Yazdır

"Rabbim Allah" Dediği İçin mi?

Yazar: Zaman Tarih: . Kategori 1999 Haberleri

Oy:  / 3
En KötüEn İyi 
Ortada, ''Rabb'im Allah'' dediği ve bütün hayatını bu ülkenin, bu milletin yükselmesine adadığı için linç edilmek istenen bir insan vardır. Bu kasetler şimdiye kadar neden açıklanmamış, suça iştirak edilmiştir? Bugün açıklanmasında bir kasıt ve başka hesaplar mı vardır? Bir insan hakkında hüküm vermek için, bir–iki kasette söyledikleriyle beraber, bütün söylediklerine ve yaptıklarına bakmak gerekmez mi? Türk insanı, isyan kelimesini, başkaldırmanın, örgütlenmenin, evrim ve devrim kelimelerinin, totaliter diktatörlük adına silahlı mücadelenin ne demek olduğunu önce komünistlerden işitti. 14 asırlık İslâm tarihinde, her yerde Müslüman nüfusun büyük çoğunluğu, tarihlerinin hiçbir döneminde isyandan bahsetmediler ve her zaman ''fitne katilden beterdir''; ''fitne, mahiyeti ve sonuçları itibariyle katilden daha büyük bir şeydir.'' İlahî ilkelerini esas alarak, her zaman kargaşanın, anarşinin, terörün karşısında oldular. İslâm tarihinde çıkan bütün isyan hareketlerinin arkasında hep ''heteredoks' mezhepler ve marjinal gruplar yer aldı. Bilhassa gulât (aşırı) varyasyonlarıyla ve özellikle Hasan Sabbah'ın terör eylemleriyle meşhur olmuş kollarıyla Şiîlik, Haricîlik, daha sonra da, gerek Selçuklular, gerekse Osmanlılar döneminde birtakım heteredoks akımlar, Anadolu'da çıkan bütün isyan hareketlerinde hep başrolü oynadı.

Bu tarihî gerçeğin bir diğer ilgi çekici boyutu da şudur ki, Türkiye'deki aşırı veya devrimci sol hareketlerin hemen hepsi, Türkiye tarihindeki bütün heteredoks isyan hareketlerini adeta birer örnek olarak benimsedi ve alkışladı. Marks'ın ''Din afyondur'' tezinden hareketle, temelde İslâm'ın her türlü tezahürüne karşı düşmanlığa dayanan, ilginçtir ki, İslâm'a karşı çıkarken, başka bütün dinlere, inançlara ve mezheplere kapılarını açan ''devrimci Türk solu'', bütün dinlere ve inançlara karşı hoşgörüsüyle meşhur Selçuklu ve Osmanlı yönetimlerini Türk yönetimleri olarak görmek şöyle dursun, Türk'e ve Türklüğe düşman yönetimler olarak takdim etti. Bunlara karşı yapılan bütün isyan hareketlerini ise hararetle alkışladı.

Türkiye'de ''Bu düzen değişmelidir'' diye ilk bayrak açan yine komünistler oldular. Ciddî ve ön yargısız bir tetkikin hiç de bazı çevrelerce iddia edildiği gibi olmadığını ortaya koymaya yeteceği birkaç istisna dışında, halk çoğunluğu, Cumhuriyet tarihinde İslâm'a karşı gördükleri uygulamaları sesli protesto etmeyi bile düşünmediler. Onlar, kabul veya retlerini her defasında seçimde, hem de sık sık sokağa çıkmaya tahrik edilmelerine rağmen, sadece seçimde ortaya koydular. Daha çok DP, AP ve ANAP gibi merkez partilerinde yoğunlaşarak, bu partilerde aradıkları bazı küçük özgürlükleri buldukları takdirde, radikal oluşumlara da prim vermediler ve her zaman istikrarın, dengenin yanında oldular. Bundan dolayı da, radikal unsurlarca eleştiriye uğradılar.

Türkiye, devlete başkaldırmayı, askere silah çekmeyi, devlet içinde örgütlenme ve yapılanmayı yine aşırı solla tanıdı. Alberto Bayon'un Gerilla El Kitabı'yla, 150 Soru ve 150 Cevapta Gerillacılık kitabını, Che Guavera'nın Gerilla Günlüğü ile Savaş Anıları'nı Müslümanlar yayınlamadı. Ant ve Devrim dergileri etrafında rejimi bir devrim yoluyla değiştirme ve bunun için cuntalar oluşturma çalıştırmalarını Müslüman halk çoğunluğu yapmadı. Bir yurtta arama yapan Emniyet güçleri için ''Kuduz köpek şehveti içindeki Gestapolar'' tabirini bu çoğunluk kullanmadı. Atatürk için ''burjuva devrimcisi'' ve ''faşist'' tabirleri bu çoğunluktan sâdır olmadığı gibi, onun dönemini ilk faşizm fesadının başlama dönemi olarak da bu çoğunluk takdim etmedi. Kemalizm'i, Türkiye halkının ve işçi sınıflarının demokrasi isteği ve teşkilatlanmasını zorla bastıran, işçileri kurşunlayan, köylüleri insafsızca sömürüp, defalarca katleden bir diktatörlük olarak bu çoğunluk nitelemedi. Atatürk'ü Şeyh Bedreddin, Hasan Sabbah, Stalin ve Lenin'le birlikte ananlar da onlar değildi.

Siz mi demokrat ve Kemalistsiniz?

Duruma göre bazen Kemalist, bazen demokrat görünmekte pek usta, yani takıyyenin gerçek şampiyonu olan aşırı sol, Türkiye'de Müslüman çoğunluğun bırakın söz sahibi olmasını, hiçbir zaman varlığına bile tahammül edemedi. Ona demokrasi içinde 4 yılda bir tanınan tercih hakkını bile çok gördü. Türkiye'de şöyle böyle uygulanan demokrasiye ''sandıksal demokrasi; göstermelik demokrasi'' adını veren aşırı sol olduğu gibi, tek kişi idaresini ''çoğunluk denen nesne'' diye küçümsedikleri halk oyuna yine aşırı sol tercih etti. Halkın hiçbir zaman kendi kurtuluşu için oy veremediğini iddia eden de aşırı sol oldu. Temelde kendinden başkasına hayat hakkı bile tanımak istemeyen bu sol, bir yandan Kemalizm'i halk oyuna karşı bir kurtuluş yolu olarak sunar ve böylece, farkına vararak veya varmayarak Kemalizm ile halk oyunu birbirine karşıt gösterirken, bir yandan da Atatürk ilkelerinin anayasaya konmasını bir sömürü olarak gördü ve buna karşı çıktı. (Bütün bu yazdıklarımızın belgeleri elimizdedir.)

Komünist sol ve duruma göre onlarla iş birliği yapmakta sakınca görmeyenler, bugün dünkünden asla farklı değildir. Evet, bir yandan demokrasi diyecek, Kemalizm diyecek; fakat bir yandan da, komünist bir ihtilâl adına cuntalar kuracaksınız. Bir yandan, Kemalizm ve demokrasi adına ülkeyi kurtarma savaşımı verme iddiasında bulunacak; fakat bir yandan da üç defa üst üste seçim kazanarak halk oyuyla gelmiş bir yönetimin üç elemanının, üç devlet adamının darağacına gönderilmesini alkışlarken, bir yandan da, komünist ihtilâl hareketleri içinde bulunmuş üç genci her yıl ''dar ağacında üç fidan'' diye anacak, adlarına mersiyeler düzecek, bazı mezarlar başında ''Hüseyin, Mahir, Ulaş/Kurtuluşa kadar savaş!'' diye sloganlar atacaksınız.Bir yandan bu milletin ordusunu benimser görünecek; fakat 9 mart cunta hareketlerini alkışlarken, ordunun emir–komuta zinciri içinde giriştiği hareketleri ise her defasında lânetleyeceksiniz.

Fethullah Gülen ve gizli yapılanma iddiası

Şimdi ortada bir kaset bombardımanı ve bir linç hareketi var. İddiaya göre, Fethullah Gülen, kendi taraftarlarına yaptığı bir konuşmada, devleti ele geçirmeleri, bunun için çok gizli davranmaları ve belli güce ulaşıncaya kadar huruç tipi bir hareketten kaçınılması gerektiğini söylemiş. Medya, ''Maske düştü!'' diyor.

Bu iddiaları birkaç açıdan ve soğukkanlılıkla ele almak gerekiyor.

1. Kasetler gerçek midir; yoksa bazı sözler bir araya getirilerek montaj mı yapılmıştır?

2. Kasetlerde söylenenlerin hepsinin doğru olduğunu varsayalım.

Bu takdirde,

a. Bu kasetler nasıl elde edilmiştir? Eğer piyasadan elde edilmişse, Fethullah Gülen'in kasetlerinin neredeyse tamamı piyasada bulunabildiği için, gizli emeller peşinde koşan ve gizli faaliyetleri olan bir kişi, bu emelleri ve faaliyetleri ile ilgili sözlerinin kasede çekilmesine izin verir mi? Haydi buna izin verdi diyelim; bu kasetlerin piyasaya sunulmasına müsaade eder mi? Eğer hem kendisine atfedilen ''gizli'' sözlerin kasede kaydedilmesine, hem de bu kasetlerin piyasaya sürülmesine izin verdi ise, demek ki bu kasetler ve orada söylenen sözler gizli değildir. Dolayısıyla, ortada gizli bir emel ve faaliyetten söz etmek abestir.

b. İkinci olarak, eğer Hürriyet gazetesinin yazdığına göre, bu kasetleri elde eden Emniyet veya daha başka resmî istihbarat birimleri ise ve bu kasetler bu birimlerin yıllardır elinde idiyse; ayrıca bu kasetlerde geçen sözler devlete ve rejime karşı bir yapılanmayı ihtiva ediyor, dolayısıyla suç teşkil ediyorsa, bu takdirde, bu kasetler şimdiye kadar neden açıklanmamış, neden Sayın Gülen hakkında bir soruşturmaya gidilmemiş, dolayısıyla suça iştirak edilmiştir? Yoksa, kasetlerin bugüne bekletilip, bugün açıklanmasında bir zamanlama, bir kasıt ve başka hesaplar mı vardır?

3. Bu konuda asıl üzerinde durulması gereken ve gözden kaçırılan bir diğer önemli nokta da şudur: Fethullah Gülen, söz konusu kasetlerde devlete ve rejime karşı bir hedeften söz etmekte, rejim karşıtı bir hedef tayin etmekte midir? Bu sorunun kesin cevabı, ''Hayır''dır. Bu takdirde, bu sözlerin niçin söylendiğine bakmak gerekmez mi? Bu ''niçin''in cevabı ise, Fethullah Gülen'in ortaya koyduğu faaliyetlerin niteliğinde yatmaktadır. İşte bu noktada, Gülen'i yakından tanımak gerekir.

Ana nitelikleriyle Gülen ve Müslümanlık anlayışı

Fethullah Gülen'in Müslümanlık anlayışı ise, ta baştan beri, millî değerlerimiz ve kültürümüzle örtüşmüş, zihnin, aklın müspet ilimlerle, kalbin inançla aydınlanmasına, Allah'a kul olma şuuru içinde ve bütün şubeleriyle güzel ahlâka dayalı bir İslâm anlayışıdır. Onun bu konudaki bütün sözlerinden ve davranışlarından taşan mânâ budur. Bu anlayışta dünyevî ve siyasî hedeflerin, hele hele devleti veya bir başka kurumları ele geçirme gayelerinin yeri yoktur. Bir insan hakkında hüküm vermek için, bir–iki kasette söyledikleriyle beraber, bütün söylediklerine ve yaptıklarına bakmak gerekir. Haydi, en uç ve uçuk bir iddia olarak, Fethullah Gülen'in bu kasetlerin dışında geçen bütün sözlerinin ve faaliyetlerinin, bu kasettekileri gizlemek için olduğunu varsaysak bile, en basit hukuk kuralları, yine de onun güya gizlediğini iddia ettiğimiz niyetlerine değil, faaliyetlerine bakacaktır. Gerek bizzat Gülen'in, gerekse onun düşünce ve tavsiyelerine saygı duyanların şu ana kadar, kendilerine atfedilen niyetlerle ilgili bir mahkûmiyetleri söz konusu değildir. Bu konuda mahkemelere intikal ettirilmiş suçlamaları, Devlet Güvenlik Mahkemeleri savcıları bile, dava açılacak mahiyette görmemişler ve takipsizlik kararlarıyla sonuçlandırmışlardır.

Fethullah Gülen'de değişme?

Fethullah Gülen'in Müslümanlığı ve faaliyetleri konusunda bir diğer önemli nokta da, onun hoşgörü ve diyalog çağrılarında ve Türkiye sevdasında aranmalıdır. Gülen'i bir dönemin komünistlerinin ve anti demokratlarının sert tutum ve davranışlarını bazı yönlerden sert bir tavır almaya sevk etmiş olabilir. Türkiye'deki konjonktürel durumdan herkes gibi o da etkilenerek, zaman zaman tepki olarak sertleşmiş olabilir. Fakat, zamanla bu tip tepki ve davranışların da bizzat dine zarar verdiğini, kavganın, cepheleşmenin dine de, din yoluyla hizmet etmeye çalıştığı bu ülkeye ve ülke insanına da zarardan başka bir şey getirmediğini görmüş olabilir. Onun için olacaktır ki o şekilde konuşmalarına artık son vererek Türkiye çapında, her görüş, inanç ve düşünce sahibini kendi konumunda kabul etmeye ve sosyal barışa dayalı bir diyalog ve hoşgörü çağrısında bulunmuş ve bu konuda, bilhassa bazı İslami çevrelerin aleyhte her türlü eleştiri ve suçlamasına rağmen, çok önemli adımlar atmıştır. O halde, Sayın Ecevit'in çok haklı olarak söylediği gibi, bir yandan ''değişim''i bayraklaştırır ve her şeyin temeline oturturken, neden bir insana, meselâ Gülen'e en azından bazı noktalarda değişme payı tanımıyor ve değişebileceğini görmek istemiyoruz?

Gizlilik iddiası

4. Eğer ortada devlete ve rejime karşı bir yapılanma ve rejim karşıtı ve niyet ve faaliyet yok ise, bu takdirde, neden gizlilikten, gizli davranmadan bahsedilir diye sorulacak olursa, verilecek cevap şudur:

Fethullah Gülen'in gizlilikle ilgili bu türden sözleri, sadece bu kasetlerde geçmemektedir. Bu konuda, kitaplarına da atıfta bulunularak yazılar yazılmış, kitapçıklar çıkartılmış, bazı ''çocuklar'' konuşturulmuş; fakat bunların hepsi fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Çünkü Gülen, gizli bir hedef ve niyet taşımamaktadır. Ama, zaman zaman gizli hareketi tavsiye etmesi de son derece haklıdır ve yerindedir.

Çünkü: Gülen'e göre ve gerçekte de, insanlığın ve toplum hayatının bütün problemleri insanda başlar ve insanda biter. En mükemmel sistemler, iyi yetişmemiş insanlar elinde kötü meyveler verirken, kötü sistemler de mükemmel insanlar elinde çok iyi meyveler verebilir. İşte Gülen, hiçbir zaman rejimle ve sistemle meşgul olmayarak, bütün ömrünü, Allah'a ve ahirete inanmış, kanun zoruyla değil, kalbindeki imanın tesiriyle hareket eden, çalmayan, yolsuzlukta bulunmayan, ahlâklı, yaşamayı ve yaşamanın zevkini başkalarının yaşamasında bulan, fedakâr, zihinleri müspet ilimlerle, kalpleri inançla aydınlık nesillerin yetişmesi uğrunda harcamıştır. İşte bu nesiller ülkemizde en azından çeteler, mafyalar, soyguncular, yolsuzlukla devleti soyanlar, kaçakçılar, kadın ve beyaz zehir tacirleri, ülkenin menfaatlerini şahsî menfaatlerine tercih edebilenler, yabancı ideolojiler adına bu ülkenin devletine, ordusuna ve emniyetine silah çekenler kadar söz sahibi olursa, Türkiye'nin yarınlarının ümitvar olabileceğine inanmıştır.

Türkiye, yıllardır bir çalkantıdan geçmektedir. Siyasî–idarî–sosyal–fikrî her alanı içine alan bu çalkantıda, her aydın, her bilim adamı doğru bildiğini söylemektedir ve bunu söyleme, bir hak ve bir görevdir. Sözü kimseye, hatta kendisine bile tesir etmez yüzlerce insan Türkiye'nin kurtuluşu adına reçeteler üretirken, düşünceleri, tavsiyeleri ve faaliyetleri toplumun her kesiminden, her partiden, hattâ pek çok Musevî, Hıristiyan, Süryanî vatandaşlarımız tarafından bile kabul gören bir insanın fikirlerini söylemesi engellenmek şöyle dursun, teşvik edilmelidir. Gülen'in ve onun düşüncelerine saygı duyan insanların hizmetleri ortadadır. Bu hizmetlerin binde birini bile bu millete yapmamış, tam tersine, bu milletin askerine, polisine silah çekmiş, en azından hakaretler yağdırmış olanların bu hizmetlere söyleyecek hiçbir sözü olmamalıdır. Bununla birlikte, bu marjinal kesimler sürekli konuşmakta, onların korosuna, ülkenin sürekli kavga ortamı içinde bulunmasından medet uman bazı çevreler da katılmakta, hattâ bu konuda teşvikte ve destekte bulunmakta, bundan da yine devlet düşmanları, yabancı ideolojilerin piyonları, çeteler, mafyalar, soyguncular, menfaatleri adına dünyayı bile ateşe vermekten çekinmeyecek derecede bencilleşmiş ham ve huysuz ruhlar faydalanmaktadır. Gülen'e karşı verilen mücadelenin arkasında, asıl bu kesimler vardır.

''Rabb'im Allah'' dediği için...

Evet, Gülen'e önemli bir kesim de, sadece ''Rabb'im Allah'' dediği için din düşmanlığı adına saldırmaktadır. Bu kesimler, yıllardır, ''Selâmün aleyküm'' demeyi bile rejim ve Atatürk düşmanlığı olarak sayacak, sağ iktidarları sürekli ''dinsel'' Türkiye propagandasının teşvikçisi olmakla suçlayacak; namazı bile büyük bir gericilik olarak görüp şikayet edecek ve ''Kur'an'ın öğretilmesinden, minare ve cami yapılmasından, ilk ve orta öğretimde bir-iki saat din kültürü dersi verilmesinden bile korkunç derecede rahatsızlık duyacak kadar İslam'ın her türlü tezahürüne düşmanlık yapmaktadır. Bunların yanında, Allah'a 14 asırdır yüz milyonların inandığı Peygamberimiz Hz. Muhammed'e (sav) küfretmek, İslam ve Kur'an hakkında her türlü uygunsuz sözü söylemek bırakın mahzurlu olmayı, bir ilericilik ve çağdaşlık örneğidir. Bunlar, Atatürk'le Hz. Muhammed'i (sav), İslam'ı, hattâ Allah'ı karşı karşıya getirerek, bütün millet fertlerini âdeta bir tercih yapmakla karşı karşıya bırakmaktadırlar. Bunlar, sayıca az da olsa, önemli bir kuvvete sahiptirler. Yaptıkları yaygaralarla, bu ülkede etkin her kesimi Müslüman halk aleyhine etkileyebilmektedirler. Dolayısıyla, sonuçta çetelerle, mafya ile, komünist militanlarla, soyguncularla, devlet düşmanlığıyla, yolsuzluğu ahlâk haline getirmiş olanlarla fiilî bir ittifakın içine girmekte ve bilhassa resmî dairelerde ahlâklı, dindar; çalma, soyma, yolsuzluk nedir bilmeyen insanlara; tahammül edememektedirler. İşte, eğer Fethullah Gülen, böyle bir ittifak karşısında temkinli davranmaktan bahsediyorsa, son derece haklıdır.

Evet, sadece ''Rabb'im Allah'' dediği için tarihte pek çok insan zulümlere uğramış, katledilmiş, hendeklerde yakılmış, her türlü işkencelere maruz bırakılmıştır. Ama Allah, çok defa, ''Siz bir insanı, Rabb'im Allah dediği için öldürür müsünüz?'' diye ortaya atılan kahramanlara da şahit olmuştur.