Yazdır

Musevi Cemaati Neyi Tartışıyor

Yazar: Faruk Mercan, Zaman Tarih: . Kategori 2000 Köşe Yazıları

Oy:  / 3
En KötüEn İyi 

Nesim Malki olayı yüzünden çok uzun süre Yahudi ve tefeci imajının birleştirilmesi olumsuz etkiler meydana getirdi. Ben İzzet Garih'le tanışmak istiyorum. Türkiye'yi temsilen Çin'de ödül alan İzzet Garih'in Yahudi olduğu geniş geniş toplum tarafından bilinmiyor...

Musevi Cemaati Başkan Vekili Daniel Navaro bu sözleri, "Kendimizi neden Türk toplumuna yeterince tanıtamıyoruz?" sorusuna cevap arandığı toplantıda söylemiş. (Cemaatin yayın organı Şalom gazetesi, 26 Ocak 2000).

Nesim Malki'den Ötesi

Nesim Malki olayının Musevi Cemaati'nin oldukça rahatsız ettiği her halinden belli. Ancak, cemaatin son yıllarda uygulamaya koyduğu, "imaj operasyonu" Malki olayının sınırlarını epeyce aşıyor. Daniel Navaro, devlete karşı tanıtımda kusurları olmadığını belirtikten sonra, "Ancak halka karşı tanıtımda problemlerimiz var." Vurgusunu yapıyor. Türk Kimya Sanayicileri Başkanı Alber Bilen ise, "Türk Yahudileri sadece ticaretle uğraşır imajının artık yıkılması gerekir. Cemaatimiz üyelerinin başka alanlarda öne çıkması gerekir." Diyor.

Ha Alaton, ha Sabancı

Nesim Malki olayı, ortalama Türk insanının hafızasındaki Yahudi imajına çok esaslı bir etkide bulundu mu?... Doğrusu bu sorunun cevabını bilemiyorum. Zaten bu yazının amacı Malki olayını anlatmak değil, Musevi Cemaati'nin yaptığı imaj tartışmasını yansıtmak. Cumhuriyet'in ilk yıllarında yüz bin kadar Musevi vatandaşımız vardı. Özellikle "Varlık Vergisi"ne bağlanan sebeplerle 1940'lı yıllarda İsrail'e yönelik yoğun bir göçün ardından cemaat mensupları 25 binlere kadar indi. Cemaat, 1980'li yılların sonuna kadar, kendisi de "kapalı" olan tek kanal televizyonlu Türkiye'de çok kapalı kaldı veya öyle gözüktü. 1990'lı yıllara geldiğimizde cemaat, bir yandan Meclis'e milletvekili gönderirken (Jefi Kamhi), diğer taraftan da iş dünyasındaki temsilcileriyle Türkiye'deki değişim tartışmalarına katkıda bulundu. Bu açıdan örneğin, İshak Alaton veya Üzeyin Garih'in dile getirdiği düşüncelerin, Sakıp Sabancı'nın fikirlerinden farkı yoktu. Alaton ve Garih de, demokrasinin daha sağlıklı işlediği, hem serbest piyasada hem de toplum hayatında devletin daha az "müdahaleci" olduğu bir Türkiye arzusunu dile getirdiler. İsrail-Filistin ihtilafi, zaman zaman hem devlet, hem de toplum bazında İsrail üzerinde bir "Yahudi antipatisi" oluştursa da, bu hiçbir zaman Türkiye'deki Musevi Cemaati'ni taciz etmeye dönük bir uygulamayı getirmedi.

Fethullah Gülen'in Katkısı

Yine 1990'lı yıllarda, Fethullah Gülen'in İsrail-Filistin Savaşı'na yönelik yepyeni bakış açısı, ortaya attığı büyük projeler (Harran'da üç semavi dinin değerlerini okutacak bir üniversite kurulması ve üç dinin ruhanî liderlerinin Kudüs'e ortak bir ziyaret yapması gibi), diğer azınlık cemaatlerini de yeniden "Fatih devri"ne götürdü. Gülen'in hem Hahambaşı hem de Fener Rum Patriği ile kurduğu diyaloglar da, Musevi Cemaati'nde ve Rum Cemaati'nde büyük bir "psikolojik rahatlama" ya yol açtı. Bu rahatlama, yalnızca azınlık cemaatlerinde değil, Türk toplumunda da yaşandı. Örneğin bugüne kadar bir tabu olarak görülen Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılması fikrinin ilk defa Fethullah Gülen tarafından dile getirilmesi, daha sonra da Türkiye Cumhuriyeti'nin "resmi politikası" haline dönüşmesi bu sürecin bir sonucudur. İşte bu süreç, kapılarını büyük ölçüde "geniş topluma" kapatan azınlık cemaatlerini yeniden kapılarını açmaya, hem de gönül rahatlığıyla sevk etti. Musevi Cemaati'nin Onursal Başkanı Bensiyon Pinto'nun deyimiyle, "Türkiye, bu vatandaşlarını yeniden keşfetti."

Frank Sinatra ne kadar Amerikalıysa...

500 yıllık ülkesi tarafından yeniden keşfedilen Musevi Cemaati'nin kapılarını açarken, bu imaj sorunu ile karşı karşıya kalması doğaldı. İşte bu yüzden Musevi Cemaati, yeni dönemde hem imaj tartışması yapıyor, hem de geniş toplumla entegrasyonun sınırlarını tartışıyor. Cemaatin önde gelen isimlerinden İsak Haleva, "Türk gibi düşünüyoruz, Türk gibi yaşıyoruz. Bizim sadece dinimiz farklı. Ama biz yaşadığımız ülkeye her zaman sadık birer vatandaş olduk ve olacağız. Bunun teminatı Çanakkale'de Müslüman kardeşlerimizle yan yana yatan Türk Musevileri'nin mezarlarıdır." (5 Temmuz 1999, Hürriyet) derken; Şalom'o mektup gönderen okur, Yahudi kimliğine vurgu yapıyor: "Dindar veya laik görüşlü olalım. Önce Yahudi'yiz, dolayısıyla çocuklarımıza Yahudi isimleri verelim... Amerika'da doğmuş her hak ve sorumluluğu ile Amerikan vatandaşı olan Müslüman bir Türk ne kadar Amerikalı ise ve Türkiye için içinde bir şeyler kıpırdıyorsa, Türkiye'de doğmuş Musevi diminden bir Yahudi de o kadar Türk'tür ve içinde İsrail için bir şeyler kıpırdar... Frank Sinatra'nın Amerikalı olduğunu kanıtlamak için İtalyan kökenini reddetmesi kadar saçma bir şey kimsenin aklına gelmez..." (26 Ocak 2000). Sizce de Musevi Cemaati'nin bu tartışması ilgiyle izlenmeye değer değil mi?...