Yazdır

Cem Karaca'nın Gülen'le Görüşmeye Ömrü Vefa Etmedi

Yazar: Zaman Tarih: . Kategori 2004 Haberleri

Oy:  / 2
En KötüEn İyi 

Cem Karaca, sanatçı kişiliği kadar fikir adamı kimliği ile de geniş bir kesimde takdir görüyordu. Karaca, özellikle son yıllarda Fethullah Gülen'in onursal başkanlığını yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın birçok faaliyetine katılmasıyla dikkati çekmişti.

Karaca'nın yakın dostlarından olan, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Harun Tokak, sanatçı ile vakfın kuruluş yılı olan 1994'te ilk kez tanıştıklarını belirterek, "Son görüşmemiz ise 2-3 ay kadar önce Karaca'nın Bakırköy'deki evinde gerçekleşti. Amerika'da bulunan Fethullah Gülen ile bir telefon görüşmesi yaptı." bilgisini verdi. Karaca'nın özellikle son günlerde yakın dostu olan Fethullah Gülen ile yüz yüze görüşme isteğini sürekli dile getirdiğini belirten Tokak, şahit olduğu son Karaca-Gülen görüşmesini şöyle anlattı: "Telefonda Gülen'e, 'Sizinle birlikte çektirdiğimiz hatıra fotoğrafı evimde asılı duruyor. Sürekli fotoğrafınıza bakarak konuşuyorum; ancak sizinle yüz yüze görüşmeyi çok istiyorum.' ifadesini kullandı. Çok duygulu bir konuşma oldu; ancak Gülen ile yüz yüze görüşmeye ömrü vefa etmedi."

Gülen ile Karaca, ilk kez Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın kuruluşu için 1994 yılında yapılan resepsiyonda karşılaşmıştı. Tokak yine tanığı olduğu bu sahneyi de şöyle naklediyor: "Cem Karaca bulunduğu dünyadan fazla kimseyi tanımayan bir kişi olarak lobide kendi başına oturuyordu. Bu sırada Gülen, bir grupla içeri girdi ve ilk önce Cem Karaca'ya doğru yöneldi. Onunla kucaklaşarak, "Burada aziz bir dostumuz varmış." dedi. Karaca ise bu ilgiden çok memnun kaldı." Cem Karaca, iki yıl önce yapılan Abant Platformu toplantısına katılarak mini bir konser de vermiş ve burada 'Allah yar' parçasını seslendirmişti. Ses sanatçılığı kadar şiirleriyle de öne çıkan bir isim olan Karaca, Fon Müzik tarafından piyasaya çıkarılan "Gurbet Ufukları" adlı şiir kasetinde de Hocaefendi'ye ait bir şiiri seslendirmişti. (Zafer Özcan)

Dadaloğlu'na Methiye Dizmedik, Ağıt Yakalım

Türk rock müziğinin en önemli isimlerinden biriydi Cem Karaca. Müziğiyle, şarkı sözleriyle bir dönemin 'star'ı, ekol ismiydi.

Yiğitçe, öfkeyle söylediği şarkılarıyla 'yıkılmaz' denilen ne duvarlar yıkmış, duygu yüklü şarkı sözleriyle halkının dertlerine tercüman olmuştu. Şan ve şöhret sahibiydi; ancak onun şöhreti yaşadığı toprakların tarihî ve sosyal gerçekleriyle yüzleşmesine engel olamadı. 1965'te askerde duyduğu bir türkü sanat hayatını; 1990'larda karşılaştığı 'anlamlı' bakışlar da dünya görüşünü değiştirdi.

Karaca, Ermeni asıllı bir anne Toto Karaca ve Azeri Türkü İbrahim Karaca'nın oğlu olarak 1945'te dünyaya geldi. Annesi avukat, babası tiyatrocu olmasını istiyordu; ama o müzisyen olmayı yeğledi. Müziğe 1960'ların başında 'Dinamitler'i kurarak başlayan sanatçı, Jaguarlar ve 'Apaşlar' (Sokak Serserisi) gruplarıyla da profesyonel müzik yaşamına devam etti. 'Resimdeki Gözyaşları' adlı 45'liği 600 bin üzerinde satarak rekorlar kırsa da Elvis Presley ve döneminin rock'ın roll şarkılarını 'taklit' etmekten vazgeçmedi. Ta ki askere gidene kadar. Sanatçı, Türkiye gerçekleriyle Anadolu insanıyla ve türkülerle askerdeyken tanıştı. Bu bir tanışma değil, dönüşümdü belki... Bu dönüşümü Karaca, bir röportajında şöyle anlatıyor: "Antalya'da askerim. Alayın arkasında bir dağ var. Akşam güneş bu dağa vurarak batıyor. Nevşehirli mi, Erzurumlu mu şimdi hatırlamıyorum almış biri eline sazı, türkü söylüyor. Biri beni anlatıyor. Oysa benim söylediğim Elvis Presley, Las Vegas beni anlatmıyordu. O anda kafamda şimşekler çaktı. Dedim ki "Cem Karaca, Robert Koleji'nde okuyacaksın, bunlara yabancı olacaksın olmaz..." Gerçekten de Cem Karaca, dediğini yaptı. 'Müslüman mahallesinde salyangoz satmanın alemi yok' diyerek kendisine yeni bir yol çizdi. Bu yolun mihenk taşları Ahmet Yesevi, Erzurumlu Emrah, Karacaoğlan, Pir Sultan oldu. Askerdeyken bir takvimin yapraklarında gördüğü Erzurumlu Emrah'ın bir şiirini bestedi: 'Emrah'. 1967'de katıldığı Altın Mikrofon Yarışması'nda bu türküyle birinci oldu. Sonra da 'Kardaşlar' adıyla kurduğu grupta türkü söyledi, orkestrasında bağlamaya, yaylı tanbura yer verdi. Müzik dili iyice belirginleşen Karaca'nın politik görüşü de netleşti: Şarkıları Anadolu'yu anlattı. Derken 12 Mart oldu. Ama Karaca'nın söylemleri daha da sertleşti. 1972'de Anadolu pop sentezini yakalayan Moğollar ile yolu kesişen Karaca, müzikal hayatındaki en verimli dönemini yaşadı. Türk rock soundunda birçok eser besteledi. Moğollar'ın yurtdışına çıkmasından sonra bu grupla yolları ayrılan Karaca, 'Dervişan'ı kurmakta gecikmedi. Sanatçının müziğinde politik, protest mesajlar verdiği sert bir dönem başladı. Bu dönemde Türkiye'de toplumsal hareketler doruğa ulaşmıştı. Türkiye'nin her köşesinde Dervişan rüzgarı esiyordu. 'Namus Belası', 'Tamirci Çırağı', 'Parka', 1 Mayıs' ve 'Yoksulluk Kader Olamaz' işte bu dönemin şarkılarıydı.

'Zeyno', 'Oy Gülüm Oy', 'Emmioğlu', 'El Çek Tabip', 'Edalı Gelin', 'Drama Köprüsü', 'Kendim Ettim Kendim Buldum', 'Erenler' ve 'Dadaloğlu' türküleri sanatçının müzikal yaşamındaki önemli yapı taşlarıydı. 'Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir/Ferman padişahınsa dağlar bizimdir' sözleriyle ünlenen 'Dadaloğlu' türküsü o kadar çok tutuldu ki, sanatçı Cem Karaca isminden çok 'Dadaloğlu' adıyla anılır oldu. Önce Deniz Gezmiş ve Yusuf Arslan taraftarları bu türküyü politik bir araç olarak kullandı. Sonra da bildiğimiz gibi sloganlara dönüştü. Derken Karaca'nın plakları toplatılmaya, konserleri yasaklanmaya başlandı. Sanatçı bu duruma bir 'İhtarname'yle cevap verdi. 'İhtarname'yi çeken 'Türk halkı'ydı, Çekilen makam: 'Siz'; konu ise 'Bal gibi bilirsiniz'di. İhtarname bir anda sokak afişlerine döndü. Türkiye'deki puslu hava görüş mesafesini iyice düşürmüştü. Karaca'nın yaşam dairesi daralmış, ünlü müzisyen artık 'kavga adamı' olarak dergi kapaklarında boy göstermeye başlamıştı. Politik gerginliği sezen Karaca, "Bize burda güneş yok, oy gülüm oy/Bize burda hayat yok" türküsünü söyleye söyleye Almanya'ya gitti. Ardından da 12 Eylül ihtilali olmuş, Karaca da 'yasaklı'lar listesine girmişti. Doğduğu toprakaların özlemiyle yanıp tutuşurken önce imdadına 'Hasret' türküsü, sonra da dönemin başbakanı Turgut Özal yetişti. Ve Karaca'nın sürgün hayatı 1987'de sona erdi. Sanatçı, ülkesine kavuşmayı bir bayram sevinci içinde 'Dönüş' albümüyle kutladı.

Müzik adamı olarak eski heyecanı yoktu artık, yaşadıklarından da ders çıkarmıştı. Birkaç yeni şarkının dışında, eski şarkılarını yeni nesillere tanıtmak için 'best of' albümler yaparak müzikle ilişkisini devam ettirdi. Ama bu dönemde müzikten çok siyasi duruşu, daha doğrusu değişimiyle gündeme geldi. Artık politik ve sert mesajlar yerini uzlaşma çağrılarına bırakmıştı. Beğendiği politikacı soldan bir isim değil, Turgut Özal'dı. Adı da 1990'ların başında karşılaştığı Fethullah Gülen ile anılmaya başlanmıştı. Bir dönem aynı saflarda yer aldığı 'kavga arkadaşları'nın sitemine aldırış etmeden doğru bildiği yolda yürüdü. Artık 'kavgaların adamı' değildi, kavgaları sona erdirmek, farklılıkları kavga sebebi olarak değil, kültürel yelpaze olarak gören bir gönül insanıydı. 1970'lerde 'Türk rock' ve 'Anadolu folk' müziğinde açtığı çığırın bir benzerini şimdi Türk fikir hayatında açmayı deniyordu. Bazı kesimlerce dışlanacağını bile bile meslektaşlarına, dostlarına 'Cem Karaca' adıyla, 'Dadaloğlu' sıfatıyla dili döndüğünce bildiği doğruları anlatmayı yeğledi. 'Star' olmayı hiç istemedi, 'star'lığın kendisine dar geleceğini bildiğinden 'Dadaloğlu' ve 'Karacaoğlan' olmayı yeğledi. Geride 50'ye yakın 45'lik plak, 15'in üzerinde albüm, yüzlerce şarkı-türkü bırakarak gitti. Ancak yüreklerde bıraktığı acı hepsinden fazla. Çilelerle örülmüş kısacık ömrüne baktığımızda gereken önem verilmedi sanatçıya. O türkülerini bizler için söylemişti. Biz ise Cem Karaca'ya yaşadığı dönemde 'methiye' yaz(a)madık, bari şimdi ağıt yakalım. (Abdullah Kılıç)