Yazdır

Terörün Panzehiri Demokrasi

Yazar: Aksiyon Tarih: . Kategori 2003 Haberleri

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

"...Bana göre İslam dünyası diye bir dünya yok. Müslümanların yaşadığı yerler var. Müslümanların dünya muvazenesine katkıda bulunacaklarına şu anda ihtimal vermiyorum. İdarecilerde o mantığı görmüyorum. İslam dünyası, şimdilerde belli ölçüde bir aydınlanma olsa da, çok cahil. Demokrasinin bir de metafizik buudu olmalı. Hakiki Müslümanlıkta terör yoktur. Teröre girmiş bir insanın Müslüman olarak kalması zordur. Dünyada en nefret ettiğim insanlardan bir tanesi Ladin'dir. Çünkü Müslümanlığın dırahşan çehresini kirletmiştir. Bir kirli imaj meydana getirmiştir. O korkunç tahribâtı bundan sonra biz bütün gücümüzle tamire kalkışsak bile seneler ister."

Yukarıdaki cesur tespitler Fethullah Gülen Hocaefendi'ye ait. Beş yıllık suskunluğunu Zaman gazetesine verdiği mülâkatla bozan Fethullah Gülen Hocaefendi, İslam âleminin hâlihazırdaki durumundan geleceğin demokrasi anlayışına, Üsame bin Ladin'den intihar saldırılarına kadar pekçok konuda çarpıcı açıklamalarda bulunuyor. Dünyada, özellikle de Ortadoğu'da meydana gelen son gelişmeler açısından bakıldığında, dikkat çeken yönlerinden biri de İslam coğrafyasına ait değerlendirmeler. Söz konusu analizleri daha da önemli kılan temel âmil ise, Soğuk Savaş'ın sona erdiği 1990'lı yıllarda başlayan, 11 Eylül saldırıları ile ivme kazanan, Afganistan'da Taliban ve Irak'ta Saddam Hüseyin rejimlerinin devrilmesi ile yeni bir safhaya giren sürecin son demlerinde bu görüşlerin dile getiriliyor olması...

Yeni Sistemin Doğum Sancıları

Herkes biliyor ki uluslararası sistemde yeni bir düzenin doğum sancıları çekiliyor bugün. Soğuk Savaş'ın gâlip ülkesi ABD, tek kutuplu dünyanın yegâne hakim gücü olarak 21. yüzyıla da damgasını vurmak istiyor. Bunun için de Büyük Ortadoğu Vizyonu gibi projelerden bahsediyor. Ona râkip diğer güç merkezleri ise bunu engellemek ve sistemin çok kutuplu olmasını sağlayarak yeni düzenin baş aktörleri arasında yer almayı hedefliyor. Bu yüzden de yeni düzenin parametreleri konusunda büyük güç merkezleri arasında uzun zamandır 'sessiz ve derinden' bir mücadele devam edip gidiyor.

Siyasî, ekonomik, kültürel ve stratejik düzlemde yürütülen ve son dönemde giderek artan bir gerilim dozajına sahip bu rekâbet ortamında şüphesiz acı çekenler var. Bunların başında da Müslümanlar geliyor. Osmanlı devletinin dağılmasından sonra uluslararası sistemde denge unsuru olma vasfını kaybeden Müslümanlar, bugün kendi aralarındaki ihtilaf noktalarını çözmekten bile âciz. Soğuk Savaş yıllarında yükselen komünizm dalgasına karşı "bariyer" olanlar, şimdi, belli bir zaman diliminde ve kademeli olarak artan terör dalgasının öznesi haline gelmiş bulunuyor. Soğuk Savaş döneminin devlet destekli terörizm olgusunun yerine geçen bu yeni tehdit dalgası, uluslararası sistemin hedef tahtasında artık.

Eski Düşmanlar Dost, Eski Dostlar Düşman

Nitekim, geçen hafta Beyaz Saray'da düzenlenen bir tören, simgesel anlamda bu geçişin en çarpıcı örneği olarak hafızalardaki yerini aldı bile. Doğu Bloku'nun yıkılmasından önce komünist sistemle yönetilen 7 ülkenin NATO'ya resmen üye olmalarını sembolize eden bir törendi bu. Bulgaristan, Romanya, Slovenya, Slovakya, Estonya, Letonya ve Litvanya liderleri ile fotoğraf çektiren ABD Başkanı Bush, yeni düşmanın terörizm olduğunu belirterek bu tehdidin bundan sonra NATO'nun gündeminde en üst sıralarda yer alacağını söyledi. "Bugün ittifakımız, New York'tan Madrid'e kadar masum insanlara ölüm getiren yeni bir düşmanla karşı karşıya. Teröristler, bu ittifakın temsil ettiği her şeyden nefret ediyor, birliğimizden korkuyor" diyen Başkan Bush, böylece Soğuk Savaş sonrası başlayan ara dönemin bittiğini eski Varşova Paktı üyeleri ile aynı fotoğraf karesine girerek göstermiş oldu.

Başkan Bush, "New York'tan Madrid'e" uzanan terör olgusuna vurgu yaparak bundan sonraki asıl düşmanın ne olduğuna değil de karakterine dikkat çekiyor aslında. Ancak, bu değerlendirmeyi 11 Eylül saldırıları ile başlayan bir süreç şeklinde takdim etmek çok da doğru değil. Soğuk Savaş'ın bitiminden itibaren Saddam'ın Kuveyt'i işgal etmesinden sonra başlayan Körfez Savaşı'nı; Cezayir'de İslamî Selâmet Cephesi'nin (FIS) halkın oyları ile iktidara gelmesi üzerine başlayan gerilimi; Bosna ve Çeçenistan'da yaşananları unutmamak lazım. Aynı şekilde, 26 Şubat 1993 tarihinde New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'ne yönelik bombalı saldırı ile 1996 yılında Taliban'ın Afganistan'da iktidarı ele geçirmesini de...

Elbette, İslam coğrafyasında yaşayan Müslümanların uluslararası sistemdeki boşluktan kaynaklanan bu ara dönemi iyi kavradıklarını; gelişen olayların seyrine göre tedbirler aldıklarını; sahip oldukları yer altı zenginlik kaynakları ile insan potansiyelini iyi değerlendirdiklerini; değişen dünya dengelerinde söz sahibi olabilmek için güç temerküzü oluşturma noktasında bir gayret içine girdiklerini söylemek mümkün değil. Hatta, aradan geçen bunca seneye rağmen hâlâ durum tespiti yapmakta bile yetersiz kaldıkları söylenebilir. Sadece sıradan Müslümanların değil, dünyanın gelecekte ihtiyaç duyacağı enerji kaynaklarını, ticarî geçiş için hayatî öneme sahip su yollarını kontrol eden devletlerin de, İslam Konferansı Örgütü gibi siyasî oluşumların da gerçekçi bir durum değerlendirmesi yaptığı şüpheli. Öyle olsaydı, Beyaz Saray'da verilen poz gibi Arap ülkeleri de Tunus'ta benzer bir görüntüyü geçen hafta pekâla verebilirdi. Halbuki, onlar bir araya gelmeyi bile beceremedi.

"Adam Öldürerek Cennete Gidilmez"

İşte, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin değerlendirmeleri, bu manzara çerçevesinde irdelendiğinde büyük önem kazanıyor. Özellikle Müslümanların sahip olduğu insan kaynaklarını tüketen ve dış güçlerin hedefi haline getiren terörizm konusunda çok net tavır alıyor. "Adam öldürerek cennete gidilmez, Allah'ın rızası da kazanılmaz" diyen Fethullah Gülen Hocaefendi, hedefe ulaşmak için insan öldürmeyi dinin tecviz etmediğini belirttikten sonra bu yola girmiş insanların 'mükemmel yetiştirilmesi mevzuunda hangi gayretlerin ortaya konulduğu'nu sorguluyor.

"Hangi sorumluluk duygusu altında onları yetiştirdik ki onlar terör yapmasın diye bekliyoruz. Bütün bunlar bizim içimizde yetişen insanlar. Hepsi bizim çocuklarımız" diyen Fethullah Gülen Hocaefendi, "Nasıl oldu da bazıları bunları kabadayı gibi yetiştirdi? Nasıl oldu da kendi milletinin başına gelip bomba gibi patladılar? Bunların hepsi bizde yetişti. Demek ki eğitimde bir şey vardı. Demek ki insan yetiştirme birinci planda ele alınmış bir mevzu değildi. Ve bu arada heder olup giden harap olan nesiller oldu. Birileri bunlara üç beş kuruş verdi. Veyâhut da robotlaştırdı. İlaç verdiler. Bunları mefkûre diye, gaye diye bu türlü câniliklere saldılar ve insan öldürttüler. Bu meseleleri önleyecek eğitimdi. Bu işin bir çâresi var. Çâresi doğrunun öğretilmesi. Müslüman'ın terörist olamayacağı anlatılmalı" şeklinde konuşuyor.

Paronayak Haline Gelen Bir Dünya

Hocaefendi'nin 'heder edilen nesiller' vurgusu dikkat çekici. Burada bir ideoloji adına hareket edip kendilerini heder edenler kadar, bu tür insanların eylemlerinin sebep olduğu tahribât sonucu maddî-manevî anlamda harap olanlar da var zira. Sonuç olarak karşımızda, psikolojik dengesi bozulmuş insanların gerçekleştirdiği eylemler ve bundan etkilenerek sağduyusunu kaybetmiş kitleler var artık. 1993'te başlayan ve insanları neredeyse paranoyak haline getiren bu eylemler zinciri 11 Eylül 2001 tarihli saldırılarla küresel bir nitelik kazandı. Terörizmin zirveye çıktığı söz konusu saldırılar ABD'nin de psikolojisini bozdu; çünkü yeni olayların olmaması için alınan aşırı tedbirler ve her duyumun ardından verilen alarmlar toplumsal sağduyuyu zaafa uğrattı.

Vakit geçirmeden 'uluslararası terörizm'e savaş açan ABD önce Afganistan, sonra da Irak'taki rejimleri kısa zamanda devirdi. Amaç, bu bölgelerde terörizmi besleyen katı rejimleri alaşağı etmek ve yerlerine demokratik yönetimleri ikâme etmekti. Hedefin birinci kısmına ulaşıldı; ancak küresel nitelik kazanan ve insanları tahrip eden katliamlar yine de durmadı. Aksine daha da hızlandı. 11 Nisan 2002 tarihinde Tunus'un Cerbe adasındaki sinagogları hedef alan küresel terör, aynı yıl içinde Yemen ve Pakistan'ı uğradıktan sonra Endonezya'ya uzandı.

2003 ve 2004 yılları da tıpkı 2002 gibi dünyanın dört bir yanında patlayan bombalarla sarsıldı. 11 Eylül saldırılarından tam 911 gün sonra 11 Mart 2004 tarihinde, dünya semalarında serbestçe dolaşan "hayalet terör" en son İspanya'nın başkenti Madrid'de gösterdi kendini. Ardından da geçen hafta Özbekistan'da. Hasılı, İspanya'dan Fas'a, Tunus'tan Türkiye ve Suudi Arabistan'a, oradan Pakistan ve Endonezya'ya uzanan bir coğrafyada bombalar birbiri ardına patlıyor. Fünyesi çekilen her bomba da Müslümanların hânesine kara leke olarak yazılıyor.

Gidişatı Tersine Çevirebilmek

Bombaların patladığı, masum insanların öldüğü bu gidişat hayra alâmet değil. Üstelik, bu sürüklenmeyi tersine çevirecek bir mekanizma da henüz bulunabilmiş değil. ABD, çözümü Büyük Ortadoğu Projesi'nde görüyor. Ayrıntıları, önümüzdeki haziran ayında yapılacak sanayileşmiş ülkelerin katılacağı G-8 toplantısı ile İstanbul'daki NATO zirvesinde açıklanacak bu proje ile terörü ortaya çıkaran dinamiklerin ortadan kaldırılması planlanıyor. Amerikalılar, bu düşüncelerini, Sovyetler Birliği ve onun Doğu Avrupa'daki müttefik rejimlerini adım adım açılmaya ve nihâyetinde çöküşe zorlayan 1975 tarihli Helsinki İnsan Hakları Sözleşmesi ile kıyaslıyor.

Hedeflenen bölgelere serbest piyasa ekonomisi ile özgürlük ve demokrasi getirmeyi vaat eden projeye genel bakış kuşku dolu. ABD'nin yeni projesinin ayaklarından birini ekonomik çıkarlar oluşturduğu, Ortadoğu ve Orta Asya'daki enerji kaynaklarını kontrol etmek ve uluslararası sermaye gruplarına yeni pazarlar bulmak niyetinde olduğu dile getiriliyor. Bunu dillendirenlerin ortak argümanını, 2003'te günde 66 milyon varil olan petrol tüketiminin 2020'de 119 milyon varile çıkacağı; Ortadoğu'nun dünya petrol rezervlerinin yüzde 65,4'üne sahip olduğu; Mısır, Cezayir, Libya ve Tunus'un sahip oldukları da eklenince bu rakamın dünya rezervlerinin yüzde 69,6'sına tekâbül ettiğini gösteren rakamlar oluşturuyor.

Aynı şekilde, geleceğin küresel petrol ihtiyacını karşılayabilecek ve bu maksatla üretimi artırabilecek bölgenin Ortadoğu olduğunu dile getiriliyor ve Kuzey Amerika'nın 2025'e kadar Ortadoğu'dan alacağı petrolün yüzde 85 artacağı ve bunun büyük bir kısmının ABD'de tüketileceği vurgulanıyor. 2025 yılına kadar Avrupa'nın Ortadoğu'dan petrol alımının yüzde 57, Japonya'nın yüzde 50, Pasifik'teki gelişmekte olan ülkelerin yüzde 100 ve Çin'in ise yüzde 500 artacağı hatırlatılarak bölgeyi kontrol etmenin önemine dikkat çekiliyor.

Projenin Kapsamı Çok Geniş

Şimdilik 22 Arap ülkesi ile Türkiye, İsrail, Afganistan ve Pakistan'ı içine aldığı dillendirilen projenin sınırları Kuzey Afrika'daki Fas'tan başlıyor ve sırasıyla Cezayir'i, Tunus'u, Libya'yı, Mısır'ı, Türkiye dâhil Güney Kafkasları, Afganistan dahil Orta Asya'nın bazı devletlerini, Güneydoğu Asya'yı ve Ortadoğu'nun tamamını kapsamı içine alıyor. Daha sonraki dönemlerde Orta Afrika'daki bazı İslam ülkelerinin de projeye dâhil edileceği konuşuluyor.

Söz konusu coğrafya, büyük ve küçük çaplı çatışmaların eksik olmadığı, sınır ihtilaflarının bulunduğu, uyuşturucu kaçakçılarının cirit attığı, insan tâcirlerinin olduğu, örgütlü suçların işlendiği, etnik ve mezhepsel gerginliklerin yaşandığı büyük bir bölge. İslam dininin ana rengini verdiği bu devâsa coğrafya içinde yer alan ülkelerin hemen hemen tamamı geri kalmış, kalkınma düzeyleri düşük, sanayi, ekonomik ve askerî bakımdan yetersiz durumda. Üstelik aralarında mefkûre birliği oluşturabilecek kuvvetli bağlar da mevcut değil. Bölgesel nitelikteki işbirliği örgütleri de bu devletleri harekete geçirebilecek bir cazibe merkezi oluşturamıyor.

Genç ve Dinamik Bir Nüfus

Tanımı yapılan bölgedeki nüfusun yaklaşık yüzde 40'ı, 14 yaşın altındaki genç nesilden oluşuyor. Otoriter ve totaliter rejimlerin hakim olduğu ülkelerde halkın büyük bir bölümü fakir. İşsizlik, düşük gelir düzeyi, temel eğitimden mahrumiyet, ekonomik yetersizlikler, ülkenin zengin gelir kaynaklarının âdil paylaşılamaması gibi sorunlar, yeni nesiller üzerinde mevcut yönetimlere ve onların işbirliği yaptığı uluslararası güçlere yönelik kin ve öfkenin beslenmesine yol açıyor. Amerikan karşıtı fikirlerin kolayca yayılmasının altında, söz konusu genç neslin iyi eğitim almamaları ve geleceği karanlık görmeleri yatıyor.

2002 ve 2003 yıllarında bir grup Arap aydının Birleşmiş Milletler için hazırladığı 'Arap Beşerî Kalkınma Raporu' bu konuda önemli ipuçları veriyor. Örneğin, Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde yer alan 22 Arap ülkesinin toplam gayri sâfî millî hasılası İspanya'nın sahip olduğundan daha az. Genel bir ortalama olarak Arapların yüzde 40'ı okuma yazma bilmiyor. Kadınlar ise bu rakamın üçte ikisini oluşturuyor. Raporlarda yer alan verilere göre, bu ülkelerde yaşayan genç nüfustan 50 milyonu 2010'da, 100 milyonu da 2020'de iş hayatına atılacak. Bu talebin karşılanabilmesi için her yıl en az 6 milyon kişinin çalışabileceği yeni istihdam alanlarının açılması gerekiyor. Bölgedeki mevcut işsizlik oranı aynen devam ederse, 2010'da bölgenin işsiz nüfusu 25 milyonu bulacak. Bölge halkının sadece yüzde 6,1'nin interneti kullanabildiğini dile getiren rapor, istikbâlden umudu olmayan gençlerin yüzde 51'inin ülke dışına göç etmek istediğini ortaya koyuyor.

Bu tabloya bir de kadınların doğurganlık oranını eklemek gerekiyor. Örneğin, Arap ülkelerinde bir kadın 2,1 oranında çocuk dünyaya getirirken, bu rakam Almanya'da 1,3, İtalya'da 1,2, İspanya'da 1,1 ve Fransa'da 1,7 şeklinde gerçekleşiyor. Fransa'nın diğerlerinden yüzdelik olarak fazla olması da bu ükede yaşayan Müslüman nüfusa bağlanıyor. Kadınların doğurganlık oranı, Büyük Ortadoğu projesi içerisinde yer alan Cezayir'de 3,2, Mısır'da 3,4, Fas'ta 5,2, Irak'ta 5,2 ve Suudi Arabistan'da 6,1 şeklinde gerçekleşiyor.

Dışarıdan Gelen Projeler Ters Tepiyor

Kuşkusuz bu rakamlardan ABD de haberdâr. Bu yüzden, ortaya atılan fikrin içinde İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa'ya yapılan malî ve ekonomik yardımlardan ibâret Marshall Planı benzeri katkı paketleri yer alıyor. Dışarıdan sağlanacak finansal destekle, hedeflenen ülkelerdeki okuma-yazma oranı yüzde 50'lerin üzerine çıkarmak isteniyor. Ayrıca, batılı klasiklerin bölge dillerine çevrilmesi; kadınlara toplum hayatına daha fazla katılmalarını sağlayacak hakların verilmesi; küçük girişimcilere mali ödenekler sunulması; bireysel özgürlüğü ve refahı artıracak yasal düzenlemelerin yapılması; batılı ülkelere yasadışı göçün önlenmesi; orta ve yüksek öğrenim sisteminin modernleştirilmesi de planlanıyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrası uygulanan Almanya modelinin Ortadoğu'da da başarılı olacağını düşünen Washington'daki karar mercilerinin birkaç noktayı ihmal ettiği görülüyor. Bölgenin değişim ihtiyacını ve talebini dile getirirken, İslam'ın halklar üzerindeki etkisini ve dinin vaz ettiği prensipleri görmezden geliyor. Tasvir ettiği coğrafyayı homojen bir yapı olarak görüyor, bölgedeki bütün ülkeleri birbirinin kopyasıymış gibi algılıyor, siyasî, ekonomik, toplumsal, kültürel ve tarihî olarak farklı gelişme gösteren, farklı devletleri ve halkları içeren bölgeye tek bir gelişim modeli sunuyor.

Etnik ve Dinî Temelli Bölünmeler

Elbette bunlar bölge ülkelerinde bir tedirginlik meydana getiriyor. Kaldı ki rahatsızlık sadece bununla sınırlı değil. Bu tür dıştan gelen "ehlileştirme" projelerinin sömürgeci dönemde de yapılmış ve bölge halklarının zihninde menfî bir kanaat uyandırmış olması da aşılması gereken diğer bir psikolojik eşik olarak ABD'nin karşısına çıkıyor. Üstelik Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün ve İran gibi önde gelen ülkeler, bu konuda kendilerine hiç danışılmadan sahip oldukları coğrafya üzerinde birtakım plan ve projelerin yapılmasından rahatsız olduklarını söylemekten çekinmiyor.

Afganistan ve Irak'ta uygulamaya konan yönetim modellerinin etnik ve mezhep temelli ayrışmalara yol açması da bölge ülkelerinin Büyük Ortadoğu Projesi'ne kuşku ile yaklaşmalarına sebep oluyor. Bu şüphenin altında ise, her ne kadar doğrudan belirtilmese de, bugüne kadar uygulanan stratejilerde İslam ülkelerinin sahip olduğu siyasî ve ekonomik coğrafyanın etnik ve dinî alt kimliklerin öne çıkarılarak değiştirileceği intibâını vermesi yatıyor. Aslında, reform kıskacındaki ülkelerin değişime ihtiyaç duydukları ortada. Bu çerçevede Bahreyn ve Katar gibi Körfez ülkelerinin ciddi adımlar atması, Mısır'ın şeklen, Suudi Arabistan'ın ise özde reformlar yapmaya başlaması kayda değer gelişmeler. Ancak, yeterli olmadığı anlaşılıyor.

Avrupa'nın Derinleşmesine Verilen Karşılık

Büyük Ortadoğu projesine bir de Avrupa Birliği'nin penceresinden bakmak lazım. Genişleyen NATO'nun terörizmle mücadele konusunda Akdeniz havzasını hedef seçmesi de dikkate alındığında, ABD ile Avrupa Birliği arasında Doğu Avrupa ve Balkanlar üzerinde 1990'lı yıllarda yaşanan rekâbetin bir benzerinin Akdeniz havzası ile Kuzey Afrika üzerinde de tekrarlanması kuvvetle muhtemel. Amerikan projesinin AB'nin Balkanlar ve Akdeniz havzasında etkinliğini engelleyecek bir atılım olarak gören Almanya'nın, Dışişleri Bakanı Joschka Fischer'in ağzından Washington'a işbirliği teklifinde bulunması oldukça manidâr.

Şubat 2004 tarihinde Münih'te yapılan güvenlik konferansında bu teklifi yapan Fischer, Ortadoğu'da istikrarın iki aşamada sağlanmasını öngören bir Avrupa-ABD projesini gündeme getirmişti. Bu projede, Fas'tan İsrail ve Filistin topraklarıyla Suriye'ye uzanan bölgenin serbest ticaret alanına dönüştürülmesi öngörülüyordu. İkinci aşamada ise proje Orta ve Yakın Doğu'ya yönelik "gelecek için bir deklarasyon" ilân edilmesini içeriyordu. İran ile Afganistan'ı da kapsayan deklarasyonda, demokrasiyle hukuk devletinin kurulması ve şiddetin terk edilmesi isteniyordu.

Bu öneriye İngiltere ve Fransa destek veriyor. Özellikle Fransa, Kuzey Afrika'daki kontrolünü yitirmekten endişe ediyor. Paris, AB'nin Akdeniz siyasetinin, ABD'nin daha büyük planlarıyla bertaraf edileceği veya yutulacağı konusunda kaygı duyuyor. 1990'lı yıllarda uluslararası sistemdeki yapısal değişiklikleri dikkate alan AB, Akdeniz ülkeleriyle ilişkilerini ortaklık zemininde fonksiyonel hale getirme çabası içine girdi. 1992 yılında yeni bir Akdeniz politikasını hayata geçiren AB, 27—28 Kasım 1995 tarihlerinde Barcelona'da yapılan Avrupa—Akdeniz Dışişleri Bakanları Konferansı'nda bir Avrupa—Akdeniz Ortaklığı

(EUROMED) meydana getirdi. Söz konusu ortaklık, 2010 yılına kadar 12 Akdeniz ülkesi ile AB'yi içeren bir Serbest Ticaret Bölgesi kurulmasını öngörüyor.

Herkesin Bir Hesabı Var Ama

Büyük güçlerin hesap yaptığı bir coğrafyanın genel fotoğrafı böyle çekilince, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin sorunları aşma konusunda uygulanabilir çözüm önerileri getirdiği görülüyor. İnsanların ruhlarını örseleyen "terör" konusunda çok net tavır takınıyor ve geniş Müslüman kitleleri töhmet altında bırakan bu problemin aşılabilmesi için gereken ilk adımı atarak önemli açılımlar yapıyor. Herşeyden önce 'terör' silahı kullanılarak 'hak' bir davanın kazanılamayacağını söyleyerek meseleyi kökünden hallediyor. Sonra da ruhları tatmin edilemeyen genç nesillere hakikatlerin öğretilmesi gerektiğini vurgulayarak eğitimin önemine dikkat çekiyor.

Fethullah Gülen Hocaefendi, sadece eğitim üzerinde durmuyor. Mevcut şartlar altında birlikte yaşayebilmenin önemini hatırlatıyor; İslam dininin batıda neşet eden demokrasinin önünde bir engel olmadığını dile getiriyor; Hıristiyan, Budist ve Yahudi demokratların da olduğunu söylüyor. Bu noktada, dünyada cari olan demokrasi anlayışına yeni bir boyut kazandırarak, bir insanın ihtiyaçlarının sadece dünyevî ihtiyaçlardan ibaret olmadığını, demokrasinin bir de metafizik buudunun olması gerektiğini dile getiriyor.

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin altını çizdiği bu husus, üzerinde dikkatlice düşünülmesi gereken temel konulardan biri aslında. Bugünkü demokrasi anlayışının temelinde, insanın sadece dünyevi ihtiyaçlarını öne çıkaran bir düşünce yer alıyor. Halbuki günümüz dünyasında insanların büyük bir bölümü, ruhunu tatmin etmek için çeşitli arayışlar içinde. Din de bu konuda insanların başvurduğu birinci kaynak durumunda. Bir yandan modern dünyanın sunduğu nimetlerden istifade etmek istiyor insanlar, diğer yandan da kalp ve ruh dünyalarını tatmin ederek huzura ermek... Günümüz insanının dini değerlere sahip çıkması da gösteriyor ki bugünkü modern dünyanın öngördüğü demokrasi anlayışı yetersiz kalmakta.

Doğu Avrupa'da Yaşanan Sürecin Bir Benzeri

Fransa'da geçtiğimiz yılın son aylarında patlak veren dinî semboller tartışmasını önemli bir dönüm noktası olarak görmek mümkün. Başörtü meselesi olarak kamuoyuna yansıyan tartışma, Fransa'da yaşayan ve dinî değerlerini gündelik hayatında tatbik etmek isteyen genç neslin karşı karşıya kaldığı bir açmazı gözler önüne seriyor. Fransız hükümeti, devlet okullarında başörtüsü, kipa ve haç gibi dinî sembolleri yasaklayarak meseleyi çözdüğünü zannediyor. Halbuki, vatandaşlarının uhrevi ihtiyaçlarını karşılayacak düzenlemeler yapabilirdi. Fethullah Gülen Hocaefendi, "demokrasinin bir metafizik buudu olmalı" diyerek, önümüzdeki yıllarda başka ülke ve bölgelerde de çıkması muhtemel benzer krizleri önleminin yolunun demokrasiye yeni açılımlar kazandırmaktan geçtiğini belirtiyor.

Nitekim, Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde dile getirilen demokratikleşme tabirinin de yeniden gözden geçirilmesi gerektiği de bu vesile ile ortaya çıkmış oluyor. 1990'lı yıllarda eski Varşova Paktı'na üye ülkelerin yer aldığı Doğu Avrupa'da başlayan 'demokrasi' rüzgarına batı dünyası büyük destek vermişti. Halbuki aynı yıllarda önce Cezayir'de, sonra da bugün Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde yer alacağı iddia edilen ülkelerde benzer bir demokratikleşme süreci başlamıştı. O zaman bu rüzgarın önü kesilmiş, Müslümanlara demokrasi anlayışını geliştirme fırsatı verilmemişti. Aradan geçen on küsur yıl sonra bugün şartlar değişmiş durumda.

Batı Medeniyeti Müslümanlarla Geçinmek Zorunda

İşte Fethullah Gülen Hocaefendi, hem değişen şartları hem de Müslümanlar açısından gelinen noktayı birlikte değerlendirerek, mevcut şartlar altında inananlara yatay düzlemde bir alan genişlemesi imkanı sunuyor. Bugün Avrupa'da yaklaşık 15 milyon Müslüman yaşıyor. Bu insanların anavatanlarında yapılacak demokratik düzenlemeler kadar halihazırda yaşadıkları ülkelerdeki temel haklarının garanti altına alınması; bu insanların içinde bulundukları ortama uyum sağlaması ve toplumsal hayattan dışlanmamaları gerekiyor.

Küreselleşen dünyada farklı inanca sahip insanların birlikte yaşamaları gerektiği vurgusunu yapan Fethullah Gülen Hocaefendi, Müslümanlar ile Batı medeniyetinin birbiriyle geçinmek zorunda olduğunu diyalog çağrısı yaparak dile getiriyor. Bunu yaparken de insanların değerlerini belirleyen ve yeni medeniyetler ortaya çıkaran enerjiyi dinde gördüğünü açıklamaktan da çekinmiyor. Bugün uluslararası terörün kaynaklarını kurutmak isteyenlerin de batı medeniyetinin köküne kibrit suyu dökmek isteyenlerin de durup üzerinde düşünmeleri gereken bir perspektif sunuyor Fethullah Gülen Hocaefendi.

Bakalım bugün ciddi bir kutuplaşma içinde olan insanlar onun söylediklerini doğru anlayıp, çözüm önerilerini vakit geçirmeden kapsamlı projeler haline getirebilecekler mi? Bekleyip göreceğiz.

Küresel Terörün Ayak İzleri

26 Şubat 1993: ABD: New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'ne yönelik bombalı saldırıda 6 kişi öldü, 1000 kadar kişi yaralandı.

13 Kasım 1995: Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'daki Ulusal Suudi Muhafız binası önünde bomba yüklü araç havaya uçtu, 5 Amerikalı ve 2 Hintli asker öldü.

25 Haziran 1996: Suudi Arabistan'ın Dahran kenti yakınlarından Hobar Amerikan Üssü girişinde bomba yüklü kamyonla düzenlenen saldırıda tamamı Amerikalı 19 asker öldü, 386 kişi yaralandı.

7 Ağustos 1998: Kenya ve Tanzanya'daki Amerikan büyükelçiliklerini hedef alan bombalı saldırılarda Nairobi'de 213, Darüsselam'da 11 kişi öldü. Saldırıların sorumluluklarını El Kaide üstlendi.

12 Ekim 2000: Amerikan destroyeri USS Cole'a Yemen'in Aden kenti açıklarında düzenlenen intihar saldırısında 17 Amerikan askeri öldü, 38 kişi yaralandı.

11 Eylül 2001: ABD'de, 4 uçak kaçırıldı. İkisi New York'taki Dünya Ticaret Merkezi kulelerine daldı, üçüncü uçak ABD Savunma Bakanlığı'na dalarken, dördüncü uçak Pennsylvania'da düştü. Olaylarda toplam 2978 kişi öldü.

11 Nisan 2002: Tunus'un Cerba adasındaki Ghriba Sinagogu'na yönelik intihar saldırısında 14'ü Alman 21 kişi öldü.

6 Mayıs 2002: Fransız petrol gemisi Limburg, Yemen açıklarındaki saldırıda hasar gördü, mürettebattan 1 kişi öldü.

8 Mayıs 2002: Pakistan'da, Fransız gemi yapım şirketi çalışanlarını taşıyan otobüse yönelik intihar saldırısında 11'i Fransız 14 kişi öldü.

12 Ekim 2002: Endonezya'nın Bali adasında bir diskoteğe yönelik bombalı araçla yapılan saldırıda 202 kişi öldü, 300 kişi yaralandı.

28 Kasım 2002: Kenya'nın Mombasa'daki bir otele yönelik intihar saldırısında 18 kişi öldü. Aynı saatlerde bir İsrail ticari uçağı Mombasa'dan kalkışından sonra fırlatılan 2 füzeden kurtulmayı başardı.

12 Mayıs 2003: Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'da düzenlenen eşzamanlı 3 saldırıda 9'u intihar komandosu 35 kişi öldü, 200 kadar kişi yaralandı.

12 Mayıs 2003: Çeçenistan'ın kuzeybatısındaki Znamenskoye'de düzenlenen intihar eyleminde 60 kişi öldü, 200'den fazla kişi yaralandı.

16 Mayıs 2003: Fas'ın Kazablanka kentinde yabancıların gittiği otel ve lokantalara saldırılar düzenlendi. Bilanço: 45 ölü, 100 kadar yaralı.

5 Ağustos 2003: Endonezya'nın başkenti Cakarta'daki Amerikan Marriott oteline yönelik intihar saldırısında 12 kişi öldü, 150 kadar kişi yaralandı.

19 Ağustos 2003: Bağdat'taki BM binası önündeki patlamada, BM temsilcisi Sergio Vieira de Mello'nun aralarında bulunduğu 22 kişi öldü.

29 Ağustos 2003: Irak'ın Necef kentinde cuma namazı çıkışında meydana gelen patlamada, aralarında Şii lideri Ayetullah Bakır el Hekim'in de bulunduğu 83 kişi öldü.

8 Kasım 2003: Riyad'da bir mahallede bomba yüklü araçla düzenlenen saldırıda 17 kişi öldü, 100'den fazla kişi yaralandı.

12 Kasım 2003: Irak'ın güneyindeki Nasıriye'de İtalyan askeri üssüne yönelik, kamyonla düzenlenen saldırıda 19'u İtalyan 28 kişi öldü.

15 Kasım 2003: İstanbul'da iki sinagoga yönelik çifte saldırılarda 2'si intihar komandosu 30 kişi öldü. 300 kadar kişi yaralandı.

20 Kasım 2003: İstanbul'da, İngiltere Başkonsolosluğu ile İngiliz sermayeli HSBC bankasına yönelik çifte saldırıda İngiliz Başkonsolosu dahil 33 kişi hayatını kaybetti.

2 Mart 2004: Irak- Bağdat ve Kerbela, Aşure gününde intihar saldırılarıyla kana bulandı. En az 170 kişi öldü.

9 Mart 2004: İstanbul'da, iki intihar komandosu, İstanbul Kartal'daki mason locasına bombalı saldırı düzenledi, biri saldırgan 2 kişi öldü.

11 Mart 2004: İspanya'nın başkenti Madrid'de trenlere yönelik bombalı saldırılarda 202 kişi öldü, 1400 kadar kişi yaralandı. (Mehmet Yılmaz)