Yazdır

Kur'an'dan İdrake Yansıyanlar

Yazar: Prof. Dr. Suat Yıldırım, Zaman Tarih: . Kategori 2000 Köşe Yazıları

Oy:  / 2
En KötüEn İyi 

Hamd Allah'a, salat u selam kendisine Kur'an gönderilen Hz. Peygamber'e, al ve ashabına olsun. Mücerret ilim ve nazariye ile aksiyonu birleştirmek pek enderdir. Hatta bazılarına göre imkansızdır. Bu değerlendirmenin elbette doğruluk payı büyüktür. Ama istisnaların olduğunu da unutmamak gerekir. İşte daha çok, bir aksiyon adamı olarak bilinen Fethullah Gülen Hocaefendi yirmiden fazla olan kitaplarına bir yenisini daha ilave ediyor.

Kur'an'dan Nükteler

"Kur'an'dan İdrake Yansıyanlar" adını verdiği bu kitap, tefsire dair. Sure ve ayet sırası gözetilerek, Kur'an-ı Kerim'in bazı ayetlerinin ilham ettiği nükteleri, incelikleri ortaya koyuyor. Daha ilk nazarda, muhterem müellifin klasik tefsir kitaplarına vukufu, onlara istinad ettiği belli oluyor. Fakat kendisini gösteren hemen bir başka özelliği de tefsir ilminin ölçülerine aykırı olmaksızın yeni açılımlar, sızıntılar ve pırıltılar ihtiva etmesidir. Zaten "İdrake Yansıyanlar" vasfı ile müellif adeta bu hususiyetleri kastetmiş olmalıdır.

Çağımızda uzmanlaşma artarken, diğer taraftan uzmanlar ihtisas alanlarının neticelerini geniş kitlelere yayma ihtiyacını da hissetmekte ve buna gayret etmektedirler. Batı'da vulgarisation dedikleri bu tarz, ihtisasın neticelerini, avamlaşmaksızın geniş kitlelere yayma çalışması olarak çağımızın özelliklerinden olmuştur. Hele dini ilimler gibi en geniş kitle ile doğrudan alakalı olan alanda bu ihtiyaç daha da şiddetli bir şekilde kendisini hissettirmektedir. Şimdi bir alim kalkıp Zemahşeri, Razi, Beyzavi, Nesefi, Ebu's-Suud tarzında tefsir yazacak olsa pek okuyucu bulamayacağını bilir. Onun içindir ki mevcut muhataplara hitap edecek tarzda, teknik terimleri asgari nispette kullanarak konuları anlatmaya yönelir.

Vulgarisation Tarzı

İşte elinizdeki kitapta da bu tarz göze çarpmaktadır. Muhterem Hocaefendi'nin, orta seviyede bir aydına hitap edecek bir tarzda kaleme aldığı anlaşılmaktadır. Fakat bazan, ister istemez teknik terimlerle anlatma ihtiyacı kaçınılmaz olmaktadır. Bunları anlayamayan okuyucu da kendisini biraz daha geliştirmeye yönelerek istifadesini artırma fırsatı bulacaktır. Mesela Bakara Suresi'nin 2. ayetindeki bazı incelikleri anlatan kısımda (s.35-36) Nahiv ve Belağat ilimlerinin terimleriyle anlatılan manaları bilmese de Bakara Suresi 2. ve 5. ayetlerindeki hidayet rehberi kavramının, bir önceki Fatiha Suresi'nde yer alan hidayet isteğine cevap mahiyetinde olduğunu anlayacağı gibi zihninden geçen şu sorunun cevabını da öğrenecektir: "Kur'an bütün insanlara gönderilmiş olduğu halde bu ayet neden müttakilere mahsus olduğunu söylüyor?" Zira onlar reyb-u şüpheden ari oldukları gibi hem şeriat-ı garranın emirlerini yerine getirme konusunda hazır ve hakkı kabule teşne, dahası önyargılı olmadıklarından, böyle bir hidayetten istifade de ancak onlara müyesser olmuştur (s. 35). Yani netice itibariyle bu hidayet rehberinden istifade edenler onlar olduklarından, Kur'an sanki yalnız onlara gelmiş olmaktadır. Hemen burada kafir ve münafıkların halet-i ruhiyelerine dair güzel bir tahlili nakletmemiz iyi olacaktır: "Ayet-i kerimede münafıkların iç dünyaları bir temsille müşahhaslaştırılarak gözler önüne seriliyor: Münafıklar, Müslümanlarla içli-dışlı bir hayat sürdürdükleri için, ara sıra da olsa iman nurunu göz ucuyla görebiliyorlardı. Ancak kalb ve kafalarındaki o nifak, iman nurundan tam anlamıyla istifade etmelerine mani oluyordu. Evet, bunlar bir taraftan Hz. Rasul-i Zişa'nın tutuşturduğu meş'aleyi ya hafife alıcı nazarların matlaştırması veya fıtri istidadlarını ifsatlarının köreltmesi sebebiyle bakar-kör haline gelmişlerdi ki, zahiren bakıyorlardı ama meş'alenin göz kamaştırıcılığı ile karşılaşıyor, ona im'an-ı nazar edeceklerine, ruhlarında harekete geçen dinamizmi, şüphe ve tereddütleriyle nötralize ediyor ve tesirsiz hale getiriyorlardı. Hatta ışıktan istifade edip yol alacaklarına, ondan nasıl bir yangın unsuru elde edeceklerini planlayıp duruyorlardı ki ayetteki "istevkade" kelimesi bu iki tevcihe de açık görünmektedir.

Kafirlere gelince onlar iman ve onun nurefşan ışıkları ile hiç tanışmamış, onu hiç görmemiş ve onun büyüleyici, kudsi atmosferine hiç girmemişlerdi. Bu sebeple kafirler şu veya bu vesile ile iman nurunu bir defa vicdanlarında duyup hissedince -küfre şartlanmışlar hariç- daha ondan vazgeçmiyor ve hayatlarının geri kalan kısmını, samimi bir mü'min olarak geçirmeye çalışıyorlardı. Şüphesiz bunda, ziya-zulmet ölçüsünde küfür iman farklılığının tesiri büyüktür. Daha önce başka şeyler görenler, bakıp onu tanıyınca yeni bir dünyaya uyanıyor ve İslamı bütün cazibedar güzellikleri ile görebiliyorlardı. Zaten her zaman, İslam'ı ilk defa duyup yaşayanlara, Müslüman ülkelerde doğan, büyüyen ve yaşayan -çok azı hariç- kimselerin İslami hayatları mukayese edildiğinde, yukarıda bahsini ettiğimiz husus daha açık olarak görülecektir." (s. 39-40).

Kur'an Nasıl Okunmalı?

Müslüman'ın, Kur'an'dan en iyi şekilde istifade edebilmesi için onu nasıl okuması gerektiği üzerinde düşünmesi gerekir. Bunun üzerinde düşünen az olduğu gibi, tavsiye edileni tatbik edenler ise daha da azdır. Bir İmam Gazali'nin İhya-yı Ulum'unda, bir Bediüzzaman'ın Mektubat'ında bu konuda oldukça derin tefekkürleri yer almaktadır. Değerli Fethullah Gülen Hocaefendi de bu hususu vurgulama ihtiyacını duymuş olup, Kur'an'ı nasıl okuyup anlamak gerektiğine dair bir metot vermektedir. Şöyle diyor: "Hz. Nuh (as)un "Ya Rabbi, yeryüzünde kafirlerden hiç kimseyi bırakma" (Nuh, 71/26) diye bedduada bulunması, her ne kadar yukarıda anlattığımız hususlara ters gelse veya öyle gözükse de, kat'iyyen öyle değildir. Zira "itibar-ı mayekun" kaidesince, yıllarca içinde peygamberlik vazifesini eda ettiği o toplumu çok iyi tanıyan Hz. Nuh, ihtimal, bu konuda ilahi muradı sezdikten veya murad-ı ilahi kendisine bildirildikten sonra böyle bir duada bulunmuştu ki enbiya-i izamın genel ahlakı bakımından bunun böyle yorumlanması daha uygun olacaktır.

Ayrıca bu ve bunun gibi kıssaların, hakikatlerine haml edilip edilmemesi açısından da üzerinde durulması icap ediyor. Evet, bazılarının zannettiği gibi bu kıssalar, kat'iyyen sembol değildirler. Bunlar, aynıyla gerçekleşmiş olaylardır ve Kur'an, olduğu gibi bize hikaye etmektedir.

İkinci olarak: Allah (cc) bu vak'aları bize anlatmakla, kıyamete kadar devam edecek olan külli bir kısım kanunların ucunu göstermektedir. Yani böyle hadiseler, Hz. Adem ile başlamış ve dünyada insanoğlu adına tek bir fert kalıncaya kadar devam edecektir. Zaten Kur'an'ın kullanmış olduğu malzemeye bakarsak, bunların hiçbir zaman ve mekana tahsis edilmediğini görürüz.

Zaten evrensel bir kitaptan beklenen de budur. Yalnız Kur'an'a bu gözle bakabilmek için ayetleri hususi bir çerçevede izleyebilmeye ihtiyaç vardır. Hatta diyebiliriz ki Kur'an'dan hakkıyla istifade edebilmenin yegane şartı da işte budur. Bir diğer husus da, ayetler ister kafir, ister münafık, ya da Yahudi veya Hıristiyan hakkında inmiş olsun, esbab-ı nüzul şunu veya bunu göstersin, her fert kendi şahsıyla, çevresiyle, şöyle böyle içinde bulunduğu zaman ya da mekanla bir çeşit akli, mantıki, hissi, vicdani münasebetler tesis ederek her zaman ona muhatap olabilir ve onun tazelerden taze mesajlarını gönlünde duyabilir. Bir diğer ifade ile, fert "Ben, sadece peygamber değilim. Ama onun dışında Kur'an'ın bütün emir ve yasakları ile ve altı bin küsur ayeti ile her zaman bana nazil oluyor gibi..." demelidir. Zaten işin ruhu da, esası da bu değil mi? Rica ederim, Allah'ı zaman ve mekanla kayıtlayabilir misiniz? Öyleyse O, kelam sıfatının tecellisi olan Kur'an-ı Kerim ile, Efendimiz'e (sas) konuştuğu aynı anda sanki seninle, benimle de konuşmaktadır. Bizden sonra gelecek tüm insanlıkla da. Aslında Kur'an'ın evrenselliği ve zaman üstü olması açısından da bu yaklaşım çok önemlidir. Aksi halde fert Kur'an'da zikri geçen bu olaylara gelmiş geçmiş kıssalar nazarıyla bakar, öyle okur ve geçerse, ondan istifade de o nispette olur". Dikkatli bir gözlemci bu pasajda belagat ilminin, tefekkürün, esbab-ı nüzul hakkında değerlendirmenin, Kur'an kıssalarına bakış açısının, Kur'an'ın şümulünün yani kıyamete kadar gelecek nesillere ders verme özelliğinin mükemmel tarzda mezcedildiğini görecektir. Konunun uzmanı, burada kendisini tatmin edecek bütün unsurları olduğu gibi, sıradan bir okuyucu da yararlanacak birçok taraf bulmaktadır.

Yeni Açılımlar

Klasik tefsirlerden istifadesinin yanında yeni açılımlar göstermesine, Vakıa Suresi'nde (ayet 75) yer alan "mevaki'un-nücum'a" ayırdığı uzun pasajı (s. 83, 105, 113, 123, 144, 244, 270, 271, 312, 313) örnek verebiliriz. Burada tefsir yönünden muhtemel vecihleri güzelce açıklar: Maksadın Hz. Peygamber (as), diğer peygamberler (as), yıldızlar, Hz. Cibril'in emin sinesine ayetlerin tevdi edilmesi, Kur'an nücumları yani vahiy parçaları, Kur'an ayetlerinden her birinin tam yerli yerinde olması, hatta mü'minlerin pak sinelerinin Kur'an necimlerine mekan olması gibi tefsirlere yer veren sözler nücum misali parlaktır. Konuya başlarken ise, asıl başka bir yöne parmak basmaktadır: "Ah kalbi kasvet bağlamış insan! Cenab-ı Hak ezeli ilmiyle senin bu durumunu biliyor ve sana anlatacağı şeyi yeminle teyit ederek anlatıyor. İnsan bundan utanmalı, hicap etmeli, terlemeli, dudakları titremeli ve bu gibi ayetleri okurken ürpermelidir. Rabbi ona, Kur'an'ın şerefli bir kitap olduğunu kabul ettirmek için tahşidat üstü tahşidatta bulunuyor ve sözlerine büyük bir yeminle başlıyor". Bu uzun pasaj şöyle sona ermektedir: "Bütün bu manalar ve bizim bilemediğimiz nice manalar içindir ki Cenab-ı Hak mevakiu'n-nücuma kasem etmiştir. Ve bu kasemin hakikaten büyük bir kasem ve yemin olduğunu da yine Kendisi bildirmiştir. Biz bilemediğimiz sırlara da en az bildiklerimiz kadar inanıyor ve "Bilseniz, bu çok büyük bir yemindir" ifadesini bütün vicdanımızla tasdik ediyoruz" (s. 334-335).

Değerli müellifimiz, Kur'an-ı Kerim'in kafirler ve münafıklar konusunda mü'minleri uyaran ayetleri yorumlarken de dikkate değer tahliller yapar ve kendilerini bekleyen hilelere, tuzaklara karşı mü'minleri dikkatli olmaya çağırır. "Kendisini ilhada kaptırmış ve küfür, tabiatının bir derinliği haline gelmiş inkarcılar ve münafıklar da tıpkı Şeytan gibidirler. Yerinde, takkiye ve iğfal mülahazasıyla "Allah, din ve diyanet" derler, çok defa suret-i haktan görünürler, ama her zaman mü'minlere karşı kin ve nefretle oturur kalkar, her zaman gayızlarını icra yollarını araştırırlar. Düşmanlıklarını tenfize güçleri yetmediği dönemlerde kinlerini ve nefretlerini tebessüm ve yumuşak beyanlarla örtmeye çalışır, demokrat davranırlar. İstedikleri her şeyi yapacak güce ulaştıklarına inanınca da "hak kuvvettedir", "demokrasi bir fantezidir" der ve küfür yobazlığı adına akla hayale gelmedik mesaviyi irtikab ederler. Böylelerine güvenmek, güven duygusuna karşı saygısızlık, bunlardan endişe duymak da Allah'a karşı itimadsızlıktır. Mü'min, muhabbetle herkese açık olma duygusuyla oturup kalkmalı, sırtını dönemeyeceği bu gibilerin şerlerinden de her zaman Allah'a sığınmalıdır" (s. 381).

Dinamik Tefsir Anlayışı

Bu iktibaslardan anlaşılacağı üzere bu kitap, mü'minlerin hayatlarını faaliyetlerle dolduracak yönlendirmeler ihtiva etmektedir. Zaten Kur'an-ı Kerim'in tefsirinde önemli esaslardan biri de "dinamik tefsir" anlayışı diyebileceğimiz bir anlayıştır ki Seyyid Kutub ve Mevdudi gibi zatlar tefsirlerinde bu hususa, vazgeçilmez bir şart nazarıyla bakarlar. Zira Kur'an, hayattan ve faaliyetten uzak bir dini inceleme kitabı değildir. Aksine tatbikat isteyen bir kitaptır, hayat ve hadiselerle karşılıklı tecavüb halinde, hadiseleri yönlendirerek tedrici tarzda nazil olmuştur.

Bu değerli kitabı tanıtma gayesiyle yaptığımız nakilleri artık ister istemez durdurmak zorundayız. Aksi halde neredeyse kitabın tamamını aktarmak gerekecektir. Bu sunuşu bitirmeden şunu da ifade edelim ki müellifimiz, her ne kadar geniş kitlenin anlayabileceği tarzda sade yazmaya çalışsa da, Tefsir Usulü ilminin teknik terimlerini pek kullanmasa da, yine de bir kısım okuyucular bazı yerleri anlamakta zorluk duyacaklardır. Böyle yerlerde okuyucu tekrar daha dikkatli şekilde okumasından istifade edebilir. Yahut bilen birine veya sözlüğe başvurarak bilgi seviyesini yükseltmeye çalışabilir. Yine olmazsa, çeşitli meyvelerle dolu bir bahçeye giren kimse, ihtiyacını giderecek kadar yedikten sonra, "Hepsine ulaşmam şart değil, onlardan da ulaşabilenler yararlanır", diyerek onları erbabına bırakır. "Ve fevka kulli zi ilmin alim" Vallahu a'lem".

İdrake Yansıyanlar

Muhterem hocamız bu kitabında iddiasızdır. "Kur'an'ı örneklerle anlatmak ciltler ister. Halbuki bizim sunmaya çalıştığımız bu kitapçık, değişik sohbetlerde ve münasebet geldikçe, hem de irticali ifadenin darlığı, sığlığı içinde sadece birkaç soluktur. Bir de bu soluklar duyguları, düşünceleri itibariyle en revnakdar hakikatlere dahi renk attırıp solduran birine aitse" (s.26). Fakat biz onun tevazuuna müdahale etme hakkına sahip olmamakla birlikte, bu sözlerini kabul edemeyiz. Hz. Ali'nin (ra) meşhur sözünde beyan edildiği gibi, aslında her mü'minin hakkı ve vazifesi olan hususi "Kur'an'dan onun idrakine yansımalar" hususundaki bu muvaffakiyetinden dolayı kendilerine tebriklerimizi sunuyor, sıhhat ve afiyetle dolu nice İslami ve ilmi hizmetlere muvaffak olmasını ve keremi bol Rabbimizin, bu eseriyle kendisine büyük mükafat ve Müslümanlara da geniş istifade ihsan etmesini niyaz ediyoruz.