynacı’nın intiharına dair haberler, Gülen’in, gözaltında tutulan önemli tanıklara suikast emri verdiğine dair hükümet yanlısı medyada çıkan haberlerle aynı zamanlarda çıkmıştır. Muhtemelen bu son haberler gözaltında meydana gelen “intiharları” kapatmak için ortaya sürülmüştür. Ancak, kısa bir süre sonra, Yeni Şafak yeni bir hikaye yayınlamış, bu sefer de iddiasını veya kaynağını kanıtlayacak herhangi bir kamera görüntüsü olmaksızın, Mithat Aynacı’nın hayatta olduğunu ve mahkemeye çıkarıldığını ileri sürmüştür. Uluslararası Af Örgütün’den tutukluların işkence gördüğü, dövüldüğü ve bazı durumlarda tecavüz edildiğine dair verilen rapor, en az yarım düzine tutuklunun ölümüne dair onaylanmamış diğer raporlarla birleştiğinde, Mithat Aynacı’nın, hükümet yanlısı medya tarafından başlangıçta haber edildiği gibi gerçekten gözaltında ölmüş olması ihtimal dâhilindedir. Eğer durum buysa sorulması gereken soru, onun şüpheliliği ve maddi tanıklığına verilen öneme karşın Mithat Aynacı’nın intihar etmesine niçin izin verildi, aslında o nasıl öldü? Eğer Mithat Aynacı’nın tutuklanması, hükümet yanlısı medyada ve Al Jazeera’nın bu makalesinde ortaya atıldığı gibi hükümetin iddiasını kanıtladı ise, peki neden ona gelebilecek herhangi bir zararı önlemeye yönelik olarak sürekli denetim ve gözetim altında tutulmadı? Mithat Aynacı’nın ölümü ve/veya işkence görmesi, onun tutuklanmasını temel kanıt olarak gören hükümetin savını çürütmektedir. Bu ayrıca yetkililerin, bir şekilde başarısız olan bu darbeyi araştırmakla ve standart uluslararası hukuk kurallarıyla fazla ilgilenmediklerini kanıtlamaktadır.