Yazdır

"Sağlığımı Önemsemeye Çalışıyorum"

Yazar: Aktüel Tarih: . Kategori 2004 Haberleri

Oy:  / 3
En KötüEn İyi 

Söyleşimiz sırasında sanki hiç yıkılmayacak gibi duruyor, hatta Anthony Quinn'in 70 yaşında çocuk sahibi olduğunu söylüyordu. Vitaminlere ihtiyaç duyuyordu ama bunu da hayatın cilvelerinden sayıyor, geçiştiriyordu. Yeni albümünün çalışmalarını bitirecek, ardından bir de şiir kaseti hazırlayacaktı. Olmadı… Gözleri ışıl ışıl parlayarak; "Bir gün eve de beklerim" dediğinde, hiç gerçekleşemeyecek bir randevu için sözleştiğimizi ne o ne de biz tahmin edebilirdik.

1979'da yurtdışına çıkıp arandığınızı öğrendiğinizde hemen kapattınız mı Türkiye defterini?

Gittim ve arkadan bana "Gel" dediler. Avukatımı arayıp sordum, "Cem, sakın ha gelme" dedi. Ardından gazetelerde bir haber çıktı. 200 sene hapis cezası istiyorlardı hakkımda. Kabahatim 1 Mayıs şarkısı söylemek ve Nazım Hikmet'in mezarının Türkiye'ye getirilmesi için talepte bulunmak. Üstelik bana "Gel" dedikleri zaman Hilton Oteli'ne çağırmıyorlardı ki. Gereksiz bir kahramanlık olurdu dönmek. Bazı insanlar Türkiye'ye döndükten sonra "Seni tıpkı Mao Zedung gibi bekliyorduk" filan dediler. Almanya'da bir kızıl ordu çekirdeği kuracakmışım; Türkiye'den ve başka ülkelerdeki Türklerin katılımıyla çığ gibi büyüyecekmiş; Türkiye'ye gelecekmişim ve askeri iktidarı devirecekmişim. Allah, Allah ya! Türkiye'ye dönmek isterim, ama askeri iktidarı devirecek olan ben miyim? Ben deviremem ki, devirecekse halk devirir.

Vatan haini suçlamasından sonra çevrenizdekilerle ilişkilerinizde değişiklik oldu mu?

Hemen, anında! Daha önce sokakta karşılaştığında bana sarılıp öpüşen insanlar, "Vatan haini" ilan edildiğimde kaldırım değiştirmeye başladı. Defalarca yaşadım bunu ve ince bir kırgınlık var içimde. Düzenledikleri konserlere, "Dayanışma" adı altında yüzlerce kez ücretsiz çağıran dava arkadaşlarımdan hiçbiri bir telefon açıp da "Cem arkadaş; nasılsın, aç mısın, tok musun?" diye sormadı. Allah'tan elimde altın bilezik vardı, şarkı söyleyip mesleğimi icra ederek hayatımı idame ettirdim.

Sürgündeyken gerçekleşen Turgut Özal buluşmasında talep kimden geldi?

Çocukluk arkadaşım Mehmet Almanya'nın Sesi Radyosu'nun Türkiye bölümünde çalışıyordu. Mesut Yılmaz'ın da yakın arkadaşıydı. Rahmetli Özal'ın da o tarihlerde Almanya'ya yapacağı bir ziyaret var. Mehmet gelip, "Başbakan Özal geliyor. Mesut Bey'in vasıtasıyla randevu istesem, görüşür müsün? Siyasal düşünceni biliyorum. Turgut Bey'inki de ortada, belki istemezsin" dedi. Dedim ki "Bundan makul ne olabilir? Türkiye'ye dönmek için Gorbaçov'la görüşecek halim yok!" Ülkeme dönmek istediğimi dile getirdim.

Dönüşün başlangıcı mıydı o görüşme?

Yasalar itibariyle Turgut Bey'in elinde yetki yoktu. Vatandaşlıktan çıkarılan birini tekrar vatandaşlığa almak anayasa suçuydu. Ancak Cumhurbaşkanı bunu yapabilirdi ki, o da Kenan Evren'di! Vatandaşlıktan çıkarıldığım olağanüstü dönemi başlatan kişi yani! Haliyle, o görüşme sonucunda hiçbir şey olmadı. Zaten görüşme basına yansıdı ve olay "Cem Karaca, Turgut Özal'ın elini öptü ve özür diledi" şeklinde yer aldı.

Öpmediniz mi?

Öpmedim tabii ki! Vallahi de billahi de… Bir kere Turgut Bey'le aramızdaki yaş farkı, elini öpmemi gerektirecek kadar büyük değildi. Semra Hanım'ın elini öptüm; ama kız istemeye giden damat gibi elini öpüp başıma koymadım. Bayan olduğu için nezaketen öptüm.

"Fethullah Gülen'e Saygı Duyuyorum"

Fethullah Gülen'le Cem Karaca arasındaki bir yakınlık var mı?

Fethullah Gülen, çok saygı duyduğum bir insan ve aşağı yukarı bütün kitapları var evimde. Bence, Türk kültürüne milli eğitim bakanlığından daha fazla katkıda bulunan biri. 400 okul açmak az buz bir iş değil. Yakıştırılmaya çalışılan "yobaz, mürteci" gibi sözleri hak eden bir adam olsaydı okul yerine Kuran Kursu açardı. Türkiye Cumhuriyeti'nin en asli görevlerinden biri Türki cumhuriyetlerde yıllardır uğradıkları asimilasyon sonucu unuttukları Türkçe'yi Latin alfabesiyle öğretmektir. Ama bu işi daha çok Gülen yapıyor.

Karşılaştınız mı hiç?

Evet. Cemaatin vakfı olan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın kuruluşunda karşılaştık.

Size yaklaşımı nasıldı?

Son derece iyiydi. Kitaplarını imzalayıp gönderdi. Hâlâ telefonlaşır, konuşuruz. Ama kesinlikle "Hocam, hocam" esprisinde yaklaşmadım. Fethullah Gülen beyefendi, dedim her zaman. Çünkü o, inançlarını yaşayan gerçek bir beyefendi. Bundan dolayı nasıl yargılayabiliriz bir insanı! İnançlarını yaşıyor ve kendisi gibi düşünmeyenlere de zorlama yapmıyor. Fethullah beyefendiyle böyle bir iletişim içine girince, bazı demokratik kitle kuruluşları (Aziz Nesin Vakfı, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği vs.) daha önce beni programlarına davet etmiş olmalarına karşın birdenbire beni "istenmeyen adam" ilan etti… Ücretsiz katılmayı kabul etmiştim o programlara. Çünkü Aziz Nesin Gecesi'ne katılmak için para istemeyecek kadar Aziz Nesin'e saygısı olan bir adamım. Ama son anda ihraç ettiler kadrodan. Hangisi doğru? Kendimi bir kitleye adamak istemedim, ama kitle bana sahip çıktı. Sahiplendi ve "Sen ancak bizim işlerimizi yaparsın" dedi. Unutmamak gerekir ki, bu memlekette komünistlikle suçlanan Nazım Hikmet de Komünist Parti'den ihraç edilmişti. Kim daha önyargılı onu merak ediyorum! Fikret Kızılok gecesi düzenlendi, çağrılmadım. Kızılok'la kişisel yakınlığım dışında müzikal yakınlığım da vardı. Ölümünden önce kendisiyle en son konuşan kişiyim.

"Popstar'dan elenenler benden popüler"

Birkaç sene önce "devletin sanatçısı olmaz" dediniz. Ama başka bir röportajda "Özal zamanında protokoldeydik, şimdi portakalda bile değiliz" dediniz. Bu çelişki değil mi?

Bahsettiğim, devletin protokol geleneğiydi. Bu protokol geleneğini rahmetli Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk başlatmıştı. Cumhuriyet bayramlarında filan sanatçıları, aydınları Köşk'e çağırıyorlar ve bir kokteylle ağırlayarak onurlandırıyorlardı. Onu kastetmiştim.

Size göre, sanatçı-iktidar/devlet ilişkisi ne boyutta olmalı?

Sanatçı-iktidar veya devlet ilişkisi olmaz. Devlet sanatçısıyla hiç olmaz. Devlet sanatçısı uygulaması, antikomünist olmakla övünen ülkelerde hiç olmamalı hele. Çünkü tipik bir Sovyetler Birliği uygulamasıdır. Çağırırmış Stalin sanatçıları, "Devlet lehine şunu yazın, bunu yazın" dermiş. Nazım'ın bile bu yüzden çok büyük sitemde bulunduğu bir şiiri vardır: "Çek çorbamdan bıyıklarını, bıktım her yerde görmekten senin heykelini, taştan tunçtan alçıdan" gibilerden bir şiiri var. Bu, çok totaliter rejimlerde rastlanan bir uygulamadır. İktidarın işi, gerekli anayasal-yasal düzenlemeleri yaparak sanatçının önünü açmaktır.

Türkiye'nin ilk fan club'ı sizin için kurulmuştu: Cem Karaca'yı Sevenler Kulübü. Şimdi gözündeki herkes için birkaç fan club var. Fan kültürünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kendi söylemek isteyip de söyleyemediklerini söyleyen biri var. Üstelik onlara bu işi müzikle ve sanatsal yaklaşımla sergileyen bir adam. Ve müzik, sinemadan sora en kolay algılanabilen sanat dalı. Ama popülerleşmek çok ciddi bir laf. Popülerleşmek iyi mi, yoksa yozlaşmanın başlangıcı mıdır!

Siz de döneminizde popülerdiniz

Popüler kelimesini bilinen anlamında kullanıyorsak, Popstar yarışmasından elenenler bile benden daha popüler. Ama bu onların doğru bir kültürel amaç için ne yaptıklarını sorgulamaktan alıkoymaz bizi. Bir de popüler müzikten rant sağlayan, prodüktör dediğimiz bir kesim var. Türkiye'de işini doğru yapan prodüktör sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Unkapanı'nda kendine prodüktör diyen adamlar, birini alıyor; allıyor, pulluyor, bir iki albüm yapıyor, suyunu iyice Sakıp atıyor bir köşeye.

Yaşlandığınızı hissediyor musunuz?

Türkçe şarkılar söylemeye başladığımda, sahneye çıktığımda söylediğim bir laf vardı. Halen söylüyorum: "Merhaba gençler ve her zaman genç kalanlar". Şimdi genç değilim, 60 yaşıma geldim ama bir şey hatırlatmak istiyorum. Anthony Quinn'in 70 yaşında çocuğu oldu…

Cem Karaca, sağlığına bakmayı bilir mi?

Yok! O işi hanım aldı üzerine. Özellikle bir şeye de dikkat etmemeye çalışıyorum. Ama vitamin filan alıyorum.

"Bektaşilikle İçli Dışlıyım"

İnanç dünyanız nasıl?

1945 doğumluyum. Müslüman bir babayla Hıristiyan bir annenin evladıyım. Bektaşilikle de biraz içli dışlıyım. Tabii ki, dini kültürün getirdiği bir ortamda yetişmiş olmam, çok yönlü bir bakış açısıyla tanrısal ve uhrevi kavramlara bakmamı sağladı. Bunu da eksi olarak görmüyorum hayatımda. Evimizde bir günden bir güne, babamla annem, dinsel inançlarından dolayı birbirlerine herhangi bir şey söylemedikleri gibi birbirlerinin dini bayramlarını hatırlayıp kutlarlardı..

Koşullardan dolayı, baskıları düşünerek inancınızı kapattığınız oldu mu?

70'li yıllarda siyah-beyaz ayrışmasının olduğu dönemde, kendimi beyaz saflarda konuşlandırdığım için, karşımızdaki insanlar da İslamiyet'i ve Allah kavramını belki de doğru yorumlayamadıklarından bizleri "Kafir, zındık, münafık" ilan etmişti. Etki-tepki kuralı işliyordu. Biz de o zaman münafıklıktan payımıza düşeni yerine getiriyorduk.

"Artık 'Parkası Yüzünden' Vurulan Yok"

Keskin sol söylem geri planda mı kaldı?

Gerek de yok. Artık "Parkasıyla vurdular, uzanmış yatar" diye bağırmanın alemi yok. Çünkü artık parkası yüzünden kimse öldürülmüyor. "Sen parka giyiyorsun solcusun, sen de kaban giyiyorsun sağcısın" gibi birtakım ayrımlar vardı. Şimdi insanlar diyalog kurabilir oldu. Aynı siyasi görüşten olmadığım biriyle oturup konuşabiliyorum.

Bugünkü dinleyici kitleniz kimlerden oluşuyor?

70'li yıllarda bugünkü durumu kıyaslayamayız. Bugün 12 Eylül'ü atlatmış; çevresini, kendisini, dünyayı sorgulamaya başlamış ve pozitif seleksiyon dediğimiz olumlu tercihler peşinde giden bir üniversite gençliği var. Bunların içinde de uçlar var. Ama uçlara fazla gitmeyen, sorgulamasını bilen ve gerçekleri soran bir gençlik de var. Sanırım o gençliğe ve kendi kuşağıma hitap ediyorum.

"Anadolu'yu Görünce Değiştim"

"Müzikteki miladım askerliktir. Askerde, türkü vasıtasıyla Türkiye insanının gerçek yaşantısının ne olduğunu, ne gibi sorunları olduğunu gözlemleyip izleme olanağı buldum. Daha önce tipik bir İstanbul çocuğu olarak, Robert Kolej'de okuyan bir genç olarak Elvis Presley'le yatar Elvis'le kalkardım. Papağın gibi, İngilizce şarkılar söylerdim. Askere gidip de Anadolu'yu görünce, kırsaldaki hayatın hiç de dergilerde anlatıldığı gibi nefis köy manzaralarından ibaret olmadığını gördüm. Kerpiç evleri; şalvarlı, poturlu insanları; kız kaçırmaları, yoksulluğu, kan davalarını görünce bakış açım değişti. Kültürlerle beraber, deyişler ve Doğu-Güneydoğu kökenli müziğe eğildim. O güne kadar Türkçe şarkı hiç söylememiştim. Fransızca bile söylerdim kulaktan dolma. Ama Türkçe yoktu. Fakat beni anlatan enstrümanın adı bağlama, beni anlatan şarkının, öykünün dili Türkçe'ydi. Daha sonra tarzımı genişlettim. Doğu-Güneydoğuyla kısıtlı kalmayıp Anadolu'nun her yanından türkülere eğildim." (Murat Yalnız)