Yazdır

Millete Yönelmek

Yazar: Ahmet Selim, Zaman Tarih: . Kategori 1997 Köşe Yazıları

Oy:  / 3
En KötüEn İyi 

Demokrasimizin bünyevî zaafları ve hastalıkları olduğunu hepimiz biliyoruz. 1946'dan başlamaya çalıştık, 1950'de başlayabildik. Aradan geçen 46 yıl içinde; 3 darbe, 2 darbe teşebbüsü gördük. Bunun yarısından fazlası kavgalarla, anarşiyle, terörle geçti. Yeterli tecrübeye sahip değilizdir. Batı'nın 4 asırda yaşadığını 40 yıla sığdırmaya çalışmak elbette ki mümkün olamazdı.

Demokrasi, Batı'nın belirli sosyoekonomik şartlarla şekillenmiş bir kavramıydı. Bizde o şartlar gerçekleşmiş değildi. Bir tarım ülkesiydik. Sanayimiz yoktu. Toplum teşkilatlanmış değildi. Yoksulluk kasıp kavuruyordu. Çok derin kültürel meselelerimiz vardı. Yaralıydık, yorgunduk. En büyük avantajımız; milletimizin "manevî değerlere sahiplik" şuurunu, tarihi bir vakar ile taşıyor olmasıydı. Ne yazık ki aydınlarımız bunun farkında değildi; farkında olsalardı birçok eksiğimizi bu zenginliğimizle kapatabilirdik. Bizim neslimiz, demokrasi içinde büyüdü yetişti. 1950'lerde ilkokula giderken, anlatılan CHP dönemi, bize tarih öncesiymiş gibi gelirdi. Bu hususu düşünüyorum da, yılların daha etkili, daha bereketli olduğuna karar veresim geliyor.

Şimdi 80'li 70'li yıllar, "dün" gibi! Bir türlü tarih olamıyorlar da arada kalmış olmanın sıkıntısını yaşıyorlar gibi! Sayın Yılmaz, "En geriye kadar gidelim." diyor. 80'li yıllara, 70'li yıllara! Zaten şurada duruyorlar, hadi yeniden ele alalım! Tarihçiler son yarım asrı yazarken, tasnif farklılığı bulmak yönünde epeyce sıkıntı çekecekler. İşte 1997'deyiz. 1990'lı yılları herkes kendi hayatı bakımından hangi belirleyici farklılıklarla birbirinden ayırabilir acaba? Sonra, genel değerlendirme profilini bu yaşayış yeknesaklığı ve değişmezliği içinden nasıl çıkarabiliriz? Önce bu zorluğun ve tuhaflığın izahı gerekmez mi? 1961'de, İstanbul'un Saraçhane Meydanı'nda, AP'nin bir mitingi vardı... Gümüş pala konuşacaktı ve onu kimse tanımazdı... Bardaktan boşanırcasına yağan yağmuru da düşünürseniz, o mitinge kimsenin gelmemesi gerekirdi... "Acaba?" diyerek gittim ve görünen manzara karşısında hayrete (hatta dehşete) düştüm... Meydan bir şemsiye tarlası gibiydi. Komşumuz Salih Usta ile göz göze geldik. Kocaman adam, ağlıyordu... Baktım, başkaları da ağlıyor ve yağmur bu halin bir örtüsü olmak gibi bir rahatlık sağlıyor...

"Her tarafımız sırılsıklam, gözlerimizi kim fark edecek" gibisinden... Böyle bir hatırası olacak mı çocuklarımızın? Öyle bir kitle manzarası görecek mi yaşıyor olduğumuz günler? Amigoluk yok, çığırtkanlık yok, toplama çırpınışı yok... Tersine psikolojik baskılar var. Ama, sicim gibi yağan yağmur altında 30 bin kişi, vazife yapar gibi orada öylece duruyor. Hiç unutmam! 1997'ye "Susurluk" konusuyla giriyoruz...

"Üstüne gidilmesin" diyen olur mu? Elbette ki olmaz. Yalnız şunu hatırlatmak isteyenler olabilir: Etkili olmanın yolu, itidalli, şuurlu ve samimi olmaktan geçer. Belli bir yaşın üstünde olanlar, nereden nereye geldiğimizi mukayeseli biçimde değerlendirebilmek imkanına sahiptir. Susurluk, örtülmek istenseydi, zaten gündeme gelişi böyle olmazdı. Hangi mesele olursa olsun; önce milleti, sonra da demokrasinin gelişme icaplarını düşünmek, çözümü bu çerçevede aramak gerekir. Eğer, "parti" öndeyse, "siyasi hesaplar" öndeyse; hiçbir sosyal (bünyevî) mesele sıhhatli bir çözüme kavuşturulamaz. Şöyle bir bakınca; sosyal hayatımıza, bencilliğin, duyarsızlığın, sorumsuzluğun hakim olduğunu görüyoruz. İşte asıl mesele budur. 1961'de biz başbakanımızı astık.

Daha vahimi ne olur? Ama bu millet; hem meydanı CHP'ye bırakmadı, hem de 1965'te AP'yi tek başına iktidar yaptı. Kendi ruhuyla, kalbiyle, iradesiyle yaptı; asgari bir "aydın desteği" dahi yoktu. Basına rağmen, üniversiteye rağmen, bürokratlara-aydınlara rağmen, her şeye rağmen yaptı. Yol budur. Çözüm "millet" tedir. "Milleti millet yapan" değerlerdedir. Metot, milletin ruhuna, kalbine, iz'anına hitap etmektir. Demokrasi budur, bu olmak lazımdır. Bizim şartlarımızda daha da özel olarak böyledir. İzah zincirinin bir halkasını yakalasak, ötesi gelecek.