Yazdır

Bir Dünyanın İlham Ettiği Duygular

Yazar: Ahmet Taşgetiren, Yeni Şafak Tarih: . Kategori 1997 Köşe Yazıları

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Moskova'da bir Cumartesi akşamı. 8 gündür buradayız. Pazar günü Türkiye'ye doğru yola çıkacağız. Pazar'dan Pazar'a 8 günlük bir Sovyet turu yapmış oluyoruz. Peki ne kaldı geriye?

Şunu hemen ifade edeyim ki buraya her gelen, geziden kendi içindekilerle uyumlu bir intiba ile döner.

Mesela bir eski komünist, bir zamanlar bayraklaştırdığı dünyanın tükeniş hikâyesini dinler. Üstelik Sovyet dönemi elitlerinin Sovyet sonrasında da "efendi" olabilmesine şaşırır. Sovyet dönemindeki "zadegân"ın bu dönemde de "zadegân" olması yüreğini burkar. Eşitlik hülyalarına hayıflanır. Proletaryanın yaşama şartlarının hiçbir zaman değişmemesi çileden çıkarır onu. Eğer bir gün yolu Moskova'ya düşer, orada Nazım'ın arkadaşı Radi Fiş'le karşılaşır, onunla "Türk komünistler" üzerinde bir sohbete girişir ve ondan "Yazıktır onlara... onlar kitaptan komünist... Ama biz komünizm felaketini yaşadık" sözlerini işitirse yüreğinde ezilmeler hisseder. Geçen yıllar idealistçe yaşanan gençliğin "yazıktır"la noktalanmasına dertlenir. Ama gene de bir tesellisi vardır: Fakir fukaranın, liberalleşme döneminde de patronları olan Sovyet dönemi elitlerine rağmen "Eski dönem bundan daha iyi idi" demeleridir. Bir de "Ama canım, adamlar temel ihtiyaçları karşılayacak altyapı tesislerini kurup da gitmişler" diyebilirler. Bunda da haklılar.

Bir Batılı bu dünyayı gezince müthiş bir tüketim özlemini, Batılı hayat tarzına öykünme eğilimini, görünenin dışında dolaşan para yoğunluğunu, Sovyet döneminde üstü küllenen ihtiyaçları, yer altı-yer üstü zenginliklerini görür ve "İşte tüm ticaret, sanayi ve kültür adamlarıyla bizi bekleyen bir dünya" der ve geleceğe oynayan her güç merkezi gibi bu dünyanın üzerine abanmak üzere harekete geçer. Mc Donalds'ları ile, Coca Cola'ları, bankaları, petrol şirketleri, danışmanlık kuruluşları ile yağar buralara.

Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ise gelen, özellikle Sovyet sonrası Asya Cumhuriyetleri'nde "Biz neredeyiz?" sendromu yaşar. Sovyetlerin dağıldığı ilk yıllarda "Türkiye'nin avantajı"nı düşünür, sonra yeterli hazırlığa sahip olunamadığı ve gerekli imkân ve planlama sağlanamadığı için kaybedilen fırsatları ve bugün Amerika, Japonya, Kore gibi devletlerin ardına düşmenin sebeplerini düşünür. "Türkiye'nin bir yıldız gibi parladığı" düşünülen günlerden daha mütevazı hedeflere razı olunan günlere gelindiğine tanık olur. Tesellisi, Türkiye'de okuyan Asyalı çocuklardır ve onlar gelecekte önemli misyonlar üstleneceklerdir. Bir başka teselli ise Moğolistan'da, Kazakistan'da, St. Petersburg'da, Moskova'da, Tataristan'da bir Hocaefendi'nin "Gidin ve oralarda bayrak dikin" çağrısına cevap veren hemen hepsi 30 yaşın altındaki eğitimcilerle bir ideal uğruna ekmeğini taştan çıkarmaya azmetmiş işadamlarıdır.

Eyyamcı bir insansa bu dünyayı gezen, nefsinin putunu dikebilir yüreğinde. Çünkü kapalı bir rejimin ardından "Batılı yaşam tarzı"nın abanmasına maruz kalan bu koca dünyanın kadını-erkeği savruluyor. Hele o kapalı rejim, insanın din, ahlak gibi en temel değerlerini "çöp sepeti"ne atılacak bir malzeme olarak görmüş ve geçen 70 yılı kişilikleri hedef alan bir törpü gibi kullanmışsa bu savruluşun insanî zaafları kamçılayan bir vasat oluşturması kaçınılmaz hale geliyor. Nefis için kolay, nefsî disiplinleri olan için zor bir dünya burası...

Bu dünyayı gezenin evrensel sorumlulukları yükleyen bir dâvâsı varsa, o da kulaç atması gereken kocaman bir derya olduğunu düşünecektir. İşte pırıl pırıl çocuk yüzleri, işte hiçbir günah bulaşmamış çocuk yürekleri. İşte Allah'ın yarattığı gibi duran çocuklar... İşte değerleri üzerinden buldozer geçen ve bugün, yeni değerler arayan milyon milyon kavimler. Hilkatte eş, insanlıkta kardeş olanlar. Yakın akrabalar, uzak akrabalar. İlgi gösterdiğinizde yüreklerine ulaşmanız, bigâne kaldığınızda yabancılaşmaları artacak veya yabancılıkları derinleşecek olanlar...

Dâvâsı olanlar bilir ki bundan 14 asır önce gelmiş olsalardı bir Kutlu İnsan onları alır, böyle kıtalar, ülkeler, denizler, dağlar ötesine gönderir, oralarda baharlar inşa etmelerini buyururdu. İnsanlarla buluşmalarını, onlara yaratılış gayelerini hatırlatmalarını, onlarla elele tutuşmalarını ve kutlu bir yolculuğa çıkmalarını isterdi. Ve yüreği olan, o çağrıya can atardı. Yollara koyulur, dağları, denizleri aşar, çocuk yüreklerine cennet esintileri taşırdı. Cefayı nimet bilirdi. Alnı Mus'ab gibi şavkırdı. Yüreğinde Ebubekir genişliği bulunurdu. Hizmet alanının büyüklüğünü düşünür, yatağında zor uyurdu. Ve bu alanda atılan en küçük adımı şükranla değerlendirirdi.

Bu dünyayı gezen Türkiye Cumhuriyeti üst düzey yöneticileri ise onlar da "sivil inisiyatif"in "resmi adımları" çok çok aştığına şahit olur, üstelik bu "sivil inisiyatif"e yüklenen "resmi kuşkular" bulunduğunu düşünüp kim bilir belki de "Devlet adına kendi insanımızın atılım gücüne darbe vuruyoruz" diyerek üzülürdü. "Kendi insanımızın değer yargılarından kuşkulanmayı bıraksak" derdi. Belki de bu dünyayı gezerken dağılan kuşkular yurt planındaki "kuşku odaklaşmaları"nı da dağıtırdı.

Kim bilir neler olurdu!...