Yazdır

Türk Okullarında Yetişenin Türkiye'ye Ne Zararı Olur?

Yazar: Halka ve Olaylara Tercüman Tarih: . Kategori 2009 Haberleri

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'den sonra Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit de 4 Şubat 1998'de Fethullah Gülen'le görüşmüştü. Oysa Ecevit, ilki 20 Mart 1995'te, ikincisi 23 Mart 1997’te olmak üzere daha önce iki kez daha Fethullah Gülen'le bir araya gelmişti. Ecevit o günlerde, "Fethullah Gülen şu aşamada laik rejimle uzlaşmış görünüyor" diyordu. Fethullah Gülen'le daha sonra da görüşecek ve onun yurt dışında açtığı okullardan övgüyle söz edecek, "Bu okullar dünyanın dört bucağında Türkiye hakkında bilgi ve Türk kültürü yayıyor" diyecekti. O günlerde, Ecevit-Gülen görüşmesini Bağımsız Afyon Milletvekili Dr. Gaffar Yakın'ın organize ettiği söyleniyordu. Dr. Gaffar Yakın'la gazeteci arkadaşım Cemile Çağıl konuştu. Dr. Yakın, şunları anlattı:

"Milletvekili olduğum 19. dönemde, 1992'nin sonunda, o tarihte Cumhurbaşkanı olan rahmetli Özal ile hareket etmek üzere ANAP'tan 17 milletvekili ayrıldık. Özal vefat ettikten sonra ben uzun bir süre bağımsız milletvekili olarak meclisin arka sıralarında oturdum. Yanımızdaki sırada da rahmetli Ecevit ve iki DSP milletvekili arkadaşımız oturuyordu. Devamlı bir ilişki içerisindeydik. Görüşüp konuşuyorduk. Rahmetli Ecevit ile ben aynı okuldan mezunduk ve bunun getirdiği bir yakınlık da vardı. Meclis'te zaman zaman konuşma sıramı -5 dakikalık konuşma haklarımı- rahmetli Ecevit'e devrediyordum. Eski bir başbakanımız ve Kıbrıs harekatını yapan tarihi bir şahsiyet olan merhum Ecevit'e insan olarak hiçbir zaman saygıda kusur etmedim çok iyi bir diyalogumuz vardı. Fethullah Gülen hareketinde Ankara'da etkili olan isimlerden biri olan Fikret Sönmez, Diyanet'te müfettişti. Bir gün odama geldi. 1995 yılıydı. Dedi ki, 'Fethullah Hocaefendi bugüne kadar tüm siyasi parti liderleriyle de görüştü. Sayın Ecevit ile de görüşmeyi arzu ediyor. Siz de onu tanıyorsunuz. Diyalogunuz var. Aynı okuldansınız ve Meclis'te yanyana oturuyorsunuz. Acaba Fethullah Gülen'in kendisiyle görüşmek istediğini söyleyebilir misiniz?" Ben de bunu Sayın Ecevit'e değil de Hüsamettin (Özkan) beye ilettim.

Dedim ki, 'Fethullah Hocaefendi, Sayın Ecevit ile görüşmek istiyormuş. Böyle bir taleplerini bana ilettiler'. Sayın Özkan da bana 'Olur Sayın Ecevit'e söylerim' dedi. Uzunca bir zaman geçtikten sonra Hüsamettin Bey bana, 'Sayın Ecevit ile Gülen İzmir'de görüştüler' dedi. Hüsamettin Bey bunu sadece bilgilendirme amaçlı söyledi. Rahmetli Ecevit ile de bir gün lavaboda karşılaştık. Elini yıkıyordu. Selam verdim. Ve bana dedi ki 'Biz Fethullah Hocaefendi ile görüştük. Tasavvuf ile ilgili birkaç şiirimi ona verdim. Tasavvufi konularda sohbet ettik.

Görüşme bir açılımın sonucuydu

Dr. Yakın, Fethullah Gülen ile 1990'lı yıllarda 4-5 kez kalabalık gruplarla birlikte beraber olduğunu, birebir dostluk ve cemaat ilişkisi içerisinde olmadığını, Hocaefendi'yi medyaya aks eden faaliyetlerinden ve Hocaefendi'ye yakın olan tanıdıklarının anlattıklarından izlediğini ve 1999 yılında DSP'den milletvekili olmasında Hocaefendi ve cemaatinin hiçbir şekilde ilgisi olmadığını anlatıyor. Peki, Ecevit'in Fatih Altaylı'ya "Fethullah Gülen'le Ankara'da görüştük" demesini. Dr. Yakın nasıl değerlendiriyordu: "Benim aklımda kalan ve bana söylenilen buydu bu şekilde. Benim hatırladığım kadarıyla ilk görüşmenin İzmir'de gerçekleştiğini biliyorum. Bana söylenen buydu. Rahmetli Ecevit çok kibar bir insandı. Uzaktan izlediğim kadarıyla Fethullah Hocaefendi de öyle. Fethullah Hocaefendi daha önce Tansu Hanım, Süleyman Bey ve daha birçok siyasi liderle görüşmüştü.

Benim kanaatime göre Hocaefendi sadece bir kesim parti liderleriyle görüşüyor görüntüsünü vermemek, tüm siyasi liderlerle diyalog içerisinde olmak istediğini göstermek için rahmetli Ecevit ile görüşmek istedi. Ve bu görüşme gerçekleşti. Fethullah Hocaefendi'nin Ecevit ile görüşmesi bir açılımın sonucu idi. Bütün siyasi parti liderleri ile görüşüyordu. Benden aracı olmamı istemelerinin tek nedeni ise, rahmetli Ecevit ile Meclis'te arka sıralarda yanyana oturuyor olmam ve saygılı bir ilişki içerisinde olmamdı diye düşünüyorum. Başka bir nedeni yok. Bu cemaatin bana aracı olmam için gelen mensubu, çekingen, kimseyi kırmak, üzmek istemeyen bir insandı. Doğrudan rahmetli Ecevit ile temas kurmaktan çekinmiş olabilir. Rahmetli Ecevit ile aynı okuldan olmam ve Meclis'te yan yana olmamızdan dolayı bana gelmişti.

Kahrolsun şeriat' demeyin

Merhum Ecevit'in laiklik anlayışı nasıldı? Tarikatları sivil toplum kuruluşları olarak mı görüyordu? Gaffar Yakının Fethullah Gülen hareketi ile ilişkisi var mıydı? Kimlerle görüşüyor, kimlerle birlikte çalışıyordu?

Yakın'la bunları da konuştuk:

"Sayın Ecevit'in laiklik ile ilgili farklı bir politikası vardı. İnançlara saygılı bir laiklik anlayışı vardı. 1995 ve 1999 yıllarında bana milletvekilliği teklif etmesindeki amaç da buydu. Türkiye'deki laik-antilaik tartışmalarının sona erdirilebilmesi ve belirli bir uzlaşıya varabilmek için bir takım akılcı, doğru adımların atılması gerekiyordu. Rahmetli Ecevit'in İslam ve tasavvuf bilgisi çok iyiydi. Rahmetli Ecevit İslam'ın nasıl bir hoşgörü dini olduğunu da çok iyi bilmekteydi. Ben de Türkiye'de laik- anti laik tanışmalarının sone ermesini ve toplumsal barışın sağlanmasını gönülden isteyen ve toplumsal barışı sağlamak için siyasi çözüm projeleri üreten ve bu doğrultuda aktif çalışan bir siyasiydim. Bu amaçla, rahmetli Ecevit 1995 seçimlerinde de bana DSP'den milletvekili adayı olmam için çok ısrar etmişti. Rahmetli Ecevit, siyasi hayatında inançlara saygılı, laiklik anlayışını ilk dile getiren siyasi liderdi. Bunu sözde bırakmayıp, fiiliyata dökmek istedi. Mesela o zamanlar 'Kahrolsun şeriat' diye sokaklarda yürüyenler vardı. Rahmetli Ecevit buna karşı çıktı. 'Kahrolsun Şeriat demeyin kahrolsun irtica deyin' dedi. 1968-1977 yılları arasında Yeniden Milli Mücadele Hareketi'nin içerisinde kültürel çalışmalarda aktif olarak yer almıştım. Bu süreçte çıkardığımız çeşitli dergi ve gazetelerin dış haberlerin hazırlanmasında yardımcı oluyordum. Bu gazetecilik dönemimde yakından çalıştığım ve çok sevip takdir ettiğim ağabeyim Hüseyin Gülerce, 1980 sonrasında Fethullah Gülen Hocaefendi'nin yakınında bir medya mensubu olarak çalışmaya başlamıştı. Sayın Gülerce ile ağabey-kardeş ilişkimiz, 1980 sonrasında da devam etmiştir. 1994-95 yıllarında Hocaefendi'nin Dedeman Oteli toplantısı ve iftar yemekleriyle başlayan dışa açılma hareketinde yeniden Milli Mücadele Hareketi'nde beraber olduğumuz sanatçı-yazar arkadaşımız Mehmet Taşdiken'in de çok büyük katkıları olmuştur. Milletvekili olmadığım 1996-1999 yılları arasında Mehmet Taşdiken ile İstanbul'da çok yakın bir beraberliğimiz oldu ve 28 Şubat sürecinde yazdığım 'İslam-Laiklik ve Atatürk adlı kitabım' Taşdiken'in kurduğu ve benim de bir üyesi olduğum 'Hoşgörü Derneği' tarafından yayınlandı. Kitabımın ana konusu olan İslam ve Laiklik ilişkisini gündeme getirebilmek ve kamuoyunda tartışma başlatabilmek için Hoşgörü Derneği olarak Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ile birlikte İstanbul'da Lütfü Kırdar'da bir sempozyum yaptık. 'İslam ve laiklik sempozyumu'. O sempozyumun yöneticiliğini yaptım. Konuşmacılar arasında hatırladığım kadarıyla Taha Akyol, Prof. Mehmet Aydın, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk de vardı. Bu toplantı insanların çok hoşuna gitti. Dediler ki bu toplantıyı daha geniş bir zamanda, daha geniş bir katılımla gerçekleştirelim. Sonra aynı konu ile ilgili Abant'ta 3 gün süren o ilk toplantıyı düzenledim."

Altunizade'de bir araya geldik

"Fethullah Hoca ile görüşmelerime gelince 1990'lı yıllarda 4-5 kez onunla kalabalık gruplar arasında görüştüm. Bu görüşmelerin en dar kadrolu ve en yakından olanı, 1998 Abant toplantısından sonra Harun Tokak'ın (İstanbul Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı) Hocaefendi'ye Abant toplantısını anlatalım" dediği görüşmedir. Tokak ile Hocaefendi'yi ziyarete gittiğimizde Nazlı Ilıcak ve o zamanki eşi Emin Şirin de Hocaefendi ile görüşüyorlardı. Emin Şirin, hapishaneden yeni çıkmıştı ve ziyarete gelmişti. Yarım saat kadar hep birlikte oturup konuştuk. "Yurtdışındaki bu tür okulların gelişmesinden kıvanç duyuyorum. Bunu her vesileyle dile getirmeyi borç biliyorum. Osmanlı Devleti'nin çok geniş alanlara yayıldığı zamanlarda bile, Türk dili ve kültürü bu kadar geniş bir alana yayılmamıştı.." Bülent Ecevit böyle demişti. Peki Gaffar Yakın ne diyecekti bu konuda: 'Biz Robert kolejinde okurken o yıllarda ABD ve Türk bayraktan beraber asılıyordu okulda. Bu okulun iyi eğitim vermesinden dolayı içinizde şöyle bir duygu doğuyor. 'Niye Türkiye'nin böyle okulları yok.' 19. Yüzyılda hangi amaçla derseniz deyin Amerikalı bazı insanlar -ki bunların çoğu din adamı- gelmişler ve Osmanlı coğrafyasında 400 tane okul açmışlar. Sonra bunların çoğu kapatılmış ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde çok az sayıda okul kalmış Robert kolejden birçok önemli insan yetişmiş, Robert Kolejden mezun olmuş ve 19. dönemde Meclis'e girmiş isimlere baktığımızda, benimle birlikte, rahmetli Ecevit, Tansu Çiller, İsmail Cem, Cem Kozlu, Ersin Faralyalı vardı. Hepsi de etkili insanlardı. Ben kolejde okurken böyle bir şeyin Türkler tarafından gerçekleştirilmesini hayal bile edemiyordum. Türkiye'nin başka ülkelerde böyle okulları olsun ve bu okullardan Türkiye sempatizanı insanlar yetişsin. Robert Kolejinden veya yabancı kolejlerden yetişen insanlar, o ülkenin kültürünü ve insanını daha iyi tanıyor ve ister istemez bir sempati duyuyor. O ülke düşmanınız dahi olsa, o ülkeye kızsanız dahi durum bir farklı oluyor. Robert Koleji öğrencilerinin çoğunluğu 1960'ların sonlarında aşırı sola sempati beslemesine rağmen, hepsi de Amerikan kültürünü çok iyi biliyorlardı. Gülen'in okulları da kabul edelim ya da etmeyelim bulunduğu ülkelerde Türkiye sempatisi kazandırıyor. Ve buradan mezun olanlar başka bir ülke ile Türkiye arasında tercih yapacak olsalar mutlaka Türkiye'ye daha sıcak bakacaklardır. Sizin lisanınızı konuşuyorlar, sizin kültürünüzü tanıyorlar. Türkiye'ye ve Türklere karşı bir şükran duyguları var. Böyle bir faaliyeti kim yaparsa yapsın, Türkiye adına bence güzel bir faaliyet."

Gaffar Yakın, Türk okullarını görme fırsatı bulmuş muydu? "Ben bugüne kadar hiçbir okulu görmüş değilim. Bir arkadaşım söyledi, 15-20 yıl sonra Moğolistan Parlamentosu'nun yüzde 60-70'i Türkçe konuşacak diye. Buna sebep olan şey de oradaki okullardır. Türkiye'ye bir zararı var mı bu durumun? Hayır yok.

Peki Türkiye bugün bu okullar için bütçesinden herhangi bir şey sarf etmek zorunda kalıyor mu? Hayır. Bence Ecevit de bu okullara işte bu gözle baktı. O da Robert Kolej mezunuydu. O nedenle onun hissettiklerinin de benim gibi olduğunu düşünüyorum. Bu okullarda, Türkçe konuşan insanlar var. Türk Bayrağı asılı... Buradan yetişen insanların Türkiye'ye ne zararı olabilir ki? Kim ne derse desin bu okulların Türkiye'nin geleceği açısından orta ve uzun vadede çok faydalı olduğunu da her yerde savunuyor ve söylüyorum. Rahmetli Ecevit de bunu söylüyordu."