Yazdır

Modern Zamanların Tefsir Âlimi

Yazar: Aksiyon Tarih: . Kategori 2001 Haberleri

Oy:  / 1
En KötüEn İyi 
Tarih kitaplarında, ortaçağda Avrupa'nın cahil davranış ve tutumlarını okuyunca insan gülmemek için kendisini zor tutuyor. Buna olayın trajik yanını eklerseniz ortaya trajikomik bir durum çıkıyor tabii. Ortaçağda cahil Avrupa'nın yüzme bilenleri şeytanla işbirliği yapıyor diye ateşlerde yakmaları buna bir örnek. Bugüne gelelim. Yer Türkiye. İnandıkları gibi giyinen insanlara şekil vermeye çalışıyor Türkiye'dekiler. Ve bunun da vicdan hürriyeti ile örtüştüğünü savunuyorlar. Bugünkü olayın farkı, sistemce biçilmiş olan elbisenin trajik ve komik olduğunun, yüzyıllar sonra değil, bugün, uygulayıcıları tarafından da biliniyor olmasında. Çok yakın zamana, 1960'lara geri dönüp bir bakalım şimdi de. Prof. Dr. Hayrettin Karaman Hoca'dan duydum, o yıllarda imam hatip lisesi mezunları ilahiyat fakültelerine bile alınmamaktaydı. Ve şimdi hayat hikayesini anlatacağımız Prof. Dr. Suat Yıldırım Hoca'dan bir örnek. Yıl yine 1960'lar. İlahiyat fakülteleri kurulalı henüz on yıl olmuştur. Felsefe derslerinin bile bolca okutulduğu bu okullarda tahmin edin bakalım hangi ders okutulmamaktadır? Bilemediniz, bilemezsiniz... Yok aslında çok kolay bilirsiniz de yine de hatırlatalım; Kur'an-ı Kerim dersi yoktur ilahiyat fakültelerinde.

Suat Yıldırım Fethullah Gülen Hocaefendi İle BirlikteProf. Dr. Suat Yıldırım, sadece Türkiye'de değil uluslararası alanda İspanya'dan İngiltere'ye, Ukrayna'dan Avusturalya'ya, Kırgızistan'dan Özbekistan ve Malezya'ya kadar tebliğler sunan, tefsir ve hadis alanında kendisini iyi yetiştirmiş bir ilim adamı olarak tanınmaktadır. Aslında avukat olacakken içinde dine yönelik bir rüzgar esmesiyle alan değiştirip din alimi olmuş birisidir. Hem dedesi hem de babası Diyarbakır'ın Ergani ilçesinin müftülüğünü yapmış olan Suat Yıldırım Hacı Hüsnü Efendi'nin torunu, Mehmet Zeki Yıldırım'ın da oğludur. Mehmet Zeki Bey, aslında tüccardır. Fakat o zamanlar medreselerde hususi din eğitimi alıp Diyanet İşleri Başkanlığı'nın imtihanlarında başarılı olanlar da müftü olabildiğinden 1953 senesinde bu sınavı vererek, Ergani Müftülüğü yapar. Mehmet Zeki, Hacı Hüsnü Efendi'nin Emine Hanım'la evliliğinden dördü erkek olmak üzere doğan Mithat, Nejdet, Cevdet, Naciye ve Müşfika ile beraber altı çocuktan biridir, onun için kalabalık bir ailede yetişmiştir. Kardeşlerden Cevdet Yıldırım, Rıfai tarikatının halifeliğini yapmış bir zat olarak da bilinir.

Mehmet Zeki Bey, aslen Elazığ'ın Maden ilçesinden Kavasbaşıgillerden Ayan Meclisi Azalığı yapmış İbrahim Efendi'nin oğlu Mustafa İnal'a damat olur.Daha çok idari görevler alan, son vazifesi Hakkari Mutasarrıflığı olan Mustafa Bey de Mevlüde Hanım'la yaptığı evlilikten dört çocuk sahibi olmuştur: Melihe, Seniha, Suphi ve Ayşe.

Mehmet Zeki Yıldırım, İnal ailesinden önce büyük kızları Melihe'ye talip olur, evlenir ve Yılmaz adında bir çocuk sahibi olur. Fakat Melihe Hanım iki sene sonra vefat eder. Aileler birbirlerinden memnun olacak ki Mehmet Zeki, bu sefer ailenin ikinci kızı Seniha Hanım'a talip olur: "Annem ablasının yerine gitmekten dolayı hep o rahatsızlığı taşımıştı." İlk çocuğu erken vefat eden Mehmet Zeki Yıldırım'ın bu evliliğinden de Mustafa Coşkun (Tarım Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı'ndan emekli oldu), Zehra, Hüsnü, Suat ve her ikisi de öğretmenlikten emekli olan Müberra ile Selma adlarında altı çocuğu daha olur. (Seniha Hanım 1955'te vefat edince Mehmet Zeki Yıldırım bir evlilik de Mihriye Hanım'la yapar. Bu evlilikten ise ilkokul öğretmeni Pervin ve fizik doçenti olan Şadan gelir dünyaya.)

Suat Yıldırım, hüviyet cüzdanında resmi doğum tarihi olarak Ocak 1941 yazma sına rağmen, anne/baba bir kardeşlerin dördüncüsü olarak doğduğunda takvimler 1943 yılının eylül ayını göstermektedir: "Büyüklerim okula gittiğinde ben de onlara imrenerek okuma yazmayı çabuk öğrenmişim. Bunun üzerine ailem beni 5 yaşımda iken okula gönderdi. 10 yaşında da ilkokulu bitirdim." O yıllarda ortaokula gitmek için 12 yaşından gün almak gerekmektedir. Dolayısıyla aradaki iki yıllık fark, yaşı büyütülerek kapatılır. O da Ergani'deki İnkılap İlkokulu'nun ardından Ergani Ortaokulu'na yazılır. Birinci Dönem Milletvekilliği yapmış olan şair Kazım Vehbi Oral, ortaokuldan Türkçe/edebiyat hocasıdır. Ergani'de o yıllarda ismi duyulanlardan birisi de ünlü şairimiz Sezai Karakoç'tur. Karakoç, 1960'ların başında siyasal bilgileri henüz bitirmiş, Ankara'da Diriliş dergisini çıkarmaya başlamıştır. Karakoç, Suat Yıldırım'la da akrabadır. Suat Yıldırım'ın dedesi Hacı Hüsnü Efendi ile Sezai Bey'in babası Yasin Karakoç hala/dayı çocuklarıdır.

Ortaokulun ardından lisenin ilk sınıfını Mardin'de yatılı okuyan Yıldırım, burada halkın ve öğrencilerin dili ekseriyetle Arapça olduğundan yabancılık çeker. Bundan dolayı olmasa da uzaklık vesilesi ile ikinci sene Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi'ne geçer ve eğitimini burada tamamlar. Yıl 1959'dur. 27 Mayıs İhtilali'ne daha bir yıl vardır: ''İdealim hukukçu olmaktı.'' Yıldırım, idealini gerçekleştirmek uğruna fakültenin kendi yaptığı imtihanında da başarılı olduğundan başkentin yolunu tutar, o artık Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisidir: ''İhtilal senesi idi. Fakülteye başladım, hevesle de derslere giriyordum. Doğrusu o zaman ibadetten falan pek haberim yoktu. O yıl benim hayatımda önemli bir değişiklik oldu, ibadete başladım. Öyle olunca nedense fakülteye devam etmekten de soğudum biraz. Devam mecburiyeti de olmadığından, kitaplarımı alıp memlekete döndüm.''

Sizi etkileyen neydi peki?

"O sıra hastalanmış olabilirim. Onun verdiği bir intiba. Ergani'de inzivaya çekildim bir nevi. İhtilal mayısta olmuştu, ben 2-3 ay önce dönmüştüm Ergani'ye. İbadet merakı başlayınca günde 200 rekat kaza namazı kıldığımı hatırlıyorum. Ve bir meyil geldi içime, ben artık hukukta 0kumayacağım, okursam da dini bir tahsil yapacağım diye. Dolayısıyla ilahiyat fakültesi olduğunu öğrendim."

Suat Yıldırım böylece hayatının seyrini değiştirir ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nin sınavını kazanarak kayıt yaptırma hakkını elde eder. Hukuk fakültesinin bir katına yerleşen İlahiyat Fakültesi, talebesi az, daha sesini fazla duyuramamış bir okuldur. Prof. Dr. Süleyman Ateş, Prof. Dr. Şerafettin Gölcük, Fikret Sönmez gibi arkadaşlarıyla beraber ilahiyat öğrencisi olmuştur o artık. 0 yıllarda Yıldırım'ın hayatında bir değişiklik daha olur. Arkadaşı Fikret Sönmez, onu Risale-i Nur'la tanıştırır: ''İlk günlerde tanıştı benimle Fikret ve sonra da dedi ki; "Medreseye gitmek ister misin?" Sönmez'in medrese dediği Risale okunan evlerdir.

Kur'an-ı Kerim okumayı ilkokul yıllarında öğrenip daha sonra üzerine düşmediği için unutan Suat Yıldırım, dini tahsil şevkinin arttığı zamanlarda henüz fakülteye girmeden kendi kendini yetiştirmeye başlamıştır: ''Arap radyolarından Kur'an-ı Kerim dinliyordum. Evde bulunan Kur'an-ı Kerim ve mealinden de faydalanıyordum. Ve bir hadis-i şerif duymuştum 'Kim 40 hadis ezberler ve başkalarına da belletirse cennete girer' diye. Oradan Arif Hikmet'in 1001 Hadis kitabını takip ettim. Fakülteye girdiğimde de demek ki bir birikim olmuş. Daha ilk derslerde, Din İşleri Yüksek Kurulu Üyeliği de yapan İsmail Ezherli hocamız 'Sen hangi imam hatipten mezunsun?' dedi. Ben imam hatip mezunu değildim, sadece biraz fazla meşgul olmuştum bu konularla.

O dönem Diyanet İşleri Başkanlığı ile Kur'an-ı Kerim'in henüz ders olarak 0kutulmadığı ilahiyat fakülteleri arasında bir iletişim de mevcut değildir. Yakınlaşma 17 Mayıs'tan bir süre sonra olur: "1960 İhtilali'nin Diyanet'le ilahiyatı barıştırmak gibi bir faaliyeti de olmuş ve Diyanet ilahiyat öğrencilerine dört burs tahsis etmişti." Bursu kazananlardan biri de Suat Yıldırım'dır: ''Diyanet İşleri'nin burs geleneği olmadığından burslu öğrenciler ne olacak diye de düşünülürken o zaman hatırlarına 'müftü yardımcısı yapalım' fikri geldi. Bana da 'Gitmek istediğin bir yer var mı?' dediler. O zamanki şartlarda müftülükleri üniversite mezunu aydın kadroların eline verelim havası vardı.'' Suat Hoca, memleketi olması hasebiyle Diyarbakır'ı tercih eder. Burada dört-beş ay müftü yardımcılığı yaptıktan sonra da Edirne Müftülüğü boşaldığından teklif önce ona yapılır: ''Orada Fethullah Gülen Hocaefendi ile beraber olduk.'' Suat Hoca, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Edirne'de olduğunu daha önceden duymuştur: ''Hocaefendi'nin kardeşi Mesih Gülen Bey vardı. Diyarbakır'da matbaacılık yapıyordu. Ayrıca, yakın yıllarda İçişleri Bakanlığı yapmış Abdülkadir Aksu'nun babası Muzaffer Aksu, Risale-i Nur'la ilgisinden dolayı PTT'de memur iken Edirne'ye sürgün gibi tayin edilmişti. Muzaffer Abi de beni Mesih Bey'le tanıştırmıştı.'' Fethullah Gülen Hocaefendi'nin burada vazifesi Kur'an Kursu öğretmenliğidir. Ama Hocaefendi, fahri olarak da Darü'l Hadis Camii'nde beş vakit imamlık ifa etmekte, vaizlik de yapmaktadır. Suat Yıldırım Hoca askere gideceği 1965 Nisan ayına kadar burada Fethullah Gülen Hocaefendi ile birlikte aynı evi paylaşacaktır: ''İki oda bir holden ibaret eski bir ev tuttuk. Tabii o zamanki şartlar çok mütevazı idi. Ev ahşap, odun, obası ile ısıtmaya çalıştığımız mazbut 0lmayan ve dışarıdan soğuk alan bir evdi. Fethullah Gülen Hocaefendi, daha sonraki hayatında da gördüğüm bir prensibi o zamandan beri uygulardı. Vaaz bir ders gibi olsun isterdi. Bunun için dinlemeye iştiyakı olanların vaktinde gelmesinden yanaydı. Ama merkez camilerde bu mümkün olmazdı, esnaf, memur, iş/güç yoğunluğu olduğunda ve camiye sonradan gelenler dersin havasını bozardı. İşte o şartlarda kendisini dinleyen bir cemaat vardı. Ben kendisini yetiştirdiğini anlayınca kendisine 'Sizden biraz ders okusak' diye tek lifte bulundum. O da bu arada beni yoklamış. Normalde ilahiyat mezunundan biraz daha iyi seviyede bulmuş demek ki, bunu teklif edip ısrar etmeme rağmen 'Yok, böyle bir şey olmaz' dedi.''

''Fethullah Gülen Hocaefendi'den aklımda kalan şeylerden birisi mesela, o zaman da sıhhi bakımdan kendisini biraz huzursuz eden alerjisi vardı. Yani karaciğer rahatsızlığı ile ilgili bir alerjisi vardı. Kendisi demişti ki 'Ben Cenab-ı Hakk'a dua edip,başkasına sıkıntı vermeyen ama beni ikaz ettirecek olan bir rahatsızlığı bana vermesini istedim. Yarabbi bana öyle bir sıkıntı ver ki başkasını rahatsız etmesin, ama ben de gaflette olmayayım. Beni ve nefsimi terbiyeye vesile olacak bir sıkıntı.' Bakıyorum o zamandan beri böyle sıhhi bir şey kendisini bırakmadı. Yine bir konuda o zaman Hocaefendi ile mutabakata varmıştık. Tabii hoca ve bekar olmamız itibariyle hiç değilse ramazanlarda davet etmek isteyenler olurdu. Biz bu davetlere çok gitmeyelim dedik. Din dışı çevrelerden hocalara şu tenkit yöneltilir; hocalar dini, birtakım maddi menfaatler temin etmeye vesile yapıyorlar. Dolayısıyla insanların zekatlarını, bağışlarını kabul ediyorlar. Halbuki onun öyle olmadığını sadece sözle değil, fiilen de tekzip etmek lazım. Bir de belki o zaman şöyle bir halet-i ruhiye de olabilir. Bazen öyle davetlerin sonunda bir izdivaç düşüncesi de peşinden gelebilir, çok az ihtimalle de olsa...''

Hocaefendi evlenmeyi düşünüyor muydu o zamanlar?

''Çok düşünmüyordu. Şartları müsait değildi. Dolayısıyla o sayfayı kapatmış ama ebediyyen kapatma tarzında değil de şimdi kapalı, ama 5-10 sene sonra bir şey olur mu belli değildi. Yani o zamanki yakın-uzak programımızda böyle bir şey yoktu.'' (Suat Hoca, 1971 yılında, hayatını Mehmet Ali ve Nebiye Tosyalı çiftinin altı çocuğundan biri olan Şakire, resmi olmayan adıyla da Yıldız Hanım'la birleştirir.

Çiftin üç kızı olur. 1974'te doğan Hatice, Medine İslam Üniversitesi mezunu olan ve üç yıl ilahiyat fakültesinde Arapça öğretim görevlisi olarak vazife yaptıktan sonra ticarete atılan Abdullah Öztürk'le evlenir. Suat Hoca, dolayısıyla buradan İsmail Erkam ile Ali adında iki torun sahibidir. Suat Yıldırım Hoca'nın diğer çocukları ise Fatih Üniversitesi Tarih Bölümü öğrencisi Esma Seniha ile lise tahsili gören Nesibe'dir.)

Biz yine Suat Hoca'nın, Fethullah Gülen Hocaefendi ile ilgili hatıralarına geri dönelim: ''Hocaefendi'nin bir tarzı daha vardı. Hocaefendi'ye göre, bir yerde bir dini hizmet yapılıyorsa ona rekabet havası içinde bir başka şey yapmak doğru olmazdı. Edirne'de Hocaefendi'nin bulunduğu Kur'an kursunda Süleyman Efendi Cemaati'ne mensup başka bir Kur'an kursu öğretmeni daha vardı. O, kursta kendisine göre bir şey yapmaya çalışırdı. Fethullah Gülen Hocaefendi başka bir şey yapacak olsa, bir çatışma çıkacağını kestirip, bir yerde iki hocanın bu hale düşmesi çok hoş olmayacağını düşündüğünden bu prensibi hayatı boyunca devam ettirdi.''

1965 Nisan ayında Suat Yıldırım Hoca askerlik vazifesini ifa etmek üzere önce Tuzla'ya gider: ''Hocaefendi çok vefakar olduğu için Edirne'den yolcu etmekle kalmayıp Tuzla'ya gelip yerleşinceye kadar benimle beraber geldi.'' Ardından Hopa'ya giden Suat Hoca, oradan da Eğirdir Dağ Komando Okulu'nda beş aylık eğitim görüp tekrar Hopa'ya döner. Bu arada Edirne'den İzmir Kestanepazarı'na tayin edilen Fethullah Gülen Hocaefendi, onu Hopa'da da ziyaret eder. 1967 ortalarında askerliğini bitiren Suat Yıldırım Hoca, Diyanet İşleri Başkanlığı'nda müfettiş olarak vazifeye başlar. Müfettişlikten çok hazzetmeyince de, yeni açılan Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne asistan olarak girer. 1971'de araştırma yapmak üzere Bağdat Edebiyat Fakültesi'ne giden Suat Hoca, döner dönmez de Atatürk Üniversitesi'nde İslami İlimler Fakültesi açılınca, Dekan Kaya Bilgegil'in daveti ile buraya geçer. 1973 yılında, 'Hz. Peygamber'in (s.a.v) Kur'an-ı tefsiri' ile doktor, 1977 sonunda 'Kur'an'da ulûhiyet' ile de doçent olur ve on yıl boyunca üniversitenin aynı bölümünde Tefsir ve Hadis Bölüm Başkanlığı'nı yapar. 1985'te Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nin aradığı özellikleri haiz olmasına ve hak etmesine rağmen YÖK'ün engellemesi sonucu buraya atanmayan Suat Hoca, Danıştay'a başvurur. Sonucu beklediği bir yıllık sürede de, ince eleyip sık dokuyarak hocayı davet eden Suudi Arabistan'daki Medine Yüksek İslam Tebliği Fakültesi'nde öğretim görevlisi olarak ders verir. Bir yılın sonunda sözleşmesinin yenilenmesine rağmen, Danıştay'ın, lehihe karar vermesi ile 1988'de Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ne tefsir profesörü olarak atanan Suat Hoca, beş yıl boyunca Temel İslam Bilimleri Bölüm Başkanı olarak görev yapar. 1993'te, buradaki vazifesi mahfuz olarak Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kurucu Dekanlığı'na atanır, üç sene sonra dôner, 1998 yılında da bu sefer Malezya'daki Uluslararası İslam Üniversitesi'nde 2,5 yıl boyunca ders verir.

Eskiden Galatasaray'ı tutan, klasik musiki dinlemeyi seven, Anadolu Aydınlar Ocağı'nda faal olmayan üyeliği bulunan Suat Yıldırım Hoca, tefsir üzerine birçok eser vermiş, telif ve tercüme 15 kadar esere imza atmıştır. Başta da söylediğim gibi, İspanya'dan Malezya'ya, oradan Ukrayna'ya kadar bir çok ülkede sunduğu tebliğler ile aranan Suat Hoca'nın şu söyledikleri oldukça düşündürücüdür: ''Türkiye açısından bütün İslam âlemi ve insanlığa karşı iftihar edilecek bir eser olduğu halde, maalesef bazı şartlardan dolayı insanlarımızın çoğu, özellikle de dini sahada kariyer yapanlar, gerek bazı takibatlara uğramaları dolayısıyla gerekse ilgi göstermemeleri nedeniyle, yahut münferit gördükleri bazı noktalara takıldıklarından Risale-i Nur külliyatından yeterli derecede istifade edemediler."