Yazdır

Gıybet etmemek mümkün

Yazar: Yeni Bahar Tarih: . Kategori 2012 Haberleri

Oy:  / 3
En KötüEn İyi 

Gıybet etmemek mümkün

Benden duymuş olma; ama şu bizim alt katta çalışan kız ile ilgili ilginç havadisler var.
- Aaaaaa! Anlatsana, ne olmuş?
- Yok. Ben söylemeyeyim. Dedikodu olur şimdi!
- Aman, çatlatma insanı. Bir şey olmaz.
- İyi o zaman çaktırma.

Bu ve benzeri diyalogları başlatan ya biz oluyoruz ya da merakımızı kamçılayacak benzer cümlelere maruz kalıyoruz. Konu komşu, hısım akraba, mesai arkadaşımız, eşimiz, öğretmenimiz derken hemen her yerde birileriyle ilgili konuşma ihtiyacı hissediyoruz. Dilimiz; kavgalarımız, kişisel çıkarlarımız, kırgınlıklarımızdan beslenip döndükçe dönüyor ve ağzımıza bal çalınırcasına konuşup duruyoruz. Gözümüzün tutmaması, ufak bir hataya maruz kalmamız, ortak yönlerimizin olmayışı bile birinin hakkında olumsuz konuşmamız için yeterli oluyor. "Karşımızdakine zarar gelir mi, söylenenlerden rahatsız olur mu?" diye hiç düşünmeden özel hayatları kurcalıyor, karakterleri irdeleyebiliyor, insanlara haksızlık etme ihtimalimizi aklımıza dahi getirmeden bir sürü söz sayıp dökebiliyoruz. Şahısları kendi zihnimize göre kurguluyor, yargılıyor ve idam ediyoruz tabiri caizse. "Falanca yalancı, filanca kıskanç" gibi sıfatlarla insanları yaftalamakta da üstümüze yok. Karakterlerle yahut kişilerin zaafları ve hataları ile ilgili kulp takmak, hiç zorlanmadığımız dedikodu usullerimizden. Ayrıca gıybet, sadece şahıslar üzerinden yapılmıyor. Kimi zaman cemaat, halk ve topluluklar da kötüleniyor. İpin ucu kaçırılıp "Onlar böyleler, onlar şöyleler. Biz biliyoruz..." gibi müphem ve ucu açık cümleler hiç çekinmeden sarf ediliyor. Gıybet eden zaman zaman özeleştiri de yapsa bu söylemler dilde kalıyor ve kalbe intikal etmiyor ne yazık ki. Üstelik dedikodu yalnızca dil ile de yapılmıyor. Allah'ın hayırda kullanmak üzere verdiği tüm uzuvlarımızı, bu zehire bulaştırmak için olanca gayretimizi gösteriyoruz. Bakışlarımızla, mimiklerimizle, dudak bükmelerimizle, beden dilimizle de gıybete giriyoruz.

Halbuki Cenâb-ı Hak, "Birbirinizin gizli hallerini ve kusurlarını araştırmayın. Birbirinizi gıybet de etmeyin. Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bundan tiksinirsiniz. Öyleyse Allah'tan korkun. Şüphesiz ki Allah tövbeleri kabul edici ve çok merhamet edicidir." (Hucurat Sûresi, 12) ayet-i kerimesiyle gıybetten uzak durmamız ikazında bulunuyor. Fakat, ayetin emrettiğini hayata nasıl geçireceğimiz konusunda hepimiz çelişkiler yaşıyoruz. İlahiyatçı yazar Faruk Çetin, gıybetin fıtratlarımızın bir parçası haline gelmesini, kalplerimizdeki sevgisizliğe bağlıyor. Ona göre dedikodunun ne olduğunu bilmek kadar insanlara muhabbet beslemek de bizleri bu günahtan kurtarabilir. Gıybet gayyasına düşmemek için "O muttakiler ki kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah da böyle iyi davrananları sever." (Ali İmran, 3/134) ayetine tutunmak gerekiyor. Çünkü ancak o zaman bizleri insanlar hakkında konuşmaya götürecek sebeplere gözlerimiz kapanabilir.

Gıybet, kendimizi alıkoyamadığımız büyük günahlardan. İnsanların arkasından bazen isteyerek bazen de istemeyerek konuşuyoruz. Oysa biraz hüsnüzan biraz da muhabbetle dedikodu kapanına yakalanmamak elimizde.

Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden İslâm Hukukçusu Hasan Ellek ise yediden yetmişe herkesin bu kuyuya düşmesini, gıybetin ne olduğu konusundaki bilgisizliğimize bağlıyor. Haksız sayılmaz. Birçoğumuz hâlâ nelerin dedikodu olduğunu ayırt edemiyoruz. "Olanı anlatıyorum!" deyip arkadan yaptığımız konuşmalarımızın masum olduğunu iddia ediyoruz. Fakat Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), meseleye Ebu Hureyre'nin bildirdiği bir hadis-i şerifte açıklık getiriyor. Ebu Hureyre'nin rivayetiyle: "Resûllullah Aleyhissalatu Vesselam buyurdular ki; 'Gıybetin ne olduğunu biliyor musunuz?' 'Allah ve Resûlü daha iyi bilir!' dediler. Bunun üzerine: 'Birinizin, kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır!' açıklamasını yaptı. Orada bulunan bir adam: 'Ya benim söylediğim o kişide o varsa bu da gıybet midir?' dedi. Aleyhissalatu Vesselam: 'Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış olursun. Eğer söylediğin onda yoksa bir de bühtanda (iftira) bulundun demektir.'" Anlıyoruz ki müspet ya da menfî olan bir şeyi muhatabından habersiz başka bir kişi ile konuşmak dedikodu.

'Daha neleri var neleri' dememek gerekiyor!

Büyük İslâm âlimi Gazalî, 'İhyâ-i Ulûmi'd-Din' isimli eserinde gıybeti altı farklı kategoride ele alıyor. Bunlardan ilki fizikî hususlarda yapılan gıybetler. İmam-ı Gazalî, bir kimsenin fizikî kusurunu "Falan kişi şaşıdır, kördür, keldir, boyu kısa veya uzundur..." gibi tanımlamalarda anmanın gıybet olduğunu söylüyor. Ebu Davut'un bildirdiği üzere, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu meselede Hz. Aişe Validemiz'i uyarıyor: "Bir gün, Hz. Aişe, Efendimiz'e Safiyye Annemiz'in kısalığından bahseder. Allah Resûlü de bunun üzerine onu ikaz eder ve şöyle der: 'Öyle bir laf ettin ki, şayet o söz denize karışsaydı onun suyunu bozardı.'" Bu olay gösteriyor ki bizim gıybet değeri atfetmediğimiz tanımlamalar bile bu şekilde değerlendiriliyor. Bu sebeple nelerin dedikodu olduğunu çok iyi bilmek gerekiyor. Gazalî'ye göre gıybetin diğer beş kategorisi; ahlâk ve karakterlerle ilgili hususlara dair yapılan konuşmalar, şahısların dinî hayatları ve kılık kıyafetleri hakkında yapılan yorumlar, yapılan taklitler, kaş-göz işaretleri. Bunlar aslında az çok dedikodu olduğunu bildiğimiz hususlar. Fakat gıybet olmadığını düşünerek bu günahı işlediğimiz de oluyor. Örneğin "Daha neleri var neleri" tarzında ucu açık cümleler kurarak, konuşulan kişinin hatasını açık açık söylemekten kaçınıyoruz. Sözde gıybet etmemek için bu tarz müphem-muğlak ifadelere hepimiz sığınabiliyoruz. Oysa Hasan Ellek, böyle bir gıybetin kast edilen hususları açıkça söylemekten daha günah olduğunu ifade ediyor.

İşin bir de iştişare boyutu var. Bir şeyleri istişare edeyim derken konuşulan şeylerin ayarını tutturamayıp günaha girdiğimiz de oluyor. Dinimiz, çevremizdekiler için hayatî müdahaleler gerektirecek durumlarda ehil kişilerle konuşmaya müsaade gösteriyor. Fakat Ellek'e göre bu izin, inananların ipin ucunu kaçırmasına yol açabiliyor. Halbuki istişare amaçlı birilerinin arkasından konuşmanın bir kaidesi var. Fethullah Gülen Hocaefendi'nin yaşadığı bir hadise gıybete girmeden istişare etmenin kaidesini çok güzel çiziyor. Olayı onun ağzından dinleyelim: "Arkadaşlarımdan birinin bir günah çukuruna düşmesi, şeytanî bir komploya maruz kalması söz konusuydu. Onun yakınlarından biri gelmiş, muhtemel tehlikeyi haber vermişti. Arkadaşımızın öyle bir musibete uğramaması adına oldukça heyecanlanmış ve o hadiseden yara almadan kurtulabilmesi için neler yapılabileceği hususunda hemen iki üç insanla istişare yapma lüzumunu hissetmiştim. Üç kişiyi odama çağırıp, meseleyi onlara açtım. İstişarem bitip arkadaşlar odamdan çıktığında içimde derin bir pişmanlık duygusu belirdi. Çünkü o meseleyi sadece bir insanla görüşerek de çözebilirdik."

Şahısların yanı sıra cemaat ve topluluklar hakkında konuşmak, en büyük handikaplarımızdan. İsim vermeden genel konuşmak gıybet gibi gelmiyor çoğumuza. Ancak çoğunluk hakkında menfî şeyler söylemek de, zinadan daha büyük günah olarak tarif edilen gıybete giriyor. Burada Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem), "Gıybetten sakının; çünkü gıybet zinadan daha şiddetlidir. Kişi zina edip tövbe eder de, Allah onun tövbesini kabul eder. Fakat gıybet eden, gıybet edilen tarafından affedilmedikçe, o günahı bağışlanmaz." şeklinde işaret buyurduğu hadisin önemi bir kez daha anlam kazanıyor. Zirâ cemaatler hakkında konuşulduğunda o cemaate mensup herkesten helallik istemek gerekiyor. Bu sebeple Hasan Ellek, "Müminler en çok da toplulukların gıybetini yapmaktan kendilerini muhafaza etmeliler." diyor.

Gıybetin büyük günahlar arasında yer almasının elbette bir hikmeti var. Allah, Müslümanlara dillerini doğru söylemek için kullanmalarını emrediyor. Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem) bu mevzuyla alakalı, "Allah'a ve ahiret gününe inanan, ya hayır söylesin ya da sussun." buyuruyor. İlahiyatçı yazar Faruk Çetin de, hadislere dayanarak hakikî Müslüman'ın, Müslümanlara dilinden çektirmeyen, zarar vermeyenler olduğunu hatırlatıyor. Çünkü, elle yapılan saldırıya mukabele etme imkânı varken, dille yapılan saldırıya yok. Bu da gıybetin hoş görülmeme sebeplerinin başında geliyor. Tabii Çetin'in daha önce üzerinde durduğu müminlerin birbirini sevmesi hususu da gıybetin haram olmasının bir başka sebebi. Hazreti Peygamber'in şu tavsiyesi bu açıdan kıymeti haiz: "Kendi su kabından başkasının su kabına boşalttığın suya varıncaya kadar iyilik adına hiçbir şeyi küçümseme! Din kardeşini güler yüzle karşılayıp, ona tebessüm et! Senin yanından ayrılıp gittiğinde de onun arkasından çekiştirip gıybetini yapma!"

Gıybet, vefa, kardeşlik ve sevgi hislerini öldürüyor. Bu da İslam'ın asla tasvip etmediği bir hal. Allah kullarından, birbirlerinin hatalarına örtü olmalarını istiyor. Üstelik bunun bir müminlik vasfı olduğunu telkin ediyor bizlere. Esma binti Yezid'in rivayet ettiği, "Kim, gıyabında kardeşinin etini savunursa (gıybet edilmesini önlerse), Allah o kimseyi cehennemden azad edecektir." hadisi de bunun delili niteliğinde. Öyleyse inananlara düşen "Sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş." (Fussilet Sûresi, 41/34) ayeti fehvasınca hareket edip gıybetten uzak durmaya çalışmak. Bir de gıybetin ne olduğunu her daim hatırda tutmak. Çünkü, dinimizce bu haslet, imanı oturmuş, karakterli bir müminde bulunmaması gereken bir virüs olarak görülüyor.

Gıybet orucu tutalım

Gıybetsiz bir hava sahası oluşturmanın bizim elimizde olduğunu söylemiştik. Bunun için ilahiyatçı yazar Faruk Çetin, ilk olarak onun yol arkadaşı olan günahlardan yani haset, kin, kıskançlık, öfke, intikam alma, tecessüs, kibir, suizan vb. uzak durmayı tavsiye ediyor. İnsanları sevmeye çalışmak ve hüsnüzan ile memur olmak da gıybetin olmadığı bir dünyaya kapı aralayacak türden hasletler. Çetin bunların yanı sıra, sohbet ve toplantı adabına riayet edilmesi ve konuşmaların seyrini malayani şeylere kaydırmamak gerektiğini söylüyor. Birileri hakkında konuşurken birbirimizi uyarmak da bu günahtan kaçınmamızı sağlıyor. Fakat Faruk Çetin'in söylediklerini hayatımıza geçirebilmek için geçtiğimiz aylarda tuttuğu gıybet orucu ile gündeme gelen yazar Ömer Faruk Paksu'ya uymakta fayda var. Paksu'nun deyimiyle dinî literatürde böyle bir ibadet yok. Buna rağmen Paksu, gıybetten korunmanın ve bunu alışkanlık haline getirmenin en iyi yolunun Allah'a söz vermekten geçtiği kanaatinde. Gıybet orucu da bu sözün onun dilinde şekil almış hali. Aslında normal oruç tutarak da gıybetten korunabiliriz. Zira oruç, insanı sadece yeme-içmeden değil kötü sözlerden de koruduğu için günahlara en güzel kalkan.

Neler gıybete girmiyor?

İnsanların arkasından konuşmanın İslam âlimleri tarafından gıybet olarak görülmediği durumlar mevcut. Kişinin ilgili makamlara gidip hakkını aramak amacıyla "Falanca bana şöyle şöyle davrandı." demesinde mahsur yok. Yine bir kimseyi kötülükten alıkoymak amaçlı yardım istemek yahut akıl danışmak da dedikoduya girmiyor. Fakat meseleyi anlatırken üslubumuzun, tahkir edici ve kişinin kulağına gittiğinde hoşuna gitmeyecek şekilde olmaması gerekiyor. İnsanın yaşadığı bir olayın dinî hükmünü öğrenmek maksadıyla birilerinin arkasından konuşması da gıybet sayılmıyor. Ayrıca eğer bir kişi günahını açıkça işliyor ve bundan rahatsızlık duymuyorsa, onun hakkında konuşmak yine gıybet olarak görülmüyor.

img alt=