Yazdır

2014 yalan oldu

Yazar: Aksiyon Tarih: . Kategori 2014 Haberleri

Oy:  / 4
En KötüEn İyi 

2014 yalan oldu

Yakın geçmişe dönüp şöyle bir baktığımızda yıllara bazen felaketler damga vurmuş, bazen seçimler, bazen parti kapatma davası, bazen de sportif başarılar... 2014 ise baştan sona heba edilmiş ve kelimenin tam anlamıyla 'yalan olmuş bir yıl' diye anılacak. Gelecek nesiller bugünlerde yaşananları okuyunca "vay be! bu sözler gerçekten söylenmiş mi, bu manşetler gerçekten atılmış mı?" diyecek.

Yalan, bir yönetme enstrümanı. Hesap verme ve denetimden azade olma isteği kendini gösterdiğinde sıklıkla müracaat edilen bir araç. Birtakım yalanlar ve onun topluma ulaştırılması iktidarın devamlılığı için şart olduğunda ortaya çıkan şey. Dolayısıyla siyasi iktidarların yalana başvurması, tercih ettiği antidemokratik ve hukuksuz siyasetin doğal karşılığı. Gezi'de protestoyu, 17 Aralık'ta yolsuzluğu savuşturabilmek için yoğun yalan kullanımı dikkat çekiyor. "Kabataş'ta başörtülü bacıma yapılan zülüm" ya da "Paraları koyan paralel polisler" gibi... Yalanın meşrulaştırılması da 'iktidarın ve ülkenin bekasını tehdit eden büyük darbe ile karşı karşıya olduğumuz' söyleminin topluma boca edilmesiyle yapılıyor. Öyle büyük tehlike var ki bir süre hukuku askıya aldığımız gibi gerçekleri de askıya alabiliriz!

David Ignatius'un, sonradan popüler filme dönüşen 'Yalanlar Üstüne' kitabı, Ortadoğu tek adam rejimlerinde istihbaratın yönetim biçimi olarak nasıl billurlaştığını resmetti. Konu Batı'nın yalanları olsa da 'yalanlar üstüne' kavramı, baskı rejimlerinin yönetme biçimi olarak 'yalan'ı nasıl kullandığını hatırlattı bize. Çünkü bizim de 'yalanlar üstüne' giden bir siyasi tarihimiz vardı. Türkiye'nin geçmiş darbe ve tek parti deneyimleriyle 'yalan'ların paralel ilerleyişi ortadaydı. Yalanın, devletin merkezinde üretilip etrafımızı çepeçevre sardığı bir gerçek. Sırf buna dayanarak 2013'ten beri siyasi iktidarca dolaşıma sokulan yalanlarla gidilen istikametin resmini çizmek mümkün. 'Siyasetin darbesi' ve 'tek parti yönetimi' denmesi boşuna değil. Ve nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumuz gerçeğinin ifade edilmesi de... Gazetelerin susturulması ya da propaganda aracı olarak kullanılması, yalanların yol bulup ilerlemesi için. Ki bu, herkes için ifade hürriyeti tehdidi değil sadece, hayati tehlikeye de işaret eder. Susturulan ya da yalana bulanan medya, faili meçhulün ve büyük tehlikenin habercisidir coğrafyamızda. 2013'ten başlayarak 2014, hem yalanların hem de toplum için arz ettiği tehlikenin büyüdüğü yıl oldu. Daha da büyüyeceğine kimsenin şüphesi yok.

Bütün mesele, 'büyük yalan'a ortak olmak ya da olmamakta. Hiçbir gazete ve televizyonun hatalardan ve yanlışlardan münezzeh olduğu söylenemez. Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı'nın, Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca'nın 'büyük yalan'a ortak olmadığından dolayı hedef alındığı pekâlâ söylenebilir. İşini ve köşesini kaybeden pek çok gazeteci gibi... Ülkeyi yöneten muktedirler kendi siyasetini hayata geçirebilmek için 'yalan'a ortak olmak şartını koşuyor herkese. Yalan ortaklığı medya dünyasında hem kurumsal hem de bireysel anlamda kazandıran bir tercih aynı zamanda. Üstelik hatırı sayılır alıcısı var. 'Kahvehane yorumcusu iken köşe yazmak ve genel yayın yönetmeni olmak' böyle bir alışverişin ürünü. Kapı önüne konduğunda elbette 'özgür medya susturulamaz' demek yerine, kaybolan imkânlar ve 'ama biz davanın ortağıydık' sözleri kalıyor geriye. 'Dava'nın anlamsızlığı ayrı bahis! Neyse, işte 2014 yılının yalan ve iftiralarından sadece bir kısmı:

'Paraları polis koydu' yalanı: 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonunda ele geçirilen ve şüphelilerin, iktidar partisine mensup bazı vekillerin, iktidara yakın basının 'polis koydu' diye savunduğu paralar iade edildi. Yolsuzluk soruşturmasının bir numaralı sanığı Reza Zarrab'ın adamları, teslim aldıkları parayı bavulla taşıdı. Emanette tutulan para için milletin cebinden 55 bin lira faiz ödendi. Barış Güler ise 'üç beş kuruş' dediği, faizi 20 bin lira tutan parasını hesabına havale etti.

'17 yıl hapis yattı, gözleri görmüyor': 14 Aralık'ta medyaya karşı düzenlenen darbe operasyonuna dayanak olarak gösterilen senaryo, sadece birkaç saat içinde çöktü. İddialara göre polis, Tahşiyeciler isimli örgüte, Fethullah Gülen'in sohbetindeki ikaz sonrasında operasyon düzenlemişti. Zaman ve Samanyolu'nda yapılan yayınlar talimat delili olarak gösterilmişti! Böyle bir talimat davul zurna çalarak gazete ve televizyon üzerinden verilir mi? Absürtlüğü hâlâ cevapsız. Ancak kısa süre sonra, MİT'in, El-Kaide ile irtibatlı olduğu iddia edilen örgütü 2004'ten itibaren takip ettiği, hatta örgütle ilgili şema hazırlayıp ilgili birimlere ilettiği anlaşıldı. Geriye ise Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sanık Mehmet Doğan hakkında kullandığı ifadeler kaldı: "17 yıl hapis yattı, gözleri görmüyor..." Gerçekte Doğan, 17 ay hapis yatmıştı. Doğan, CNN Türk'te katıldığı programda da "El-Kaide lideri Usame bin Ladin'i Müslüman olduğu için seviyorum." demişti. Ayrıca, önündeki metinleri rahatlıkla okuyabiliyordu, yani kör de değildi!

'Gazetecilikten alınmadılar': Başbakan Ahmet Davutoğlu, 14 Aralık medyaya darbe operasyonunda gözaltına alınan Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı ve Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca ile ilgili olarak "Gazetecilikten alınmadılar." dedi. Oysa mahkemede Dumanlı, hâkime soruyor: "Hakkımdaki suç delili iki makale, bir haber. Hepsi bu mu?" Hâkim, "Evet" diyor. Karaca da hâkime "Hâkim Bey bir delil var mı? Müsaade edin konuşacağım, burası mahkeme. Silahlar nerede? Örgüt yöneticiliği nerede?" diye soruyor. Hâkim cevap veremiyor.

Diyanet'in mercedes'i: Cumhurbaşkanının makam aracının, özel uçağının ve kaçak yapıldığı ileri sürülen Ak Saray'ın maliyetinin tartışıldığı günlerde Hürriyet, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez'e 1 milyon TL'ye yeni makam aracı alındığını yazdı. Diyanet İşleri Başkanlığı haberi yalanladı. Diyanet'in açıklamasında aracın 322 bin TL olduğu iddia edildi. Ancak kamuoyu çok geçmeden Mercedes'in resmî sitesinde Görmez'e alınan S500 Long otomobilin vergiler dahil liste fiyatının 877 bin 600 TL olduğunu öğrendi.

'Paralel yapının ablalarından şoke edici itiraflar' yalanı: Muhabirimiz Tuba Kabacaoğlu, Haziran 2012'de Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlı İzmir Hatay Kız Kur'an Kursu'na gidip hafızlık eğitimi alan kızlarla ve hocalarıyla görüşmüştü. Bu kursu haber yapmamızın sebebi, son derece modern bir ortamda eğitim vermesi ve örnek teşkil etmesiydi. Fakat nereden bilebilirdik ki dosyadaki o kare, hükümete yakın gazeteler tarafından Hizmet Hareketi'ne yönelik iftira haberlerinin görseli olarak tepe tepe kullanılacak! İlk önce Star ve Sabah gazeteleri kullandı Aksiyon'dan alınan fotoğrafı. İki gazete, "Paralel yapının ablalarından şoke edici itiraflar" başlıklı yalan haberlerini, iki sene önce çekilen o fotoğrafla süsledi! İftiraların madde madde sıralandığı haberlerde "Dinî toplantı adı altında siyaset konuşuluyor." deniliyordu. Aynı fotoğrafı daha sonra Akşam Gazetesi kullandı. Birinci sayfadaki "Vatana ihanet" manşetinin altında yer alan "Kadınlara şantaj nikâhı" başlıklı haberin görselini yine o masum kızlar oluşturuyordu.

'Cemaat, pkk ile işbirliği yapıyor': Önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, ardından Başbakan Ahmet Davutoğlu, Hizmet Hareketi'nin PKK ile işbirliği yaptığını açıkladı. Davutoğlu konuyu sürekli gündeme getirip "Elimizde belgeler var." dedi. Davutoğlu'nun belge dediği de HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş'ın Bugün Gazetesi'ne verdiği röportajdı. PKK'nın bir numaralı ismi Cemil Bayık iddiayı net biçimde yalanladı: "Belgeleri açıklasın, herkes bilsin. Kara propaganda yapıyor. Biz cemaat ile temas kurmak istedik; ancak onlar istemedi." PKK'nın yaktığı onlarca eğitim müessesesi de iddiayı fiilen çürütüyor.

"Dumanlı israil'e gitti" yalanı: Takvim, gerçek olmadığı çok kolay ispatlanacak bir yalanla basın tarihine geçmeyi yine başardı. Takvim'e göre Ekrem Dumanlı, 17 Aralık yolsuzluk operasyonu öncesinde, 14 Aralık'ta, Brüksel'deyken İsrail'e geçmiş, 16 Aralık'ta da İstanbul'a dönmüştü. Dumanlı, çürütülmesi çok kolay bu yalan karşısında, hayatında İsrail'e hiç gitmediğini, Brüksel'e ise en son Ahmet Davutoğlu ile birlikte Zaman'ın fotoğraf sergisi için gittiğini açıkladı. Dumanlı, köşe yazısında da durumu şu sözlerle sertçe eleştirdi: "Bir güne bir ömürlük iftira sıkıştıracak kadar vicdanını kaybetmişsen çıkıp tetikçinin söylediğini ispat etme cesaretini göstereceksin. Adlarını da yazdım, 'Ey Berat, ey Serhat!' dedim. 'İspat ederseniz ülkemi terk edeceğim.' dedim. Tık yok."

Takvim'den yalan röportaj: "Yaptıkları, yapacaklarının teminatıdır" sözü tam da Takvim için söylenmiş sanki. Gazetenin Gezi sürecinde 'ağaçla' röportaj yapan muhabiri, bu sefer, suikast sonucu hayatını kaybeden Necip Hablemitoğlu'nun eşi Şengül Hablemitoğlu'nu hedef seçti. Sözde habere göre Hablemitoğlu, yazar Orhan Pamuk'un 'edebiyat lobilerinin oyunu ve bir dünya projesi olduğunu' söyledi. Gerçek tabii ki anında ortaya çıktı. Hablemitoğlu, röportaj vermediğini açıkladığı gibi sosyal medya üzerinden "Bari cümleleri doğru kursaydın. Bu Türkçe ile nasıl iş buluyorsunuz?" diye tepki gösterdi.

'Yüzlerine haykırdı' yalanı: Star Gazetesi, dünyanın gözü önünde gerçekleşen bir olayın nasıl çarpıtılacağının tarihe mal olacak örneğini sergiledi 2014'te. ABD Başkanı Obama, 69. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda dolu salona karşı bir konuşma yaptı. Obama'dan sonra kürsüye Cumhurbaşkanı Erdoğan geldiğinde salon boşalmıştı. Buna rağmen Star, bilgisayar yardımı ile Obama'nın konuştuğu salon görüntüsünün üstüne Erdoğan'ın fotoğrafını bindirdi. Başlığa da 'Yüzlerine Haykırdı' çekince haber tamamdı işte! Ama bu haber bile gazetenin başındaki isimlerin kovularak uzaklaştırılmalarını engellemedi, yalan haber de uzun süre sosyal medyanın gündeminde kaldı.

Kimse yok mu yalanı: Türkiye başta olmak üzere dünyanın dört yanında binlerce insana yardım götüren Kimse Yok mu Derneği ile ilgili karalamalar, 10 Şubat 2014'te hükümete yakın Sabah'ın "Somali kampında kimse yok!" manşetiyle başladı. Haberde, derneğin Somali'deki kampında tek kap yemek dahi dağıtılmadığı iddia ediliyordu. Bu fakir ülkeye 58 milyon TL'den fazla yardım yapan Kimse Yok mu Derneği haberi belgeleriyle yalanlayıp tazminat davası açmasına rağmen, Sabah ve Takvim gazeteleri belli aralıklarla benzer haberlerine devam etti. Haberlerin ardından Bakanlar Kurulu, Kimse Yok mu Derneği'nin izin almadan yardım toplama yetkisini iptal etti. İçişleri Bakanlığı müfettişleri derneğin faaliyetlerini iki ay boyunca incelemiş, "Kamu yararı statüsünün devam etmesinin uygun olacağı değerlendirilmektedir" şeklinde görüş bildirmişti. Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç da derneğin yardım toplama izninin elinden alındığına dair Bakanlar Kurulu kararının imzalanmadığını açıklamıştı. Üstelik kararda Arınç'ın da imzası vardı. Bakanlar Kurulu'nun bu kararına, Danıştay 'dur' dedi.

Urla villaları 35 sene önce yapılmamış!: 17-25 Aralık operasyonu sonrası gündeme gelen ve bazılarının dönemin başbakanı Erdoğan'a armağan edildiği iddia edilen Urla villaları da 2014'e damga vurdu. Erdoğan, bu villalar için '35 yıl önce yapıldı' açıklamasını yapmıştı. Ancak Google Earth görüntülerine göre villalardan bazılarının 2012'den sonra yapıldığı ortaya çıkmıştı. Doğal SİT alanına yapıldığı gerekçesiyle yıkım kararı bulunan villalara daha sonra iki villa daha eklenmişti. Söz konusu yerin 2010 ve 2014 yıllarında çekilen iki fotoğrafı yan yana getirildiğinde, daha önce ağaçlık olarak görülen koydaki bölgeye, dört yeni villanın yapıldığı görülebiliyordu. Ortaya çıkan ses kayıtlarına göre, Erdoğan'ın kızı Sümeyye olduğu iddia edilen kişi villaların inşaatıyla bizzat ilgileniyordu.

'7 bin kişiyi dinlemişler' yalanı: Rüşvet ve yolsuzluk operasyonları sonrası Hizmet Hareketi'ni bitirmeye yönelik hamlelerde en çok 'telefon dinlemeleri' argüman olarak kullanıldı. Star, Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri dinleme listeleri yayımladı. Kendi aralarında bile tutarlılık yoktu bu listelerin! "2 milyon kişiyi dinlemişler" diyen de vardı, "509 bin kişiyi dinlemişler" diyen de... 7 bin kişinin dinlendiğini iddia eden bir başka gazete, bazı isimleri listeden çıkarmıştı. Aynı gazeteler, daha sonra 234 kişinin dinlendiğini kabul etmek zorunda kaldı. Bu dinlemeler hâkim kararıylaydı.

'Camide içki içildi' yalanı: Gezi Parkı eylemleri sırasında Dolmabahçe Bezmiâlem Vâlide Sultan Camii'ne sığınanlar, iddialara göre içki içmişti. Camide içki içildi iddiası, muhafazakâr camia üzerinde şok etkisi yaptı. Belli ki siyasi irade, kendi saflarını sıklaştırmak istiyordu. Kısmen başarılı oldu ancak hiçbir yalan sonsuza kadar gizlenemiyor! Müezzin Fuat Yıldırım, tüm baskılara rağmen camide içki içilmediğini dile getirdi. Tabii iktidarın hiç hoşuna gitmedi. Müezzin, hasta eşiyle birlikte İstanbul'un öbür ucuna, Kayabaşı'na sürüldü! 2013'teki bu olay, 2014'te de çok konuşulan konulardan biri oldu.

'Anne' üzerinden seviyesiz iftira: Akit Gazetesi, 7 Temmuz Pazartesi günü, manşetten bir haber verdi. Haber, insaf sınırlarını zorluyordu. Fethullah Gülen'in merhume annesinin nüfusta Rabia olan adını Rabin diye yazıyorlardı. Bu iftira karşısında, Akit'in kendi köşe yazarı Yavuz Bahadıroğlu bile isyan ederek veda makamında yazı kaleme aldı.

50 milyon dolarlık yalan: Spor camiası ve tüm Türkiye, 17 Aralık büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonunun birinci yıldönümünde tarihî bir iftiraya tanık oldu. Galatasaray Başkanı Duygun Yarvusat, "Fethullah (Gülen) grubu, Aziz Yıldırım'dan 50 milyon dolar istedi. Yıldırım ve F.Bahçe parayı vermeyince malum süreç başladı." dedi. Yarsuvat, Galatasaray Başkanı olmasının yanında avukattı. Üstelik Oda TV ve Balyoz soruşturmalarında suçlanan kişilerin de avukatlığını yapmıştı. Ancak çok geçmeden iddia birinci ağızdan tekzip edildi. Haberin çıktığı gün saat 17.25 sularında Fenerbahçe Kulübü resmî sitesinde kesin dille yalanlama yayınlandı. Gülen'in avukatı Nurullah Albayrak da hukuki süreç başlatacaklarını belirterek "Açık iftira olan bu iddia tam bir hezeyandır." sözleriyle Yarsuvat'ı yalanladı. Yarsuvat'ın tüm açıklamaları, Galatasaraylı taraftarların yoğun tepkisini çekti. Sarı kırmızılı taraftarlar, Twitter'da, '#DuygunYarsuvatİstifa' şeklinde hashtagler açtı. Galatasaray Düşünce Derneği, resmî internet sitesinden yaptığı açıklama ile başkanı istifaya davet etti. İftiranın ortaya atıldığı günlerde 1 milyar 428 milyon lira borcu olan G.Saray'a Maliye 41,6 milyon lira vergi cezası kesmişti. Zamanlama yine 'manidardı'.

Soma'da yalan katarı: 13 Mayıs 2014'te 301 madencinin öldüğü cinayetten sonra Soma'daki madenlerin mevzuata uygun denetlendiği iddia edildi. Ayrıca, daha önce Soma'daki madenlerin Meclis'te hiç gündeme gelmediği söylendi. Faciadan sonra yalanlar bir bir dökülmeye başladı. CHP Manisa Milletvekili Özgür Özel, kazadan 15 gün önce Soma'daki maden ocaklarıyla ilgili önerge vermiş ve yaşanan hadiselerle ilgili konuşmuştu. Ancak önerge reddedilmişti. Denetimi yapan müfettiş maden yöneticilerinden birinin yakın akrabasıydı. Cinayet sonrası denetim yapan bakanlık müfettişi ile mahkeme bilirkişisinin de karı-koca olduğu ortaya çıktı. Madende çalışan işçilerin çoğu, AK Parti teşkilatlarından referans alarak işe girmişti. Mitinglere götürülen işçiler, Enerji Bakanı'nın ziyaretlerinde de karşılama töreni için bekletilmişti. Şirketten İngiltere'deki tabela şirketleri aracılığı ile para transferi yapıldığı da basına yansıdı. Madenin genel müdürünün eşi, AK Parti'den İlçe Belediye Meclisi üyesi de olmuştu. Yaşam odalarının masraflarından kaçan maden sahibinin İstanbul'da fazladan imarla yapılmış kaçak gökdeleni olduğu da ortaya çıktı. Dönemin başbakanı Erdoğan'ın günler sonrasındaki ziyaretinde danışmanı bir madenci yakınını tekmeledi. Görüntülere rağmen inkâr edildi. Soma bahane edilerek hazırlanan torba yasalardan madenciler lehine hiçbir şey çıkmadı.

Zeytin üzerine yalanlar: Soma'daki kaza unutulmaya başladıktan sonra 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonunda adı geçen Kolin İnşaat, Soma'nın Yırca köyünde termik santral kurmak için yargı kararını beklemeden harekete geçti. Millete hakaret tapesinde Mehmet Cengiz ile konuşan Kolin'in sahibi Celal Koloğlu, burada çetin cevize çattı. Köylülerin direnişi ile karşılaştı. Zeytin Kanunu'na göre zeytinliklerin 3 kilometre yakınında kirletici tesis kurulamazken Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı proje için kamu yararı yalanını uydurdu. Bakanlar Kurulu acil kamulaştırma kararı aldı. Bu da aslında bir yalandı. Çünkü bu tür kamulaştırma ancak savaş hâllerinde alınabiliyordu. Köylüler, yapılan idari işlemlerin iptali için Danıştay'da dava açtı. Bu arada şirket 13 ağacı kesti. Tepkiler üzerine kesime ara verildi. Daha sonra kesime direnen köylüler darp edildi. Barakaya kilitlendi. Üstelik güvenlikçi olarak iş verilen hemşehrileri tarafından... 6 bin ağaç katledildikten sonra Danıştay'dan yürütmenin durdurulduğuna dair açıklama geldi. Kolin İnşaat'ın karardan önceden haberdar olduğu iddia edildi.

Kara lastik ermenek yalanlarını deşifre etti: Hükümetin Soma faciasından sonra denetimlerin yeterli olduğuna dair açıklamalarını fos çıkaran bir başka olay Konya Ermenek'te yaşandı. Kazada ölen 18 işçinin cesedinin çıkarılması 38 gün sürdü. Bakanlığın bu kadar temel bir kazı hatasını dahi denetimlerde atlaması büyük eksiklikti. Erdoğan ve Davutoğlu, cinayet mahalline yaptıkları ziyarette, tüm mağduriyetlerin giderileceğini söyledi. Ancak ölenlerden Tezcan Gökçe'nin babası Recep Gökçe, cenaze töreninde giydiği kıyafeti ve lastik ayakkabılarıyla çıplak gerçeği yüzlere vurdu. Recep Amca'ya devletin gönderdiği yeni kara lastik 'alay mı ediyorsunuz?' tepkisine yol açtı.

Asansörden düşen yalanlar: Ali Sami Yen Stadı'nın arsasında TOKİ'nin Torunlar GYO'ya ihale ettiği gökdelende asansörün düşmesi sonucu 10 işçi öldü. Hükümetten gerekenin yapılacağı açıklaması geldi. Çalışma Bakanı Faruk Çelik, "Takdir Allah'tan efendim ama tedbir insandan." dedi. Bu binada asansör kazasından 5 ay önce de bir işçi düşerek ölmüş, bakanlık sadece 6 bin 720 TL ceza kesmişti. Kazadan sonra yürütülen soruşturmada, asansörün güvenlik sistemlerinin iptal edildiği, yük asansörü ile işçi taşındığı ortaya çıktı. Ancak mahkeme Torunlar GYO yöneticileri hakkında takipsizlik kararı verdi. Ölen 10 işçinin ailesinden 8'i şirketin verdiği parayı kabul ederek davasından vazgeçti. Hükümet, kesilen para cezaları dışında yaptırımda bulunmadı.

Kaçak saray yalanı: Türkiye ekonomik açıdan sıkıntılı günler geçirirken Erdoğan, Ankara'da Atatürk Orman Çiftliği'nin en sık ağaç bulunan bölümünde saray inşaatına başladı. 'Başbakanlık' olacak denen saray, Cumhurbaşkanlığı binasına dönüştü. Arazi, aslında 1. derece SİT alanı iken inşaatın yapılabilmesi için 3. dereceye düşürüldü. Ancak Ankara 5. İdare Mahkemesi kararı iptal etti. Mahkeme üyeleri kararlarından sonra sürgün yedi. 150'ye yakın dava açılan saray inşaatı, her seferinde imar planı değiştirilerek devam ettirildi. Erdoğan sonunda noktayı koydu: "Sıkıysa gelin de yıkın." Saray yıkılmadı ama tartışmalar maliyet ve oda sayısı üzerinden devam etti. Erdoğan, yeni sarayın maliyetinin 700-800 milyon dolar değil, 500 milyon dolar civarında olduğunu söyledi. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ise bütçe görüşmelerinde sarayın maliyetinin 1 milyar 370 milyon lira olduğunu açıkladı. Erdoğan, 'bin odalı' diye eleştirilen sarayın gerçekte 1150 küsur odalı olduğunu itiraf etti.

Yalan planla İstanbul sarayı: İstanbul Çengelköy sırtlarındaki boğaz manzaralı arazideki Vahdettin Köşkü yeniden inşa edilerek Cumhurbaşkanlığı çalışma ofisine dönüştürüldü. Boğaziçi İmar Kanunu ile Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'na göre, tarihî binaların, arazinin yapısını, yapının malzemesini ve mimarî tarzını değiştirmeden onarılması gerekiyordu. 6. Numaralı Kültür Varlıkları Koruma Kurulu'na gönderilen proje, değişiklik yapılarak uygulandı. Binalar ahşap yerine betonarmeye döndü. Sayısı, yeri ve mimarisi değiştirildi. Arazi tamamıyla düzlendi. Alt mahallede vatandaşların evleri yıkılmaya başlandı.

Bedelli bir o yana bir bu yana: Bedelli askerlik tartışmaları gündemdeyken başbakanlığı döneminde Erdoğan'a konuya ilişkin bir soru yöneltiliyor. Erdoğan, "Şahsım adına böyle bir sorumluluğun altına giremem. Parası olan var, olmayan var. Biz yola kimsesizlerin kimsesi, sessiz yığınların sesi olarak çıktık." diyor. Aynı şekilde Başbakan Davutoğlu, 17 Ekim'de "Fakir çocuğunun askerlik yapması, zengin çocuğunun bedel ödeyerek askerlik yapmaması olmaz." diyerek tepki gösteriyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan 'birileri kaşıyor' dedikten kısa zaman sonra Davutoğlu, bedelli askerlik müjdesini verdi!

Çağlayan'ın saat yalanı: Eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan'ın Meclis'te 700 bin TL'lik saatle ilgili dile getirdiği savunmaların hemen hemen hepsi yalan çıktı. Saati gazete ilanından görüp beğendiğini söyleyen Çağlayan'ın iddiası, Patek Philippe firması tarafından yalanlandı. Gazete ilanı vermediklerini belirten firma yetkilileri, "Özel bir saat ürettiğimiz zaman bunu müşterilerimize elektronik postayla bildiririz." dedi. Çağlayan, Meclis Genel Kurulu'nda bahsi geçen saati kendi parasıyla aldığını iddia etmişti. Ancak fezlekelerde saatin Reza Zarrab tarafından ödendiği ortaya çıktı.

Güler'in yalanları: Eski İçişleri Bakanı Muammer Güler, 17 Aralık'ta oğlu Barış Güler'in evinde bulunan para sayma makineleri ve kasaların oğluna ait olmadığını, hatta polis tarafından konulduğunu iddia etmişti. Ancak Güler, Meclis Yolsuzlukları Soruşturma Komisyonu'nda oğlunun danışmanlık yaptığını, daha önce şirketini kapattığı için kasaların ve makinelerin eski iş yerinden kaldığını savundu. Ayrıca Güler, Reza Zarrab'a koruma için talimat vermediğini söylemişti ancak çıkan tapelerde koruma tahsis ettiğine dair konuşmalar yer almıştı.

Hece hece montaj: Erdoğan ve oğlu Bilal Erdoğan'a ait olduğu iddia edilen ses kayıtlarına ilişkin tartışma üzerine Erdoğan sesin montaj olduğunu iddia etmişti. İktidara yakın medyada iki rapora yer verildi ve raporlara göre sesin montaj olduğu söylendi. Her iki şirketten de açıklama geldi: "Biz öyle bir rapor vermedik." Ayrıca yolsuzluk soruşturması kapsamında 17 Aralık konuşmalarını inceleyen Adli Tıp da ses kayıtlarının montaj olmadığını ortaya koydu. Raporda, "Cümle eklemesi veya cümle çıkartması sonucu anlam bütünlüğünü bozacak değişiklik tespit edilmedi." ifadesi kullanıldı. Bakan Fikri Işık, TÜBİTAK'ın 'Hece hece montaj yapıldı' yönünde raporundan bahsetti. Ancak alay konusu rapor bir daha gündeme gelmedi. Yani 17 Aralık'taki bütün konuşmaların montaj değil, gerçek olduğu ortaya çıktı.

Tek dil tartışması: Başbakan Erdoğan, Meclis grup toplantılarının birinde "Benim milletimin dili tektir." diyor. Ancak Cumhurbaşkanlığı mitinglerinde yaptığı konuşmada kendisiyle çelişiyor. "Ben ne tek dil dedim ne tek din dedim. Hiçbir yerde benim böyle bir ifadem yok! Çünkü bunlar yalan makinesi!" ifadesini kullanıyor.

Taziye yalanı: Berkin Elvan, Gezi protestolarında polis tarafından atılan gaz fişeği kapsülünün kafasına isabet etmesiyle ölmüştü. Berkin Elvan'ın cenaze töreninin ardından Okmeydanı'nda çıkan olaylarda Burak Can Karamanoğlu isimli genç de hayatını kaybetmişti. Elvan için 12 Mart'ta taziye ilanı veren Fethullah Gülen Hocaefendi, 14 Mart'ta Burak Can için de taziye ilanı yayımlatmıştı. Erdoğan, meydanlarda Gülen'in sadece Berkin Elvan için taziye ilanı verdiğini, Burak için ise vermediğini iddia etti.

Kabataş yalanı: Gezi eylemleri sırasında başörtülü bir kadın ve 6 aylık bebeğinin yerlerde sürüklenerek saldırıya uğradığı iddia edilmişti. Hatta bazı gazeteciler ve siyasiler görüntüleri seyrettiğini söyledi. Anlatılan olay, Şubat 2014'te polis kamerasındaki görüntülerle yalanlandı. Görüntülerde herhangi bir saldırı olmadığı, tamamen algı operasyonu yapıldığı ortaya çıktı. Gezi olaylarına damga vuran olay, 'Kabataş yalanı' olarak tarihe geçti.

Tır yalanı: 2014'ün büyük yalanlarından biri de yılın ilk günlerinde Adana'da durdurulan TIR'ların Türkmenlere yardım götürdüğü iddiasıydı. Ancak Suriye Türkmen Meclisi Başkan Yardımcısı'nın "Türkmenlere yardım getiren bir TIR yok." açıklaması büyük yalanı ortaya çıkardı.

Dershane dönüşümü: Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, dershanelerin kapatılmasının gündeme geldiği ilk günlerde eğitimde dönüşüm için şart olduğunu sıkça dile getirdi. Cumhurbaşkanı sıfatıyla yaptığı açıklamalarda ise meselenin dönüşüm projesi olmadığını açıkça söyledi. Aralık ayının başında 19. Millî Eğitim Şûrası'nda yaptığı konuşmada dershaneleri ihanet çetelerine adam yetiştiren kurumlar olarak niteledi.

Eğitim desteği yalanı: Bu sene ilk kez hayata geçirilen özel okul desteği projesi için hükümet öğrenci başına okul öncesine 2 bin 500, ilkokula 3 bin, ortaokul ve liselere de 3 bin 500 lira ödemeyi öngördü. Müracaat süresi üç kez uzatıldı ama kontenjan bir türlü doldurulamadı. Özel okul desteğini 180 bin öğrenci ve 4 bin 361 okul talep etti. Bu okullardan 360'ının isteği "mali inceleme ve soruşturma geçirdiği" gerekçesiyle bakanlıkça geri çevrildi. İkinci açıklanan listede Hizmet Hareketi'ne yakınlığıyla bilinen, Uluslararası Bilim Olimpiyatları'nda Türkiye'ye pek çok madalya kazandıran gözde eğitim kuruluşlarının üzeri hiçbir hukuki gerekçe gösterilmeden çizildi. Anayasanın eşitlik ilkesi ortadayken bu kurumlar ayrımcılığa maruz kaldı.

Öğrenci istemediği okula yerleştirilmeyecekti: Millî Eğitim Bakanlığı, öğrencilere önce 'Evinize en yakın okula yerleştirileceksiniz, istemediğiniz okula yerleştirilmeyeceksiniz' sözünü verdi. Sonrasında da tercih yapmayan 134 bin öğrencinin 90 binini kontenjanında boşluk olan okullara mesafe gözetmeksizin âdeta ışınladı. Geriye kalan 40 binine mecburi istikamet olarak imam hatip liselerini gösterdi. İmam hatibe düşenler arasında pek çok gayrimüslim öğrenci de vardı. Hahambaşı İshak Haleva'nın torunu Şile İmam Hatip Lisesi'ne yerleştirildi. Yerleştirme işlemleri okullar açıldıktan sonra bile devam etti. Bu işlemlerde haftalarını harcayan on binlerce öğrenci derslerinden bir ay geri kaldı.

Olmayan okulda beddua yalanı: Akşam Gazetesi, Suudi Arabistan'daki Türk okullarında gece yarısı çocuklara Erdoğan ve arkadaşları için zorla beddua ettirildiğini yazdı. Haberin yalan olduğu kısa sürede anlaşıldı. Zira Hizmet Hareketi'nin Arabistan'da okulu yoktu.

En büyük 10 ekonomi arasına girme yalanı: 2023'te ulaşılması hedeflenen seviye için büyümenin yıllık en az yüzde 15 olması gerekiyor. Hükümet programlarındaki yüzde 4'lük iyimser tahminler bile hedefin anlamsızlığını ortaya koyuyor. Tasarruf oranı düşük olan ve büyüme için yurtdışı kaynaklara ihtiyaç duyan Türkiye'nin küresel deflasyon riskleri ve artan siyasi gerilim arasında bunu temin edebilmesi imkânsıza yakın görünüyor.

Hani bank asya zaten batmıştı: Erdoğan'ın ekonomi alanında sarf ettiği hilaf-ı hakikat beyanların arasında en akılda kalıcı olanlarından biri, Bank Asya hakkında "O banka batmış zaten." sözü oldu. Eylüldeki TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu toplantısında, Bankacılık Kanunu'na göre bir finansal kurumun prestijini sarsıcı ifadelerin açıkça suç teşkil etmesine aldırmadan, Bank Asya hakkında gerçeğe aykırı ifadelerde bulundu. İçişleri Bakanı Efkan Ala da Bank Asya'nın 17 Aralık öncesi piyasadan yüklü miktarda dolar topladığına dair belgeye sahip olduğunu ileri sürmüştü. Ala ısrarlı taleplere rağmen hâlâ o belgeleri gösteremedi.

IMF'ye borç mu vermişiz?: Recep Tayyip Erdoğan'ın seçim meydanlarında, gazete ve televizyon mülakatlarında yüksek perdeden dillendirdiği "Uluslararası Para Fonu'na (IMF) 5 milyar dolar borç verdik." beyanını Maliye Bakanı Mehmet Şimşek tekzip etti. Şimşek, "IMF'ye henüz borç vermedik." dedi. Nitekim ne IMF'nin böyle bir talebi vardı ne de Türkiye'nin mali yapısı böylesine yüksek döviz borcunu kaldırabilecek kadar sağlamdı.

Beyaz saray yalanladı: Dönemin başbakanı Erdoğan, 6 Mart'ta katıldığı televizyon programında, 19 Şubat'ta ABD Başkanı Barack Obama ile telefon görüşmesi gerçekleştirdiğini, Obama'nın Fethullah Gülen Hocaefendi ile ilgili taleplerine olumlu bakıp kendisine "mesaj alındı" dediğini söyledi. Ancak bir gün sonra Beyaz Saray yayımladığı yazılı açıklamayla Erdoğan'ın sözlerini teyit etmedi. Erdoğan daha önce de '17 Aralık'ın ardında ABD'nin olduğunu ima etmiş, dönemin ABD Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone'yi hedef alarak "Sizleri ülkemizde tutmak zorunda değiliz." demişti. Erdoğan'ın iddialarının arkasında Dışişleri Bakanlığımız bile durmadı. 2014, ABD-Türkiye ilişkileri tarihine 'yalanlama' yılı olarak geçti.

3. Havaalanı gerçeği: 3. havalimanı inşaatına, 'Mevcut iki hava limanı yetmiyor' denilerek başlandı. Asıl gaye şehrin kuzeyindeki su ve oksijen kaynakları üzerinde İstanbul'a bir İstanbul daha katmak, yani rant idi. Projenin, şehrin imar planlarına uygun olduğu söylendi. Halbuki Çevre Düzeni Planı'na taban tabana zıt idi. Kredi bulmakta güçlük çekilince Hazine garantisi getirildi. Devasa araziye yapılacak dolgu miktarı azaltıldı. 150 milyon yolcu kapasiteli olacağı söylenen havalimanının hesabı bile doğru çıkmadı. Buraya inecek uçakların hava sahasını kullandığı için Bulgaristan'a para ödeyeceği ortaya çıktı. Çevre etkileri önemsiz bulunan havalimanı, İstanbul'un su kaynaklarını kirletecek ve azaltacak. Göç yolunda bulunan havaalanı, kuş çarpmaları açısından da oldukça riskli olacak.

AKP'li vekilden şehit polise iftira: 30 Eylül'de yandaş medya organlarından Yeni Asır'da yer alan iftiranın sahibi AKP Aydın Milletvekili Ali Gültekin Kılınç idi. Kılınç, Aydın-Denizli yolunda seyir halindeyken aracını sıkıştıran şahısların kendisini kaza yapmaya zorladığını, 4 kez 155 polis imdat telefonunu, 2 kez de eski Nazilli İlçe Emniyet Müdürü Atıf Şahin'i arayarak yardım istediğini ancak müdahale edilmediğini ileri sürüyordu. Kılınç, "Beni öldürüp kaza süsü vereceklerdi. 17 Aralık'tan sonra paralel yapının ulaştığı noktayı görünce, beni resmen öldürmek istedikleri gerçeğini şimdi daha net anladım." diyordu. Şahin ise tüm suçlamalara "Güncel dolgu malzemesi hikâyeler." diyerek cevap vermiş, hakkını kanuni yollardan arayacağını belirtmişti. Ancak Nisan 2014'te Bingöl'e tayin olan Şahin, bu iftiraları ortaya atan vekille mahkeme önünde hesaplaşamadan şehit oldu. Olaydan 2 gün sonra Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, Şahin'in ailesine taziye ziyaretinde bulundu. İlginç olan, onca iftiraya maruz kalan Şahin'in evine Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun da taziye ziyaretine gitmesiydi.

Buckingham yalanı: Erdoğan, Ak Saray'ın maliyeti ve oda sayısı ile ilgili eleştirilerin önüne geçebilmek için Kraliçe 2. Elizabeth'in yaşadığı İngiltere'deki Buckingham Sarayı'nı örnek göstermiş, "Sadece restorasyonuna harcanan para 5 milyar Sterlin. Yaklaşık 7-8 milyar Dolar." demişti. Çok geçmeden bu rakamın 50 milyon Sterlin olduğu ortaya çıktı.

Hangisi doğru?

CIA'ya karşı mı, CIA ile beraber mi?: Erdoğan, siyasi iktidar ve ona bağlı medya, Hizmet mensupları için sürekli CIA ajanı olduklarını tekrarlıyor. Sosyal medyada kampanyalar yapılıyor. Bu sırada özellikle Amerika ile ilişkiler, Gülen'in iadesi, oradaki okulların kapatılması konusunda CIA ile işbirliği içinde olunduğu haberleri aynı medyada çıkarken 'ey cemaat sonunuz yakındır' gibi yorumlar da eşlik ediyor. Yani sürekli CIA ajanı diyenler Hizmet Hareketi'nin bitirilmesi konusunda Amerika ve CIA ile işbirliği içinde olunduğunu tekrarlıyor. Hem CIA ile beraber hem de CIA'nın hedefinde! Hangisi yalan? Muhtemeldir ki her ikisi de...

Gezi'de çadırların başına gelenler!: Hürriyet'in manşetinde, Gezi'nin hararet kazanmasına neden olan 'çadırların yakılması' olayı nedeniyle 4 zabıtanın görevden alındığı haberi vardı. Onlardan bir kısmının da işten atıldığını Kadir Topbaş teyit etti. İlerleyen aylarda çok tartışılan sert müdahaleler için Erdoğan 'Emri ben verdim' dedi. Polisin ve güvenlik güçlerinin müdahalesine destek verdi, sorumluluğu üstüne aldı, bundan dolayı taltif verdi. 2014'ün son günlerinde iktidar medyasını 'çadırları paralel polisler yaktı' haberleri süslüyordu.

Bir türlü felsefe yapamamak!: 2014'ün son günlerinde Osmanlıcayı gündeme getiren Erdoğan, iddiasını pekiştirmek için "Türkçeyle felsefe ve bilim yapamazsınız." dedi. Aslında 'gündem değiştirme' sözleri olmasa, dilin zenginleşmesi ve entelektüel anlamda tartışılabilecek, hatta desteklenebilecek bir söz iken Erdoğan'ın 2012'de söyledikleri gündeme düştü. Erdoğan, "Türkçe ile felsefe yapılamaz diyen ırkçıdır." demekteydi. Nasıl yani? Ya da hangi Erdoğan?

Gerçekler de rehine!: Musul'da Türk Konsolosluğu basılarak rehin alınan 49 vatandaşımızın kurtarılması sevindirici ama hikâyesi hâlâ muamma. Olayın aktörleri ağzından pek konuşmayışımız da öyle. Aslında konuşulmadı da değil; siyasi iktidar temsilcilerinin ve gazetecilerinin müthiş hikâyeler anlattığı sırada rehinelerden biri sınıra bırakıldıklarını, kimsenin kendilerini almaya gelmediğini ve sınırda saatlerce beklediklerini ağzından kaçırdı. Rehine vatandaşlarımızın kurtarılması için 180 IŞİD militanının teslim edildiği haberleri çıktı, bu nedenle bazı Avrupa ülkeleri ile diplomatik krizler de yaşandı. Ya müthiş sıcak hikâyeler ya da reelpolitiğin soğuk yüzü; hangisini tercih etmeliydik?

'Güneydeki ülke' ile arası iyi olan kim?: Erdoğan ve iktidar mensupları, cadı avı başlattıkları Hizmet Hareketi'ni 'güneydeki ülke' diyerek İsrail ile bağlantılı göstermeye çalıştılar hep. Kimse Yok mu Derneği'nin Gazze'ye yapacağı yardımlar engellenmeye çalışılırken; Erdoğan'ın oğluna ait geminin İsrail'e yük taşıdığı, Türkiye'den İsrail'e 1584 ton jet yakıtı satıldığı yazılıp çizildi. İHH Başkanı Bülent Yıldırım da İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nin Mavi Marmara saldırısından sorumlu İsrailliler hakkındaki yakalama kararının (kırmızı bülten) Türk makamlar tarafından 6 aydır İnterpol'e gönderilmediğini açıkladı.

Yalan oldular

Avrupa Birliği: Ak Parti iktidarının muktedirliği ile AB paralel ilerledi. Muktedirlik sonrası durum ise ayrı. 2014'te Erdoğan ve siyasi iktidarın en önemsediği şeyler, 'paralel yapı' ile mücadelenin MGK gündemine gelmesi ve 'Kırmızı Kitap'a girmesi oldu. Gezi'den başlayan AB ile ters düşme işi o kadar hız aldı ki 'gazete ve televizyonların genel yayın yönetmenlerini' gözaltına alma AB için kabul edilebilir bir şey değildi. AB'den gelen sert açıklamalar sırasında Erdoğan "Bizim AB gibi bir derdimiz yok." dedi. Kısa süre sonra da "AB stratejik hedefimiz." açıklaması yaptı. Hangisi gerçekti? Öte yandan, AB süreci yalan olmuştu bile!

Ergenekon'la mücadele: İktidar tarafının 'çetelerin ağababalarıyla mücadele ettik' dediği kişiler, 2014'ün başında değiştirilen yasalarla serbest bırakıldı. İçlerinde siyasi cinayetlerde suçüstü yakalananlar, Çetin Doğan gibi Balyoz Planı'nın sahipleri, meşhur 'Darbe Günlükleri'nin müellifi paşalar da var. Eş zamanlı biçimde Ergenekon ve Balyoz davalarının 'bir paralel kumpası' olduğu iktidarın en tepesinden dillendirilmeye başlayınca, darbe davaları da Ergenekon da iktidar için yalan oldu. Pek çoklarına göre 2014, Ergenekon'un kurtarıldığı, iktidar ortaklığına geri döndüğü yıl oldu. Davalar geçici, Ergenekon baki idi!

Yeni Anayasa ve hukuk devleti: İzaha lüzum yok, yalan oldu. 12 Eylül darbe anayasasının getirdiği yasaklar bile yeterli görülmeyip hukuk devletini ortadan kaldıracak yasalara imza atıldı. İş Anayasa Mahkemesi'ne düştü ve hâlâ da öyle.

Rabia: Mısır'da General Sisi'nin yaptığı darbe ile Müslüman Kardeşler'in iktidar süresi erken bitti. Mursi ve pek çok parti üyesi tutuklandı, darbeye karşı koyma sırasında pek çok kişi hayatını kaybetti. Özellikle Batı dünyası Sisi'nin yanında yer aldı, Türkiye karşı çıktı ama bir etkisi olmadı. Mısır neredeyse bir iç politika unsuru, Rabia işareti Erdoğan'ın sembolü iken, o işaretteki 4 parmak zamanla 'tek bayrak, tek dil, tek din, tek devlet' retoriğine döndü. Katar ve Türkiye 'darbeci Sisi'ye karşı blok halinde iken Katar ilişkileri başlattı, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Türkiye'nin yeni Mısır'la ilişki başlatacağının işaretini verdi. Rabia mı? O da yalan oldu.

Gezi olaylarının finansörü: Gezi olayları ve takip eden aylar boyunca Erdoğan ve iktidar medyasının hedefinde Koç Grubu vardı. Protestocu gençler parkın hemen yanındaki Divan Otel'e sığınmışlardı. Hatta orada 'ölü ve yaralılar için binlerce sedye' depolandığı havuz medyasında yazıldı çizildi. Koç'un tarihine girildi, 'Gezi darbesi'nin finansörü ve 'faiz lobisinin' Türkiye temsilcisi olduğu yazıldı. Aile fertleri ile ilgili görülmedik kötülükte haberler yapılmaya başladı. Bir süre sonra Erdoğan, Koç'un temel atma törenlerinde boy gösterdi. Hatta bu neredeyse ayda bir tekrarlanan 'geleneğe' dönüşmek üzere. İktidarın kampanyaya çevirdiği "Koç'un Gezi Darbeciliği" de yalan oldu!