Yazdır

Bu Sürece İsim Koymak

Yazar: Ali Bulaç, Zaman Tarih: . Kategori 1999 Köşe Yazıları

Oy:  / 3
En KötüEn İyi 

Adına "28 Şubat" denen bir "süreç"ten geçiyoruz. Bu sürecin kim tarafından başlatıldığı, neyi amaçladığı ve ne kadar devam edeceği konusunda doğru dürüst bir fikrimiz yok. Eğer 28 Şubat 1997 MGK toplantısında alınan kararlar bu sürecin başlangıcı sayılıyor ise, -ister kurumun kendisi ister aldığı kararlar eleştiri konusu olsun-, sonuçta MGK anayasal bir kurumdur. Kimse bu kuruma "bir ihtilal konseyi" misyonu yüklemeye kalkışamaz; MGK üyelerinin de böyle bir misyon yüklenme talebi ve niyetinin olduğu söylenemez. Nihayet MGK üyelerinin yarısı sivillerden oluşuyor, toplantılara da cumhurbaşkanı başkanlık etmektedir. Bu bir.

İkincisi, Türkiye, Anayasa'da (2. madde) açıkça belirtildiği üzere temel nitelikleri itibariyle "demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti"dir. İş başında sivil bir hükümet var; eninde sonunda seçimler yapılacak ve ülkenin yönetimiyle ilgili temel kararları yine Meclis alacaktır. Bundan çıkan sonuç şudur: Türkiye çok partili parlamenter rejimle yönetilmektedir. Demokrasi ağır aksak işliyor olmasına rağmen, bir askeri rejim dönemini yaşamıyoruz. O halde her şey demokratik kurallar ve teamüller dahilinde ve Anayasa'da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlükler gözetilerek yürütülmek durumundadır.

Resmen bu böyle ise, fiilen de herkesin normal, demokratik ve kurallara uygun bir rejimin gerekleri neyse onları içine sindirmesi lazım. Siyasi ve idari vitrini öyle olmakla beraber, ülkenin hakikatte "post-modern bir darbe" döneminden geçtiği ve dolayısıyla "olağan dışı, geçerli hukuka aykırı icraat ve tatbikatların olacağı" iddia ediliyorsa, bu iddiayı ciddi olarak öne sürenler anayasal bir suç işlemektedirler. 28 Şubat süreci adı verilen dönemin en karakteristik özelliği burada şekillenmekte, birtakım çevreler bu süreci post-modern darbe çerçevesi içine sokarak her türlü olağan dışı, hukuka aykırı karar ve icraat teşebbüslerine konjonktürel bir kılıf giydirmek istemektedirler.

Kurt dumanlı havayı sever. Bazı kurtlara karşı her şeyin ismini açıkça ve birden fazla anlama gelmeyecek şekilde koymak lazım. Aksi halde çok suiistimal, haksızlık ve zulüm olur. Eğer sahiden resmen bir "post-modern darbe" söz konusu ise ki darbenin post'u, modern'i, pre'si olmaz, darbe darbedir, bu darbe kendi kurallarını, amaçlarını tanımlayarak ortaya koymalı ve herkesten buna göre hareket etmesini istemelidir. Yok, eğer gizli veya açık bir darbe söz konusu değilse; Türkiye bir askeri rejimden geçmiyorsa; kararlar bir ihtilal konseyince alınmıyorsa, hatta tam aksine en yüksek düzeyde Genelkurmay Başkanı, demokratik bir işlem olan seçimlerin yapılması yönünde fikir beyan ediyorsa; bu durumda bazı çevrelerin halkı bunaltacak, onların temel hak ve hürriyetlerini neredeyse hacir altına alacak teşebbüslere girişmesini neyle açıklayacağız? Niçin bütün düşüncesi bu ülkeye ve bu ülkenin insanlarına hizmet etmek olan, bugüne kadar yasa dışı hiçbir faaliyet içinde yer almayan, düzenli olarak vergisini veren saygın insanlar, sözgelimi Fethullah Gülen Hocaefendi gibi zatlar -taltif edilip kendilerine teşekkür edileceğine- tedirgin ediliyor, olmadık ithamlara maruz bırakılıyor? Temel faaliyeti ve misyonu, eğitimi yaygınlaştırıp kalitesini artırmak; siyasi birlik ve sosyal barışın ön şartı olan karşılıklı diyalog ve hoşgörüyü geliştirmek olan bir zata bu reva görülenler bir hukuk ihlali değil mi? Bugün birçok insan ve sivil kuruluş, havayı bulandıran kurtların saldırısına karşı savunmasız ve çaresiz vaziyette kurbanlık koyun gibi duruyor. Toplum rahatsız, vicdanlar infial halinde, bu güzelim ülkeye yazık oluyor.