Yazdır

Hocaefendi Okulları Devrediyor mu?

Yazar: Ali Ünal, Zaman Tarih: . Kategori 1997 Köşe Yazıları

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

İnsan için bazen en büyük engel, hatta en büyük düşman, yine kendisidir. Yalnızca dünyayı değil, uçsuz-bucaksız görünen kainatı bile kendi görüş, düşünce ve doğrularla yanlışların iç içe bulunduğu bilgi birikiminden ibaret dar dünyasına sığdıran ve her şeye, herkese başka her düşünce, niyet, davranış biçimi ve dünya görüşüne bu dar dünyasının kara renkli dehlizlerinden bakan bir insan, farkında olmadan, yalnızca kendisine değil, etki çerçevesi nispetinde, içinde bulunduğu topluma da en büyük kötülüğü yapmakta ve en büyük engeli çıkarmaktadır. Bilim ve teknolojide ve birtakım değerleri bayraklaştırmada kuşkusuz birtakım güzelliklere sahne olmuş olsa da, şu son iki-üç asrın, özelde ferdin zihnini ve hususi dünyasını, genelde bütün dünyayı şekillendirmeye ahdetmiş felsefi ve bilimsel materyalizm ve pozitivizm kaynaklı paradigmaları, insanı et, kemik ve kan yığınından ve bu yığına 'nereden esip geldiği belli olmayan' bitkisel ve hayvani bir hayattan ibaret görmekle, bilerek veya bilmeyerek, bütün varlıkların altında bir yere yerleştirmiştir. Evet, Kur'an-ı Kerim, bu hayatın unsurlarını sayarken -insanlık tarihi genelinde ve ayrıca, edebiyatta tam anlamıyla yankısını bulan psikolojik ve sosyolojik bir vakıa olarak, erkeğin kadına tutkusu daha ön planda olduğu ve bilhassa Allah'ın dininden uzak toplumlarda üretim ve harp vasıtası olarak erkek çocuk daha fazla talep ve rağbet gördüğü için- "İnsan için kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe (para ve süs eşyasına), salma güzel atlara (arabalara), (et, süt, yün, kıl veren ve yük taşıyan) hayvanlara, ekine ve kazanca karşı şehvet derecesinde sevgi bezenip süslendi. Oysa bunlar, dünya hayatının geçimliğinden ibarettir. Allah katında, peşinden gidilmesi gereken gayenin güzel olanı vardır." buyurur.

İşte, sözünü ettiğimiz hakim paradigmaların ürettiği insan, mealini verdiğimiz ayette zikredilen tutkuların pençesinde, onlara esir ve kendi kullandığı eşyanın, tüketim araçlarının hizmetinde acınacak bir varlık konumundadır. Son iki üç asırda, nihayet bütün dünyayı içine alan ve yüz milyonlarca insanın ölümüne, daha başka yüz milyonların evsiz, barksız, dul ve yetim kalmasına sebep olan savaşların ve ihtilallerin sorumlusu bu insan tipi olduğu gibi, dünyada bilhassa sanayileşme sürecinde yaşanan köle ticaretini, ırk ve renk ayrımını ve merhametsiz bir sömürgeciliği körükleyen, "bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul" dengesizlik ve adaletsizliği içinde bir sistem üretip, dünyanın yeraltı yerüstü zenginliklerini bu sistem çerçevesinde paylaştıran da yine bu insan tipidir. Maddi ihtiyaçlar tatmin edildikçe arttığı, onları giderme çabasının tuzlu su içmeye benzediği ve maddi kaynaklar paylaşıldıkça azaldığı için, şu son iki üç asır, herkesçe takdir edilen bazı güzel yanları dışında, insanlık tarihinde en fazla kanın döküldüğü ve maddeten refah içinde, fakat olabildiğince bunalımlı küçük bir azınlık hariç, dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun en basit ihtiyaçlarını bile karşılamaktan aciz bulunduğu adaletsiz ve acımasız asırlar olarak geçmiştir ve geçecektir. Gelecek nesiller, bu asırları, hürriyet, insan hakları, kardeşlik, eşitlik, demokrasi, sevgi, bilgi ve hak düşüncesi gibi en insani, en ahlaki ve en güzel değerlerin hem bayraklaştırıldığı, hem de, kuşkusuz bazı istisnalar dışında, içi boş sloganlar halinde baskıya, kuvvete, menfaat didişmesine ve menfaatler çerçevesinde örülen ideolojilere, zulme, bencilliğe ve haksızlığa kurban edildiği asırlar olarak da anacaktır.

Fethullah Gülen Hocaefendi Neyi Temsil Ediyor?

İnanç, ahlak, adalet, başkaları için yaşama manasında diğergamlık ve Allah'ın rızasına talip olup, bu rızayı elde etmenin en etkili yollarından biri olarak insanlara ve bütün varlığa hizmet etmeyi dünya görüşü ve hayat felsefesi olarak benimseyenlerin, bütün bu değerleri bir üst-yapı kurumu olarak gören, hatta aşağılayan insanların anlaması elbette zor olacaktır. Oysa, herkesi kendi inanç atlası ve dünya görüşü çerçevesinde değerlendirmek, ferde ve ferdiliğe saygının en basit bir gereği olmalı değil midir?

Kur'an-ı Kerim, yukarıda meali verilip, sözü edilen insan tipini tanımlayan ayetin hemen arkasından gelen ayetlerde, insaniyete yakışır asıl hedefi vermekte ve o hedefe gönül vermiş insanların portresini çizmektedir: "(Ey Rasulüm) de: Size, bütün bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Saygı içinde (Rabb'lerine) itaat eden ve O'nun koyduğu dini-kevni bütün kaidelere uyanlar için, Rabb'leri katında ebediyen kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah'ın rızası vardır. Allah, gerçek kullarını görüyor. Ki onlar, "Rabb'imiz! İman ettik, öyleyse günahlarımızı bağışla ve bizi Ateş'in azabından koru" derler. Onlar sabır, sadakat, Allah'a itaat, kazandıklarıyla başkalarını da geçindirme ve seherlerde istiğfarın kahramanlarıdır."

Bazıları inanmasa da, İslam, tam 11 asır fasılasız dünyanın önemli bir bölümünü asude gölgesinde gölgelendirmiş, aradan geçen 3 asırlık fetret dönemine rağmen, 14 asır sonra hala ter ü taze varlığını koruyan ve bütün dünyada kitleleri, yüz milyonları arkasından çeken ve dünya ve ahiret saadetine götüren bir din ve pek çokları gibi, 10 asırdır bu dine gönül vermiş milletimiz gibi, Fethullah Gülen Hocaefendi de, Allah'ın rızasını ve ahireti dünyaya tercihle, tercih ettiğine ulaşmayı, bu milletin bir ferdi, bu ülkenin vatandaşı olarak ülkesine, milletine ve bütün insanlığa hizmette bulmuş ve faydasını, güzelliğini ve kalitesini dost-düşman hemen herkesin itiraf ettiği bir hizmet çığırını başlatmış bir insandır. O, bir yandan, özellikle benimsediği hizmet anlayışıyla, ülke içinde emniyet ve asayişe önemli katkılarda bulunmuş, öte yandan, ülkemizin adeta bir iç savaş ortamına çekilmeye ve temelde bir ruh ve kalb aksiyonu olan İslam'ın, yazının başında sözünü ettiğimiz ferdi ve ideolojik dar kalıplara sıkıştırılmaya çalışıldığı bir dönemde yaptığı, herkesi kendi konumunda kabul ve toplum katmanları arasında diyalog ve hoşgörü çağrısıyla, çetelerle, faili meçhul cinayetlerle, siyasi ve ideolojik kavgalarla sarsılan ülkemiz insanının nefes almasında büyük payı olmuştur. Kısaca, yüzyılın en mağdur ve mazlum ülkelerinden biri olan Türkiye'mizde, bu ülkenin bir vatandaşı olarak, görevini yerine getirmeye çalışmıştır.

Okullar

Hocaefendi, yapmaya çalıştıklarının ülke, millet ve insanlığa hizmet adına olduğunu ve dolayısıyla, şüphesiz kurucu ve sahip şirketlerin veya vakıfların da onay vermesi durumunda, adıyla birlikte anılan okulların, arzu ederse devletimize devredilmesi için, nasıl kuruluşlarında bir tavsiye rolü oynamışsa, devrinde de aynı tavsiye rolünü oynayabileceğini sadece bugün değil, dünden beri ifade etmektedir. Bunu, üç yıl önce dönemin başbakanı Sayın Tansu Çiller'e söylemiş ve daha sonra, kendisiyle yapılan değişik röportajlarda da tekrarlamıştır. Bu okullarda irtica ve devlet düşmanlığı aramak kadar, dünden bugüne ifade edilen bu teklifte de art niyet aramanın ne kadar abes olduğu ortadadır. Ne var ki, dünden beri tekrarlana gelen bu mülahaza da, Allah'ın rızasını kazanma ve bunun için insanlara hizmet etmeyi, güce, iktidara yürüme ve yarınlar adına siyasi yatırımda bulunma vesilesi sayabilen dar, maddeci ve bencil düşüncenin duvarlarına çarpacak gibi görünüyor.

Evet. Kaliteleri, başarıları ve ülkemize içerde ve dışarıda yaptıkları büyük hizmetlerle kendilerini kabul ve tescil ettirmiş bulunan bu okullar, bu ülke insanlarının kurduğu okullardır ve dolayısıyla bu ülkeye, bu ülkenin devletine aittir. Mevcut mer'i kanunlar çerçevesinde eğitim-öğretim veren ve sürekli teftişe açık bulunan ve tabi tutulan bu okulların alınlarında en ufak bir leke yoktur. Oralarda verilen eğitim-öğretim seviyesini devam ettirerek ve mevcut kaliteyi koruyarak, hatta gelişen şartlara göre artırarak, öğrencilerini ve velilerini aynı derecede memnun edecek bir devletin bu okulları doğrudan işletmesine, herhalde okulların sahibi şirketler ve/veya vakıflarla birlikte, öğrenciler ve veliler de karşı çıkmayacaktır.