Yazdır

Aynaya Yansıyan Kir Kirletmez

Yazar: Ali Ünal, Zaman Tarih: . Kategori 1998 Köşe Yazıları

Oy:  / 4
En KötüEn İyi 

Fethullah Gülen Hocaefendi:

"Türk Müslümanlığı" derken, şüphesiz Müslümanlığı kategorize etmiyor ve bölmüyordu. Fakat, belki şimdiye kadar çizilmesi gereken bir gerçeğin altını çiziyor ve dünyanın çok değişik yerlerinde ve ayni şekilde ülkemizde de yer yer siyasi bir sistem, hatta siyasete payanda veya kati bir ideoloji halinde algılanıp, öyle takdim edilen İslam'ın gerçekten ne olduğunun herkesin anlayabileceği müşahhaslıkta tarifini yapıyordu. Evet, mücerret İslam gerçeğini en müşahhas ve kendine en yakın doğruluk içinde aktarmak gerekirse, buna ancak Türk Müslümanlığı denebilirdi. İslam, bin yıldır, Asya steplerinin, yaylalarının, ulu dağlarının zihni saf, kalbi duru bahadır milletine ruh oldu, ruhuna maya oldu. Bu İslam mayasıyla yoğrulmuş ruhtur ki, Viyana'dan Basra'ya, Moskova önlerinden Afrika içlerine kadar öz vatan haline getirdiği koca bir coğrafyayı nakış nakış isledi. Cennetleri yere indirerek veya yere miraç yaptırarak yerle göğü birleştiren milletimizin, üzerine ruhunu kanaviçe gibi işlediği bu vatan toprağını bir Fransız seyyah, Elisee Reclus, heyecan ve coşkuyla şöyle tasvir ediyordu:

"İstanbul'un büyük caddelerinden birinden geçiyoruz. Yol, bizi camilere, köşklere, minarelere, kubbeli çeşmelere, altın ve arabesk yazılarla süslü türbelere oturuyor. Her taraf, mimari şaheserleri, su şırıltıları, ahenkli bir musiki gibi hisleri kucaklayan ve ruha neşe veren serinlikteki gölgelerle dolu. Sonra, selatin camilerine varılıyor. Bunların her biri, caminin muhteşem kubbesi yanında mektebe, medrese, hastane, kütüphane, dükkan ve hamamlardan müteşekkil küçük bir şehir teşkil etmektedir. Burada artık güzellik duygusundan çok daha derin ve çok daha kudretli bir şey hissetmeye başlıyoruz. Bizde başka bir düşünce ve duygu dünyasının mermerden örülmüş muhteşem bir ifadesi gibi görünen, bize yabancı ve karsı bir milletin, düşman olduğumuz bir imanın iskeletini temsil eden ve zarif sütunlarının azametli diliyle, bizimkinden apayrı bir Allah'ın önünde ecdadımızın titrediği bir halkın zaferini ilan eden bu abideler, bu eserler, insana korku ve kuşku ile karışık bir hürmet telkin ediyor."

Kendisine adeta ezeli ve ebedi bir hasım gördüğü bir milletin bu kanaviçesi karşısında Batılılar bile saygı duygularıyla dolup taştılar. Fakat şimdilerde öyle anlaşılıyor ki, bu toprakların havası ve suyuyla beslenememiş bazı mihraklar, yeniden ulu bir ağaç halinde dünyayı asude gölgesine almaya çalışan millet ruhunu kökünden kurutma planları yapıyorlar. Tarih kültüründen, sosyolojinin kanunlarından habersiz ve Allah'a karsı mücadele edilemeyeceğinin, neticede Allah'a dayanan, Hz. Muhammed'e ve Hazreti Kur'an'a dayanan ve sürekli insanin içine akan semavi bir kaynağın kurutulmasının mümkün olmadığının idraksizliği içindeki bu unsurlar, esasen en büyük kötülüğü kendilerine yaptıklarının farkında değiller.

Asya steplerinden kopup, yerkürenin bu altın kuşağını kendisine vatan edinen ve bunu haktan kaynaklanan hakikatin eserleriyle toprağa hakkeden ve milyonların 'şehadet'iyle mühürleyen bu millet, dünyaya asırlarca medeniyet götürdüğü dönemde de Kitabullah'ı aslından okuyor, ibadetini Kitabullah'ının diliyle yapıyordu. Her varlık gibi, bir ömr-ü tabii içinde ihtiyarlayan Osmanlı medresesinin Batı'ya kapanmasını eleştirenler, milletimizin ruhuna sinmiş, toprağa hakkolmuş öz kültürle ve onunla alakalı her turlu kültürle aralarına ve insanımızın arasına kat kat demirperdeler örmeye çalışıyorlar. Bu demirperdelerin yıkılmaz sanılanı yıkılalı yıllar oldu ve yerinde, tarihten kalan; ama her dem tazeliğini koruyan tohumlar boy atıp, yeşeriyor. Osmanlı medresesi, kendisini Batı'ya kaparken, kitle haberleşme vasıtaları çok ilkeldi ve kapanma bir sure mümkün olabilirdi. Fakat haberleşme vasıtalarının bütün duvarları aşıp, odalarımıza girdiği bu dönemde demirperde inşasına çalışanlarda keşke zerre kadar tarih bilgisi, sosyoloji bilgisi olsaydı; insanı tanısalar, İslam'ı bilselerdi! Bilenlerinde de birazcık samimiyet olsaydı!..

İki yıldır, millet ruhumuzun ana beslenme kaynaklarından olan Ramazan'ımızı karartmak ve bulandırmak için ortaya atılan levsiyatlara şahit oluyoruz. Ama, aynaya yansıyan kirin insani kirletemeyeceği gerçeğinin farkında olmayanlar, bu ülkede, simdi can havliyle yasaklanmasına çalışılan başörtüsünün yaygınlaşmasında en büyük katkıyı, onun İslam'a ait bir hüküm olmadığını meydanlarda iddia eden en zirvede bir devletlünün yaptığını da göremiyorlar! Bu millet Kur'an-i Kerim'i Türkçe mealinden okur da orada gecen ve su ana kadar habersiz yaşadığı bazı İlahi emir ve hükümleri öğrenir, onların gerçekten Allah'ın emir ve hükümleri olduğunu kavrarsa, eminim ki, bu defa "aman" diyeceklerdir. Kur'an yine asli diliyle okunsun!