Yazdır

Herkesi Düşman İlan Etmeyin

Yazar: M. Ali Birand, Sabah Tarih: . Kategori 1997 Köşe Yazıları

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Laik kesim ile İslamcılar arasındaki gerilim bütün hızıyla sürüyor. Cepheleşmeye doğru kayıyoruz...

Bizler tüm İslamcılar'ı, hatta dindarları ve politik İslam peşinde koşup bunu kullanmak isteyen radikalleri aynı potanın içine koyuyoruz. Aralarındaki farklılıkları görmezden geliyoruz. Oysa onların arasında da çok farklı renkler var. Liberal yaklaşımı benimseyenler, ülkenin sistemini değiştirme peşinde koşmayanlar, gerçek demokratlar da var. Bunu açıkça da söylüyorlar.

Bence bu kategorinin en belirgin örneği de Fethullah Hoca'dır.

Oysa bakıyoruz, bazılarımız Fethullah Hoca'nın temelde, Refahlı radikallerden pek farklı olmadığı, onun hedefinin de şeriata dayalı bir düzen kurmak, Türkiye'yi dine dayalı bir devlet düzenine sokmak olduğunu söylüyorlar ve "Fethullah Hoca daha tehlikeli, zira yavaş yavaş hedefe varılması gerektiğine inanıyor. Refah'ı da bundan dolayı, yani çok acele ettiğinden dolayı eleştiriyor" diyorlar.

Bence bu tutum hatalı.

Laik kesim kendi dışlarında kalan tüm dindar çevreleri bir blok halinde görmemeli. Nüansları kaçırmamalı.

Fethullah Gülen bu köşede sık sık övülmüş bir kişidir. Uzlaşı ve hoşgörü dolu, İslam'ın gerçek değerlerini gösteren, Türkiye'yi dine dayalı bir sistemle yönetmeyi değil, gerçek dindarlara saygı gösterilen bir ülke olması için çalışan bir yaklaşım ile ön plana çıkmıştır.

Fethullah Gülen'in çalışmalarını incelediğiniz zaman, bambaşka bir dindar ile karşı karşıya kalıyorsunuz.

Şimdi böyle bir insanı da dışlarsak, bu işin sonu nereye gider?

Bindiğimiz dalı kesmiş olmaz mıyız?

Eğer Türkiye'yi şeriattan korumak istiyorsak, mücadele şekli bu değildir. Başkalarını karalamak, dövmek yerine, gelin bizler de inançlarımızı savunalım, topluma laikliği iyi anlatalım.

Ne olur tırmanmayı durduralım.

Bu tempoda devam ederse, hepimiz çok yara alırız.

Bedri'den Deniz Gezmiş efsanesi

Bedri Baykam da Türkiye'nin en üretken, en faal sanatçılarından biridir. Son dergisi 68 kuşağının nostaljisini yansıtıyor. 12 Mart müdahalesinin en acılı sayfası olan "Deniz Gezmiş" efsanesini işliyor.

O günlerin gazeteleri ile fırçasını o kadar güzel birbirine bağlamış, o kadar güzel yorumlamış ki, 68 kuşağından olanların veya o acılı dönemleri merak edenlerin kaçırmaması gereken bir sevgiye dönüştürülmüş.

AKM'nin sanat galerisine girince tablolar ve iki büyük TV ekranından yansıyan filmler (Mithat Bereket'in ustalığına da bravo) sizi bambaşka bir dünyaya taşıyor. Çalışmalarının tamamında da Bedri'nin sosyalist, toplumcu bakışı apaçık ortaya çıkıyor. Meraklılarına hararetle tavsiye ederim.

Medya demokrasiye ne kadar inanıyor...

TESEV, Can Paker'in yönetiminde birbirinden ilginç ve zamanlı çalışmalar yapıyor. En sonuncusu "Medya ve Demokrasi" konulu konferans idi. Birbirinden ünlü isimler konuştu. Medya ile demokrasinin iç içe yaşadığı anlatıldı ve uzun uzun biz gazetecilerin demokrasi için ne kadar önemli ve vazgeçilmez insanlar olduğumuz vurgulandı.

Oysa, son aylarda medyayı izlerken inanılmaz manşetler, kabul edilmesi güç kışkırtmalara tanıklık ediyoruz. Türk medyası demokrasiye inanıyor. Ancak kendi kafasındaki demokrasiye inanıyor, gerçek demokrasiye değil.

Futbol sadece spordur!

Ligler neredeyse bitti. Bugün de herhalde şampiyon artık belli olmuştur. Tebrikler. Peki nasıl bir lig oldu? Doğrusu benim aklımda, gollerden, tartışmalı pozisyonlardan, hakem hatalarından çok tribündeki ve dışındaki taraftar manzaraları kaldı. Bu ligden aklımda şiddet kaldı. Şöyle bir dönüp bakınca hemen akla 4-0'lık yenilgiden sonra Galatasaray tesislerinin basılması, Ogün'e atılan yumruk, Beşiktaş seyircisinin bir 90 dakika boyunca Arif'i yuhalaması, Amigo Orhan'ın Mustafa Denizli'ye saldırması ve son olarak da Beşiktaşlı yönetici İlker Özbilek'e atılan tokat.

En çok izleyicisi olan bir sporun bir kaç kendini bilmez tarafından bir şiddet oyununa dönüştürülmesini aklım almıyor.

Oysa bu gizli patlamanın ardında futbolun sadece skora endekslenmesi ve giderek, bir spordan çok, bir ticaret oyununa, paranın konuştuğu bir pazarlığa dönüştürülmesi yatıyor. Futbol sadece spordur ve bu sporu olduğundan başka bir kimliğe sokmamak lazım. Sonucu işte hepimiz gördük, böyle oluyor.

Bırakalım, goller de, skorlar da, yıldız tabloları da, hakem kararları da sahanın içinde kalsın. Bize de huzurlu ve barış dolu bir 90 dakika nasip olsun...

Şanar Yurdatapan'dan mektup var...

Ümraniye Cezaevi'nde C-7 koğuşunda yatan Şanar şikayetçi, sesini duyuramamaktan, yolladığı mektupların topluma yansımamasından şikayetçi.

DGM Savcısı Gürel hakkında "Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu'na suç duyurusunda bulunmuş" CMUK'un 104'üncü maddesindeki koşullardan hiçbiri mevcut olmadığı halde keyfi olarak tutuklanmış durumda. Sonuç alamazsa, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na kişisel başvuru hakkını kullanacak.

Şanar "Murat Demir ve Murat İpek'in susturulmaması için elinden geleni yapacağını" zira bu iki kişinin iddialarının tüm karanlık ilişkilere ışık tutacağını vurguluyor.

Destek bekliyor...

Sabancı haklı ancak...

Sakıp Sabancı atv'de liderlere verip veriştirdi.

"Çiftliğiniz mi burası yahu... Bıktık sizden yahu..." dedi.

Dediklerine çok katılan alkışlayan oldu.

Sakıp Ağa haklı olmasına haklı da, ben alkışlayanlara kızıyorum.

Hem alkışlıyoruz, hem de aynı liderlere oy veriyoruz. Sonra da liderleri eleştiriyoruz.

Adamlar neden kendi başlarına liderlik postunu bıraksınlar?

Etrafta bu kadar koyun olursa, onlar da çobanlıklarını sürdürürler.

Haksızlar mı?

Annelerinizi sonra çok ararsınız...

Anneler Günü'nün benim kuşağım için çok nostaljik bir yanı vardır. Zira bizler anaların özlendiği yaşlara geldik.

Annelerimiz hayattayken onlarla tartışmış, kimi zaman kızmış, bazen korkmuşuzdur. Şimdi hatırladığımda burnumun direği sızlar. Annemin şefkatini ararım.

Anneleri hayatta olanlar, bu kıymetli varlıklarının hakkını vermeli. Onları sevgiye boğmalı.

Sonra çok geç oluyor.

Pangalos'un İstanbul'da alkışlanmasının şaşkınlığı...

Hatırlayacaksınız, Yunan Dışişleri Bakanı Pangalos birkaç hafta önce günübirliğine İstanbul'a gelmişti.

Havaalanında uçaktan inince orada bulunan Türk gruplar tarafından alkışlanması Yunanistan'ı şaşkına çevirmiş durumda.

Gün geçmiyor ki, Yunanistan'dan bir gazete veya TV kanalı telefon etmesin ve "Ne oluyoruz?" sorusunu sormasınlar.

Genelkurmay Başkanı Karadayı'nın, Yunan milli gününde, beklenmedik şekilde Yunan Büyükelçiliği'ndeki resepsiyona katılması ilk şoku yaratmıştı.

Şimdi de Pangalos'un alkışlanması, Yunan medyasının kafasını karıştırmış durumda. Atina'da kimse, Türk toplumunun Ege'deki gerginlikten artık bıktığını anlamıyor.

Her zaman olduğu gibi, işin içinde yeni bir "Türk oyunu" arayanların sayısı epey fazla. Ancak yine de "bireysel olduğu" hissi hakim...

Tabii "Yunan çıkarları Türkler'e peşkeş çekiliyor" diye ayaklanan fanatikler de boş durmuyorlar.

Bakalım bizim fanatikler ne zaman harekete geçecekler.