Yazdır

Yine Muhafazakârlık

Yazar: Zaman Tarih: . Kategori 2000 Haberleri

Oy:  / 2
En KötüEn İyi 
Ülkemizde son yıllarda en çok konuşulan ve tartışma gündemini belirleyen konulardan birisi, değişim. Özellikle sivil toplum kuruluşları bazında, Dünya'nın gittiği noktaya doğru' başlayan hareketlenmeye, Avrupa Birliği süreci ile bizzat devlet aygıtının da, destek vermesi, değişim tartışmalarını kaçınılmaz bir gündem maddesi olarak önümüze getirdi. Peki kim veya hangi topluluklar nasıl değişecek? Asıl olan bu sorunun cevabı.

Türkiye'deki değişim rüzgarından en fazla nasiplenen kesim ise değişimin bizzat kendisi ile çelişen bir sıfatı taşıyan, yani 'muhafazakar' olarak nitelendirilen camia. Özellikle 1990'lı yılların başından bu yana, muhafazakar kesimlerde, hızı her geçen gün artan ciddi bir hareketlenme yaşanıyor. Bu kesimi iyi tanıyan isimlerden olan Hürriyet Gazetesi yazarı Cüneyt Ülsever, hareketlenmenin sebebini, 'küreselleşme ve onun getirdiği teknoloji ile bilgiye anında ulaşabilme özelliği' olarak açıklıyor. Ülsever, özgürleşme arayışları, dünyanın değişimi ve bireyin ön plana çıkışından, Türkiye'de sağda ve solda en radikal kesimlerin bile etkilendiğinin de altını çizerek, şu görüşleri dile getiriyor:

İki muhafazakarlık

"Bu etkilenmenin başında ben Fethullah Gülen'i sevenleri görüyorum. Fethullah Gülen'in kendi söylemleri, çevresindeki bireylerinin tavırları gösteriyor ki, bu değişimi ilk hazmeden ve benimseyen onlar oldu. Diğer bir grup da Anadolu sermayesi. Yani merkezden bağımsız sermaye. Onlar rahmetli Özal'ın açtığı yolda, kendi içlerindeki müteşebbis ruhu da harekete geçirerek, Ankara'ya rağmen bir şeyler yapılabileceğini gösterdiler. Son önemli örnek ise bu noktada, FP'deki başkanlık yarışında Abdullah Gül'ün % 42 oy alabilmesi. Bu olay Türkiye'de, birbirine benzer unsurları azalmış iki muhafazakar anlayışın olduğunu ayna gibi yüzümüze tuttu."

Tüm bu olanlardan sonra FP'de bir kopmanın kaçınılmaz olduğu görüşü de Ülsever'in ilginç tespitlerinden. Ülsever'e göre, Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan gibi isimler artık FP'nin geleneksel tabanına liderlik yapamaz. Çünkü eski ile yeniyi bir araya koyamazsınız.

Karar süreci...

Fethullah Gülen'i seven insanlar, Anadolu sermayesi ve Abudullah Gül'e destek veren %42'lik kesimin de inançlarına bağlılığından ve Müslümanlığından kimsenin şüphe edemeyeceğini söyleyen Ülsever, 'Bunlar da diğerleri kadar Müslüman; ancak bazı farkları var' görüşünde. Ülsever bu farkı da şöyle özetliyor: "Maddi varlıklara oldukça itibar ediyorlar. Biat etmeyi sevmiyorlar. Bulundukları cemaati inkar etmeden, çeşitli konularda fikir üretip, özeleştiri yapıyorlar. Yeni muhafazakarlıkta, kendi Müslümanlığını yaşama talebi var."

Türkiye'nin son yıllarda yaşadığı sıkıntılar göz önüne alındığında, Türk solunun da en az 20 yıllık iktidar elde etmesi gerektiğini düşünen Ülsever, "Dilerim ve beklerim ki Türk solu ve laikleri de kendilerini yenilemeye başlasınlar. Çünkü ülke insan vücuduna benzer. Sağ ayak adım atar, sol ona uymazsa Türkiye çok zorlanır." diyor.

Neo - Özal dönemi

Cüneyt Ülsever önümüzdeki 6 ay içerisinde merkez sağda bir liderlik yarışı bekliyor. FP, DYP, ANAP ve MHP'nin içinde 'yeni muhafazakarlık' yaklaşımını benimseyen ciddi bir kitle olduğunu düşünen Ülsever, şöyle devam ediyor: "Bir çeşit Neo Özal dönemi yaşayabiliriz. Özal yeni şeyler söyledi; ama mesajı tepeden aşağıya söyledi. Neo Özal döneminde taban siyaset istiyor. Aslında gerçek siyaset de budur. Bu Topal Devrimci Özal'ın topal ayağını da düzeltebilir." Ülsever'e göre Türk halkı kendinden kabul ettiği adamın peşinden gidiyor. Türkiye muhafazakar geçmişten gelen değişimi seviyor. Yani aslını reddetmeyen değişim.

Yeninin gerekleri

Muhafazakar kesim içinde değişim fikrini seslendiren önemli kalemşorlardan birisi de Zaman Gazetesi yazarı Ali Bulaç. Ali Bulaç'ın önemli bir farkı ise bizzat içeriden bir bakış açısı ile görüşlerini dile getirmesi. Bulaç'ın 'bizim mahalle' olarak tanımladığı muhafazakar kitlede özeleştiri ve eleştiriye açık olma çok yeni bir gelişme.

Bulaç'ın yaklaşımına göre 'bizim mahalle'de eleştiriye engel iki önemli faktör var. Bu iki faktör şöyle özetlenebilir:

"Mütedeyyin kitle yaptıkları her işi kendi inançlarına dayandırır. Araya inanç girdiği zaman kutsal bağlayıcılık ile yapılan işin doğru olduğu düşünülür. Liderin söylediği sözler, din içinde mütalaa edilir. Dolayısıyla yaptığını eleştirmek sanki dinin kendisini eleştirmek gibi algılanır. Fakat son yıllarda bu kırıldı. Siyasi ve sosyal önderlerin de hata yapabilecekleri birtakım tecrübelerle anlaşıldı. Bu çok önemli bir tecrübedir. Bundan gerekli sonuçları çıkarmak lazım. İkincisi de ister siyaset ister sosyal örgütlenmeler olsun, bunlar sonuçta modern konseptte bir işletme gibidirler. İşletmenin rasyonel ve verimli çalışabilmesi için bazı objektif kurallara uygun çalışması lazım. Bu işletmeler iyi sonuç vermiyorsa ve Müslümanlar sürekli başarısızlığa uğruyorsa bu işletme iyi çalışmıyor demektir."

Toplum harmanlandı

Ali Bulaç'ın üzerinde durduğu konulardan birisi de bireyselleşme. Modern zamanlarda ortaya çıkan üç farklı konsept var. Birincisi aydınlanmanın etkisiyle ulus - devlet temelinde bir örgütlenme modeli. Ali Bulaç'a göre ulus - devlet modeline karşılık ortaya çıkan ikinci konsept, sivil toplum ve cemaatler çerçevesinde oluşan model.

Ali Bulaç bu noktadaki değerlendirmesini de şöyle sürdürüyor:

"Devletin yukarıdan aşağıya, yekpare, homojen, monolitik bir ulus ve toplum yaratma projesine karşı belli eğilimde, belli iktisadi çıkarlar ve sosyal temayüller çerçevesinde örgütlenmiş insanlar, kendilerine ait özgür ve özerk alanlar aramaya başladı. Yani devletin baskısının azaldığı, bireylerin inisiyatif kullanabilecekleri sivil alan arayışı ortaya çıktı. Türkiye'de bu süreç 1960'lardan sonra iyice belirginleşmeye başladı. Dini cemaatler de bu alanda çok büyük fonksiyonlar öngördü. Toplumu adeta yeniden harmanladılar. Türkiye'nin dört köşesinden kopup büyük kente taşınan insanlar kendilerini bir anda büyük bir kaosun içinde buldular. Bunların yerleşmesi, örgütlenmesi, kentte kök salması ve yeni bir sosyal çevre edinmesi büyük bir problemdi. Bu ulus - devlet projesi ile başarılabilecek bir şey de değildi. Tam bu arada dini cemaatler araya girdi, bunları harmanladı ve toplumsallaştırdı.

Demokratik kültür...

Bu dini cemaatlerin geleneksel toplumda görülen cemaatlerden farkı vardı. Akrabalık bağına dayalı değildi, hemşehrilik patronajı dışında özellikler taşıyordu. En belirgin özelliği iradi olmalarıydı. Ama cemaatlerde bireyi koruyan gevşek markaj sistemler geliştireceklerine zaman zaman ulus devlet gibi örgütlenmeye başladılar. Yani bir cemaate mensup olmak demek neredeyse onun tümüyle prototipi olmak demek gibi oldu. Bu nedenle birey gelişemedi. Kendi yeteneklerini ortaya koyamadı. Cemaatlerin en büyük handikabı kendi içlerinde yukarıdan aşağıya hiyerarşik bir düzen öngörmeleriydi. Türkiye üzerine vesayet iddiası olanlar da, daha iyi biliyoruz derler, daha çok seviyoruz derler. Bunun arkasında pozitivizm yatıyor. Bundan da despotizm çıkar. Bundan demokratik bir kültür çıkmaz.

Güçlü birey önemli

Ama cemaatler Türkiye'de bunu ulus devletlerden önce aşmanın yollarını aradılar. Demokratik bir tartışma başlattılar. Eğer Türkiyede bunu tartışıyorsa ve 'ben bir cemaate mensubum ama bir bireyim. Kendime ait bir muhtariyetim var. Farklı melekelere sahip olabilirim' diyorsa burada İslam ile demokrasi arasında örtüşme noktasında yepyeni bir kültür ortaya çıkıyor. Sivil kültür ortaya çıkıyor. Esas olan da bireydir. Allah insanı tek tek muhatap alır. Karar veren, tercih yapan, muhalefet eden bireydir. Ama birey de tek başına yetmiyor. Birey ile devlet arasında ara mekanizmalar olması gerekir. Bireyi tek başına devlet ile karşı karşıya getirdiğiniz zaman devlet onu yutuyor. Halbuki cemaatler ve sivil toplum çok önemli. Ama sivil toplum ve cemaat de devlete karşı bireyi korurken, bireyi de kendi içinde harcamamalıdır, yok etmemelidir."

Yeni muhfazakarlık

Ali Bulaç son olarak İslamcılık düşüncesi üzerinde duruyor. Kopenhag Kriterleri'nin marufun emredilmesi olduğunu, bu sebeple mütedeyyin kitleye cazip geldiğini düşünen Bulaç, İslam'ın ve İslamcılık düşüncesinin bittiği yorumuna karşı çıkıyor. "Siyasal İslam'dan kasıt bir devletin iktidarını ele geçirmekse, din devleti idiyse o bitti." diyen Bulaç, eskiden bir çatışma ve kutuplaşma sebebi olan Müslümanlığın şimdi bir uzlaşma zemini olduğuna dikkati çekiyor.

Nilüfer Göle: Müslüman kimlik normalleşiyor

İslami camiadaki son gelişmeleri bilimsel tezleri ve alan çalışmaları ile ele alan ünlü sosyolog Prof. Dr. Nilüfer Göle, Müslüman kimliğin normalleştiğini ve İslamcılıktan Müslümanlığa geçildiğini tespit ediyor.

Siyasal İslam'ın bittiğine yönelik son zamanlarda ciddi bilimsel tezler ortaya konulduğunu vurgulayan Prof. Göle, şu ilginç saptamayı yapıyor:

"Biz İslami hareketlere çok fazla bir sol gözlükle baktığımız için, onlara çok fazla siyasal bir rol yükledik. İslami hareket kamusal alana çıkışla, yeni bir Müslüman kimliği ile birlikte, kendi orta sınıfını, kendi burjuvazisini yaratan ve yeni tüketim modelleri getiren, toplumsal bir olgu haline geldi. Bir şekilde İslami kimlikler her yerde, parlamentoda, sınıfta, televizyonlarda. Yani bir arada yaşamaya başladık. Türkiye eskisinden çok daha fazla kesimin bir arada yaşayabileceği bir noktaya geldi."