Yazdır

Ukrayna Dergisinin İslam ve Gülen Yorumu

Yazar: fgulen.com Tarih: . Kategori 2009 Haberleri

Oy:  / 1
En KötüEn İyi 

Ukrayna'da aylık olarak yayınlanan Favorit dergisi Fethullah Gülen'in düşüncelerine yer verdi. Dergi yazarlarından Konstantin Zinovyev'in "Türk Fikir Adamı Fethullah Gülen: İslam'la Diyalog" başlığıyla kaleme aldığı yazıda, Gülen'in özellikle terörizme karşı fikirleri, eğitimi önemseyişi ve dünya barışı için diyaloğa verdiği değerden bahsedildi.

İslam: Diyaloğa Davet

Ağustos sayımızda modern Türk ilim adamı, din düşünürü, yazar ve toplum bilimci Fethullah Gülen hakkında bir makale yayınlamıştık. O'nun kitapları ve diğer yayınları ile daha yakından tanıştıktan sonra İslam hakkında başlayan sohbetimizi devam ettirmenin en iyi yolunun bu kişinin daha yakından tanınması ve incelenmesi olacağını düşündük. İslam sadece 1500 yıldır insanlığın din dünyasında önemli bir yer kaplamıyor, aynı zamanda bu dinden etkilenen ülkelerdeki insanlar İslam'ın diğer dinlerin bir devamı olduğunu düşünüyorlar... Diğer bir deyişle bu Türk ilim adamı tarafından teklif edilen diyaloğa kendi açımızdan yaklaşmayı deniyoruz.

İhtiyaç olarak diyalog

İlk olarak böyle bir diyaloğun gerekli olup olmadığı sorusu akla geliyor. Ama sanırım okuyucularımızın bir çoğu için cevap açık. Hem Müslümanlar artık uzun zamandır bizim için egzotik ülkelerin halkları olmaktan çıkıp komşumuz, iş arkadaşımız, vatandaşımız oldular... Birbirimize anlayışla yaklaşmamız artık hayatımızın bir gereği – bir arada yaşayan insanların ortak kanaatlerine göre de birbirimizi daha yakından tanımamız için gerekli temeller oluşmuş durumda. Bununla birlikte İslam'ın uluslar arası boyutta insanların yaşayışlarına etkisi her geçen yıl artmakta ve Avrupa ülkelerindeki Müslümanların sayısı artık milyonları bulmakta. Bu durumda diyalog sadece gerekli değil aynı zamanda kaçınılmazdır.

Tabi ki öncelikle, Müslümanların dünya görüşleri ile, ilişkilerimizi bozacak değil de hepimizin hayatını güzelleştirecek, birlikteliğimizi güçlendirecek ortak noktalarımızı aramalıyız. Yani, negatif yönleri araştırma ve eleştirme bakış açısı ile değil de, barış içinde ve olabildiği kadar verim alarak birlikte yaşamamızı sağlayacak pozitif bir yaklaşım ile İslam'ı incelemeliyiz, en azından her birimizin dünya görüşünü incitmeden, teolojik olarak değil de insanlar arası ve uluslar arası birlikteliği ve anlaşmayı sağlayacak şekilde bunu yapmalıyız.

Tam burada iki soru daha akla gelebilir. Birincisi: Bu girişim, kendi geleneksel olarak kabul edilmiş dini gerekli seviyede rağbet görmeyen bir ülkede, İslam propagandası olmaz mı? İkincisi: Bu insanlar arasında dinler yönünden bir umursamazlık meydana getirmez mi – sanki bütün dinler aynı derecede iyi, yani birinden çıkıp diğerine girsem yada hepsinden biraz alarak bir salata oluştursam değişen bir şey olmaz gibi? Birincisi daha önce de belirttiğimiz gibi minimum derecede tanışma sadece gerekli değil kaçınılmaz. Burada hemen eklemek lazım ki gerekli olan şey tanışmak ve birbirini daha iyi anlamak. Yani en azından bilgisizlikten kaynaklanan ön yargılarımızı sorgulamamız gerekli.

İkinci olaraksa, içinde hiç azımsanmayacak kadar ateist bulunan, resmi dine mensup olup da dinden uzak insanların çoğunluğu oluşturduğu bir toplumda oluşabilecek ilgisizlik ve umursamazlık bu tür bir yakından tanışma ile değişebilir, insanların İslam'a olan ilgileri arttığı kadar Hıristiyanlığa olan ilgileri de azalmaz, artar.

Kuvvetli bir şekilde inanan insanlar içinse başka bir dini biraz daha yakından tanımanın hiçbir zararı yoktur, bu hem Hıristiyanlar için hem de Müslümanlar için geçerlidir. Hıristiyanlığın bir takım prensipleri vardır ki bir Müslüman hiçbir zaman kabul etmez, bunun tam terside geçerli. Bu konuları şimdi burada açmayacağız çünkü konumuzun dışında. Bunun yanında birbirimizi sadece hoş göreceğimiz değil birlikte olabileceğimiz birçok ortak yanımız var. İslam, Hıristiyanlık ve Museviliğin ortak tarihi kökleri bulunmaktadır. Bütün insanlığı ilgilendiren genel ahlak konularında, sosyal hizmetler, çalışma, insanlar arası ve milletler arası ilişkilerde birçok ortak paydaları bulunmaktadır. Kâinatın yaratılış nedeni, yaratıcıya olan sevgi, yaratıcının insana verdiği var olma sevinci her dinde zaten aynı kavramlar.

İşte Fethullah Gülen bu önemli noktadan başlayarak, tüm dünya üzerinde önemli etkisi bulunan bu üç dini diyaloğa davet ediyor. İnsanın hayatın şuurunda olması, bize verilen hayatın amacı ve bunun değeri – işte bunlar bizi birleştiren değerler. Bu da günümüzde çok etkili olan, insanın varoluşunun anlamsızlığını öğreten, dini duygularından uzaklaştıran, yaratılış nedenini unutmaya yönlendiren modern kültürün negatif eğilimine karşı göğüs geriyor.

Küçük bir yorum ekleyerek Gülen'den bir alıntı yapmak istiyorum. Gülen dinler arası diyalogda kendi yerini belirlerken İslam'ın formülünü sunuyor – Allah'tan başka tanrı yoktur – tanrı kelimesini özellikle küçük harfle yazarak parantez içinde bir açıklama geliyor: Tanrı'dan başka tanrı yoktur. Oysa biz Allah'ın Tanrı'nın Arapçadaki karşılığı olduğunu unutarak bu cümleyi İslam'ın hoşgörüsüzlüğü olarak algılıyorduk. Yani bu cümleyi parantez içinde belirtildiği gibi çevirmek daha doğru olur: Tanrı'dan başka tanrı yoktur.

Sadece bir tanrı var – dünyayı ve insanı yaratan, bütün diğer tanrılar ise - insanların bir yanılgısı. Diğerleri için gülen 'senin dinin sana benim dinim bana' diyor.

Terör hakkında

Tabii ki konumuz İslam olunca, dinden çok genel hayatla ilgilenen modern insanın aklına terör problemi geliyor. Genellikle politik olmakla birlikte birçok nedenden dolayı bu çarpık yapılanmaya daha çok geleneksel Müslüman bölgelerde rastlanıyor (daha çok politikacılar ve medya tarafından böyle yansıtılıyor). Terörün nedeninin din olarak İslam olmadığını anlamak için en azından terör yapanların sadece Müslümanlar olmadıklarına bakmak yeterlidir. Bu birincisi. İkinci olarak ise terör anlayışı insanların bilinçlerine yine medya tarafından işleniyor. Yani: Başka bir ülkenin topraklarını bombalama kararı alıp galibiyetle sonlandıran bir hükümet terör grubu olarak sayılmıyorda, bütün yanlışlarıyla ve doğrularıyla kendi topraklarını korumak amacıyla oluşturulmuş, savaşı ve bu politik entrikayı kaybetmiş silahlı grup terörist bir çete sayılabiliyor. Daha ötesinde kendisinden daha güçlü bir rakiple savaşan hükümeti de terörist ilan edebilirler, ama galip geleni değil.

Her şeye rağmen İslam topluluklarında terör var ve Gülen bunu inkâr etmiyor. Bu problemin gerçek sebebini ve boyutunu açıklamaya çalışıyor. Olayın boyutları hakkında Gülen, silahların ve patlamaların ve bunların tüm dünyaya yayınının milyonlarca barışçıl, hiçbir zaman eline silah almamış ve almayacak Müslüman'ın iş ve aile hayatlarından daha çok dikkat çektiğini vurguluyor. Aslında teröristler – azınlık, büyük topluluklardan kopmuş kapalı bir grubun üyeleri. Ve terörizm İslam ahlakının temel prensiplerine aykırı. Aynı şekilde terörist organizasyonlara üye insanlar özel hayatlarında da İslam'a aykırı faaliyetler içindedirler – uyuşturucu ve alkol kullanımı, ahlaksızlık, hırsızlık, haksız ticaret gibi. Tabii ki bu organizasyonların tüm üyeleri bu şekilde değil, azımsanmayacak derecede kandırılmış yada korkutulmuş insanlar, yada aşırı nefret hissi taşıyanlar. Bu organizasyonlarda İslam dininden uzak insanların oranı o toplum içerisindeki İslam dininden uzak insanların oranına göre çok daha fazla. Burada bir mantık var ve bu mantığı anlayabilmek için cihad anlayışını daha iyi öğrenmek lazım, bu anlayış yanlış bir yorumla terörizm ile bağdaştırılıyor.

Terörizm İslam ahlakının temel prensiplerine aykırı

Gülen cihad terimini anlatmaya bu kelimenin etimolojisinden başlıyor. Kelimenin kökü Sami dillerinden geliyor ve kökünde 'zorlukları bertaraf etmek' manası yatıyor. Bu arada yine Sami dillerinden gelen, bizim de bildiğimiz stana kelimesi 'zorluk oluşturan' manasına geliyor. Yani buna göre Müslümanların anlayışına göre cihad her şeyden önce insanlığın düşmanı tarafından çıkarılan zorlukları bertaraf etmek demek oluyor.

Büyük ve küçük olmak üzere iki çeşit cihad bulunmaktadır. Büyük olan iç savaş, kişinin kendi ile olan savaşı, kendi kusurları ile olan savaşı, ahlak olarak yücelme, yaratıcıya yaklaşma. Bu herşeyden önce istikrarlı ibadet, farz olan ibadetleri yerine getirme, davranış kuralları, kendini eğitme v.b. demek oluyor. İslam'ı daha ileri düzeyde yaşayanlar için bu İslam ilimlerini öğrenme, zorunlu olan dışındaki oruç, inziva demek oluyor. Ama bütün Müslümanlar için her şeyden önce kendi eksikleri ile mücadele – hasetle, egoizm ile, cimrilikle, öfke ve bunun gibi kötü duygularla mücadele. Genel olarak bu, İslam'ın bakış açısına göre, kamil insana ulaşmak için yapılan bir psikolojik iç etkinlik.

Küçük cihad ise bir insanın üzerine düşen, toplumun düzelmesi için yapılan sosyal ve bu arada politik faaliyetler. Bu da iyi kalplilik, misafirperverlik, yardım faaliyetleri, dini anlatma, özel olarak ve uluslar arası barışı sağlama ve tabii ki vatanı koruma. Vatanını korumak sadece Müslümanlar için değil bütün insanlar ve milletler için ortak bir özellik. Burada problem olan şey, insanların ön yargılarında cihadın anlamının daha çok savaş olarak yanlış algılanmasında.

Büyük ve küçük cihad arasındaki mantık bağlantısına dönelim. Gülen'in düşüncesine göre büyük cihadda başarılı olamamış bir insanın küçük cihadda da kaybetmesi kaçınılmazdır. Eğer insan kendi eksiklerini giderme yolunda değilse, eğer istek ve arzuların oyuncağı ise, her ne kadar bu iç eksikliklerini saklamak istese de bunlar dışarıya yansıyacaktır. Ve hatta bu insan kendisini İslam'ın savaşçısı ilan etse bile, özel hayatında dininin minimum gereklerini yerine getiremiyorsa, bu onu toplumsal faaliyetlerinde de yanlışlara itecektir. İşte size mantıksal bağ...

Anlaşılıyor ki terörizme ya iç dünya olarak çoktan kendi dini inancından kopmuş insanlar, yani Kuran'da da hatırlatıldığı gibi ikiyüzlüler ya da bu ikiyüzlüler tarafından aldatılan insanlar. Ama Müslümanlar değil.

Kadın hakkında

Kadınların İslam'daki yeri bizim ön yargılarımızda olduğu gibi erkeklerin bütün emirlerini yerine getiren, hiç bir hakkı olmayan yaratıklar olmaktan çok öte. Aynen bu şekilde Gülen erkek ve kadın arasındaki tüm farkları görmezden gelen eğilimi de onaylamıyor. İşte bu iki prensip arasında, ilk bakışta beklenmedik, bir bağ ortaya çıkıyor. Aslında kadını modern batı dünyasının verdiği rol alçaltıyor. Onun güzelliğinin ticarileştirilmesi, bir reklam ürünü gibi kullanılması, iş kalitesi ve sorunlarının onun dış güzelliğiyle örtülmesi gibi. Mesele kadının olayları anlama özelliği, kavraması ve mantıklı sonuçlar üretebilmesi değil. Mesele onun psikolojik özelliklerine objektif olarak yaklaşabilmek. Kadın erkekten daha düşüktür yada daha üstündür diye bir anlayış yok. Anlayış şudur ki kadın erkekten farklıdır, başkadır. Eğer gülenin bütün belirttiği sıfatları, makaleleri ve teşhisleri birleştirirsek şu ortaya çıkar.

Kadın kendi psikolojik yapısı ile erkeğe göre daha kompleks, daha ayrıntılı bir yaratık. Daha kompleks olduğu içinde daha kırılgan ve daha hassas. Ama, belirli bir yönden, daha bilge. Kadın detaylara ve ayrıntılara daha dikkatli, bir olaydaki en küçük değişikliklere daha çabuk tepki veriyor hem de erkeğin sağ duyusu ve aklı bu durumu daha fark edememişken. Başka bir ifadeyle kadın atmosferi hissediyor. Erkek ise olayı analiz ediyor. Kadın aileye daha yakın ama erkek ev işlerinden kurtulsun diye yada erkek ona o rolü verdi diye değil. Kadın aileye daha yakın çünkü sıkıntısının ne olduğunu açıkça ifade edemeyecek olan çocuğunun kaprisini daha çabuk anlıyor, çünkü evdeki ve hatta odadaki problemin ne olduğunu daha çabuk anlıyor, bir misafirin dillendiremediği isteklerine daha duyarlı tepki veriyor, örneğin kocası gibi ortak bir sohbet konusu açmak yerine önce çay teklif ediyor, çünkü misafiri dışardan yeni gelmişti ve orası çok soğuktu. Ona öyle öğrettiler diye değil, kocasının ise bu aklına bile gelmiyor.

Evet bu özellikler hem sosyal hayatta hem de ticari hayatta çok değerli. Mesela kadın bir olayı yönlendiren çok iyi bir analizci olabilir. Yada her öğrencinin zeka ve karakter özelliklerini algılayan bir öğretmen. Ama anlattığımız nedenlerden dolayı uzun süreli duygusal yoğunluklara dayanması zor. Olayları ve insanları kişisel olarak algılamaktan kendisini soyutlayamıyor. Başarısızlık ve kayıplardan gelen duygusal darbelere, etrafındakilerin kabalıklarına, doğal ve sosyal afetlere karşı ise çok daha savunmasız.

Gülen erkeklere kadınlarla olan ilişkilerinde çok özenli olmaları gerektiğini, kadını bir kristal vazoya benzeterek ifade ediyor. Etrafı için amacına uygun bir denge unsuru olabilir, ama onu eğer yada yerli yersiz hareket ettirirsek denge bozulur. İşte aynen bunun gibi onu kırmak ta çok kolay...

Kadınlara ise Gülen, kendilerine içlerindeki uyumu bozarak tek yönden bakmamalarını tavsiye ediyor, her şeyden önce sadece bir dış güzellik nesnesi olarak, aşırı derecede tutku ve ihtiraslara kapılma ve özellikle dışarıdan gelen fantezilere kapılarak. Yani kendilerine kullanılan değil de özel kişilik olarak yaklaşmalarını, dışardan gelen zorlamaları değil de doğal motiflerini korumayı tavsiye ediyor. Konumuz şunun yada bunun kadına yasaklanması değil, onun dilediği ve yapabilecekleri.

Her halde kadın ne ile ne arasında seçim yaptığını bilmeli ve ideal olarak olan varyantla ne yapabileceğini ölçmeli.

Konstantin Zinovyev, Favorit Kasım 2008 Odessa