Yazdır

Telekulak Skandalı

Yazar: Aksiyon Tarih: . Kategori 1996 Haberleri

Oy:  / 2
En KötüEn İyi 
12 yıl önce banker bako skandalının ardından yaşanan gelişmeler, günümüzdeki telekulak skandalıyla ilgili olarak görevden alınan polislerin, lehlerinde kamuoyu oluşturma çalışmalarına ışık tutuyor. İstihbaratçıların klasik taktiklerinden hedef saptırma o gün de hem de aynı kişilerce denenmiş.

Ankara Emniyet Müdürlüğü merkezli olarak gündeme gelen "telekulak" skandalı soruşturması kapsamında, her geçen gün istihbarat kökenli bir kaç polis görevden alınıyor. Görevden alınan polislerin ise özellikle Star gazetesi ve TV'si kanalıyla lehlerinde kamuoyu oluşturmaya çabaladıkları anlaşılıyor.

İstihbaratçılığın klasik taktiği olan "hedef saptırma" ve "örtme" metodunun bugün olduğu gibi neredeyse aynen, hem de aynı kişiler tarafından 12 yıl öncesinde de denendiği ortaya çıktı. 1988 yılında basına sızan 1. MİT Raporu'nda anlatıldığı şekilde, Banker Bako skandalının ardından yaşanan gelişmeler günümüze de 'ışık' tutuyor. "Telekulakçılar"ın açıkgözlülüğü yıllar öncesinden tescilli... Rapora göre, o günkü hadise şöyle gelişmişti:

Yolsuzluğun Kalkanı "Takunya"

Banker Bako skandalı 1987'de ortaya çıkıyor. Bütün Türkiye sarsılıyor. Banker Bako olayının arkasındaki güçlerden birinin de, bir grup Emniyetçiyle birlikte, dönemin İstanbul Emniyeti Mali Şube Müdürü Cevdet Saral olduğu ortaya çıkıyor. "(Banker Bako) olayının ortaya çıkması üzerine, bu skandalın arkasındaki güçlerden Mali Şube Müdürü'nün (Saral) telsiz emri ile tayin edilmesi üzerine aynı akşam", aralarında Cevdet Saral'ın da bulunduğu bir grup Emniyetçi Beylerbeyi'ndeki Polis Evi'nde toplanıp bir durum değerlendirmesi yapıyorlar. Toplantıda daha sonra gazeteci Kasım Gence'ye, "Emniyet Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı yetkililerini "takunyalı" olarak niteleyerek hükümeti suçlayan ve olayı kapatan Mali Şube Müdürü'nü (Saral) öven" yazı yazdırtıyorlar. Söz konusu Emniyetçilerin kotardıkları yazı, daha sonra "haber" alarak Kasım Gence'nin çalıştığı gazetede "Emniyetin takunyalılar tarafından işgal edildiği" biçiminde bir başlıkla yayınlanır.

Aradan uzun yıllar geçse de senaryonun kahramanları pek değişmiyor. Saral'ın, benzer usulsüzlük iddialarıyla (Özal Baysal olayının kapatılması ve telefon dinlemeleri gibi) sarsıldığı günlerde "takunya" yine imdada koşuyor. Filmin basın cephesinde, yine Gence gibi bir gazeteci; Saygı Öztürk ön plana çıkıyor. Yardımcı oyuncu olarak bazı Cumhuriyet yazarları da tekrar devreye giriyor. Muhalif tarafta kim varsa, adeta kafasına "takunya" fırlatılıyor!

Bilinmeyen Numaralar

Saygı Öztürk, Cumhurbaşkanlığı'ndan Genelkurmay'a, MİT'ten MGK'ya kadar bütün kamu kurumlarının yöneticilerinin telefonlarının dinlenmesi olayını hafife alan ayrı bir haber serisine başlıyor. Öztürk'e göre, bütün gelişmeler, Emniyet'teki "Fethullahçı Operasyonu"nu örtmek isteyenlerce çıkartılıyor:

"Aranan bakanlığın özel kalemi de oluyor, Başbakanlık da oluyor. Bu telefonların dinlendiği anlamına sakın gelmesin. İşin içyüzü bu. Bazen de '118' bilinmeyen numaralar servisine telefon edip öğrenilmesi gereken numaralar 'daha kolay' diye Emniyet'in bilgisayarından öğreniliyor. Bu numaralar bile ne yazık ki, Ankara Emniyeti'ni vurmak için silah olarak kullanıldı." Fakat nedense Başbakan Ecevit ve Mesut Yılmaz'ın hiç kullanmadığı ev numaralarının dahi niye izlemeye alındığı konusuna izah getirilemiyor. Ertuğrul Özkök, Hürriyet'teki köşesinde, "Bu skandal bir başka Batı ülkesinde cereyan etseydi, yer yerinden oynardı" derken Hürriyet'in eski muhabirinin, haberleşme hürriyeti gibi en temel insan haklarını hafife alması anlaşılır gibi değil. Gazetecinin haber kaynaklarını "koruması", anayasal hak olarak değerlendirilebilir belki ama telefon takibini küçümsemesi ve "sürekli eğitim kurmasının (ne demekse A.Ü.) ardında devleti ele geçirme planı var" diyecek kadar acemi savcı rolü oynaması herhalde Basın Konseyi'nin ilgi alanına girmesi gereken bir konudur.

1992'de Tutmadı

1992 yılında, müfettişler tarafından hazırlanan bir inceleme raporunu yıllardır evire çevire kullanan meslektaşlarımızın konunun arka planına ilgi duymaması ise dikkat çekici. Polis Akademisi'nden atılan bir öğrenci, bazı istihbaratçılar tarafından komiserlik vaadiyle kandırılıp eline tutuşturulan listeyi ifade tutanağına geçiriyordu. Böylece, normalde imzasız bir ihbar mektubundan ibaret kalacak kağıt parçası, resmi evrak arasına girecek bir doküman haline getirilmiş oluyordu. Söz konusu şahıs, daha sonra noter kanalıyla gönderdiği pişmanlık mektubunda, sorgulamadaki ifadesinde ara sıra mescide gelenleri bile "Fethullahçılar" arasında saydığını anlatıyordu.

Sonuçta söz konusu rapor Ankara DGM'ye kadar gitmiş ve takipsizlik kararı verilerek dosya işlemden kaldırılmıştı.

Sadece Cumhuriyet ve Star

Birkaç polisin, menfaat çatışmaları sebebiyle aralarındaki çekişmelere kendi halinde insanları da çekerek yıpratmaları özellikle Emniyet camiasında sert tepkilere yol açıyor. Artık, çoluk çocuğunun hangi okulda okuduğunu takip edecek kadar "belden aşağı vurma" noktasına gelinmesi nefretle karşılanıyor.

İstanbul'da, mafya ve yolsuzluklarla mücadelede başarısı herkes tarafından takdir edilen bir müdürün (Adil Serdar Saçan) dahi bu şekilde yıpratılmak istendiği açıkça ortaya çıkmasına rağmen, aynı saptırmaların devam etmesi dikkat çekiyor.

Hikmet Çetinkaya ise, "olayın üzerine" sadece Cumhuriyet ve Star'ın gittiğini belirttikten sonra, "Medyamız niçin suskun?" diyerek bütün medyayı zan altında bırakmaktan çekinmiyor.

Kaynakları Aydınlık!

Star'ı haftalardır manşet aramaktan kurtaran istihbaratçı raporunda, Aydınlık dergisinin bir haberinin ihbar kabul edildiği kaydediliyor. Raporda, Aydınlık'ın bilinen saldırgan, üslubundan daha bayağı ifadeler kullanılması ise Emniyetçilerin saygınlığına gölge düşürüyor. Üstelik, Aydınlık gazetesi dahi, "Susurluk Çetesi'nin, kendileriyle uğraşanları "Fethullahçı" diyerek suçladıklarını" itiraf etmesine rağmen Starcıların yanlışta direnmeleri ibretle izleniyor. Fehmi Koru'nun "zevzeklik" diyerek yorumladığı istihbarat raporu ise tam bir trajikomik belge. Gülen'e sempati duyanları, "Işık tarikatı" olarak tanımlayan raportörler bunu, Gülen'in sıkça kullandığı "şevk" kelimesiyle ilişkilendiriyorlar. Arzu, iştiyak anlamındaki şevk ile ışık anlamına gelen şavk kelimelerini dahi birbirinden ayıramayacak kadar cehalet örneği gösterenlerin dini konularda "bilir kişi" rolüne soyunması ise ayrı bir garabet. Bir taraftan Gülen'in tavsiyelerini rehber kabul eden insanlar için "tarikat" nitelemesi yapılırken diğer taraftan "cemaat" denilmesi de raporun ne kadar "titiz" hazırlandığını gösteriyor!

Fethullah Gülen'in teşvikleriyle yurtdışında yüzlerce eğitim kurumu açan ve fedakarlıkları bütün dünyada takdirle karşılananlar ise, " Eski Doğu Bloku istihbaratçıları bile hakkımızda rapor yazarken çok daha saygılı ifade kullanıyorlar. Bizimkilerin kime hizmet ettiklerini anlamak mümkün değil. Acaba, bunlar Türk milletinin yurtdışındaki varlığını baltalamak isteyenler tarafından mı kullanılıyorlar, merak ediyoruz" şeklinde hayretlerini dile getiriyorlar.

Ankara Emniyeti'nin kullandığı üslupla Genel Müdürlüğün olaylara bakışı arasındaki fark, hazırlanan raporlardan açıkça görülebiliyor. Genel Müdürlüğün 1998 Ağustosu'nda Başbakanlık'a gönderilmek üzere hazırladığı "İrticai Faaliyetler Genel Değerlendirmesi" raporunda ise, Dini Akımlar başlığı altında "F. Gülen Grubu" şöyle anlatılıyordu: "1970'li yıllarda başlamış olduğu çalışmalarını, çizgisini hiç değiştirmeden günümüze kadar getiren Fethullah Gülen'in, bilhassa son dönemler itibariyle, geniş açılımlar sergilediği ve toplumumuzdaki bütün kesimlerle diyalog kurma yönünde çaba sarfettiği gözlenmektedir." Raporda, Gülen'in bu çizgisi sebebiyle radikal örgütlerin hedefi haline geldiğinin de altı çiziliyor. Buna rağmen Ankara grubunun bir istihbarat raporundan ziyade bilirkişi mütalaasına benzeyen raporu hakkında, Fethullah Gülen'in Reha Muhtar'a söylediği gibi, "hoşgörü sürecini baltalamak" niyetinden başka izah getirmek oldukça zor görünüyor.