Yazdır

Rejim Sorunu

Yazar: Cengiz Çandar, Sabah Tarih: . Kategori 1997 Köşe Yazıları

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görev döneminde tek bir İmam Hatip okulu açılmayan tek bir Başbakan var. Kim? Necmettin Erbakan! Türkiye-İsrail ilişkileri, en ileri noktalara ve en süratle hangi Başbakan döneminde ulaştı? Cevap yine aynı: Necmettin Erbakan... Peki, "Cumhuriyet'in temel niteliklerinin değişmesi tehlikesi" nerede? Niçin "rejim sorunu"ndan söz ediliyor? Yüzde 20'lik bir oy oranı ile TBMM'de temsil edilen ve ancak bir koalisyon hükümeti ile, yürütme organında yer alan bir partinin, "rejimin temel niteliklerini değiştirebilmesi" veya "Türkiye'de bir rejim sorunu" olması, siyasal bilime aykırıdır. Türkiye'de 1997'nin başından beri sahneye konan oyun, tam anlamıyla bir "siyasi şaklabanlık"tır. Esasen, Türkiye'de bir "rejim sorunu" falan da yoktur. İktidar mücadelesinde "rejim sorunu" bahanesine sarılarak oynanan çirkin bir oyun vardır. Bu ülkenin tüm siyasi partileri -Refah dahil-, en önemlisi entellijantsiyası "demokrasi kültürü ve terbiyesi"nde sınıfta çakmıştır.

Bu nedenle, hiçbir demokratik Avrupa ülkesinde -demokratikleşen eski sosyalist ülkeler dahil- mümkün olmayacak ve onaylanmayacak ölçüde, Silahlı Kuvvetlerin, siyasi karar verme sürecinde bu denli ağırlığa kavuşmasında şaşırmak için bir sebep bulunamaz.

Ne yaptığını bilmeyen bir hükümet, bir benzetmeyle İspanya'da General Franco'nun Cortes'in farklı olmayan bir parlamento ve tıkanık bir siyasi sistemde, ister istemez, öteden beri ülkenin gidişatında tayin edici rol oynamış olan Silahlı Kuvvetlerin devreye girmesinden daha doğal ne olabilir? Yılbaşından bu yana sahneye konan "siyasi şaklabanlık"ın Türkiye açısından muhtemel "trajik" sonuçları bu noktada başlıyor.

Bunun neresi "Trajik" Sonuçlara Gebedir?

1. Siyasi partiler, demokratik parlamenter mekanizma içindeki işlevlerini yitirerek, Silahlı Kuvvetler'in arkasında saf tutarlarsa ve Silahlı Kuvvetler'i adeta kendilerinin müşterek temsilcisi bir "siyasi parti" konumuna iterlerse; asker, sivil idarenin denetleyicisi ve "muhalefet" haline dönüşür. Muhalefet ise, ilânihaye muhalefet olarak kalmaz. İktidar adayıdır. Böyle bir manzarada, siyaset, "muhalefetteki" Silahlı Kuvvetler ile iktidardaki İslâmî parti arasında bir "kutuplaşma" halini alır. Siyah-beyaz kutuplaşmasında, nüanslara ve gri tonlara yer kalmaz. Ülke, fikrî ve siyasî açıdan bir çöl haline gelir. Bugün olan budur.

2. Siyasileşen Silahlı Kuvvetler, kendi aslî fonksiyonlarını yerine getirmekte zaafa uğrar. Türkiye, hassas bir jeostratejik alanda bulunuyor. Uluslararası konjonktürün zorladığı herhangi bir savaş durumunda, siyasileşmiş bir Silahlı Kuvvetlerin askeri başarı kazanma şansı zayıftır. Yakın tarihimiz, bunun sayısız örneğiyle doludur. Büyük bir asker olan Gazi Mustafa Kemal'in, askeri, doğrudan siyaset dışında tutmak için gösterdiği çabalar da, koca İmparatorluğun sonunu getiren olumsuz tecrübeleri isabetle değerlendirmiş olmasındandır. Bir başka muhtemel "trajik" sonuç ise, ülkenin toplumsal ve kültürel dokusunun tamiri zor biçimde tahrip edilmesidir. Şöyle ki: İktidarda olduğu için her ne pahasına olursa olsun devrilmek istenen İslâmî partiye karşı mücadele, sınırlar aşılarak İslâm'a karşı mücadeleye varıyor. Fethullah Gülen dahi Refah'la "eşdeğer bir tehlike" halinde görülmeye başlanıyor. İslâm referansı olan herşey ve herkes, "tehlike" kelimesiyle eş anlamlı kılınıyor. Bu ülkenin halkının önemli bir bölümü Müslüman. Kültürü ve ayakta duran mimarî estetiği de -başta İstanbul- öyle. İslâm'ı Türkiye'den nasıl sileceğiz? İslâm'ı boşaltılmış Türkiye'den geriye Türkiye kalır mı? Asıl "sorun" burada. Türkiye, kendi halkı ile kavga hazırlığında bir rejime doğru kayıyor. Türkiye'de bir "rejim sorunu" varsa, o, "müstakbel rejim sorunu".