Yazdır

Bu Adamlar Hangi Gezegenden?

Yazar: Ali Çolak, Zaman Tarih: . Kategori 2001 Köşe Yazıları

Oy:  / 3
En KötüEn İyi 
Hafta içinde üç güzel adamla karşılaştım. Biri Çin'den, biri Afganistan'dan, biri Dağıstan'dan gelmiş. Bulundukları ülkelere yıllar önce gitmişler ve iç içe sayısız öykünün kahramanı olmuşlar.

Bir "yabancı" olmanın tüm olumsuzluklarını yaşamışlar. İmkânsızlıklar, savaş, yoksulluk, gurbet acısı... Tatmışlar hepsini ayrı ayrı... Şaşırtıcı olan şu ki, tüm bunlar, umutlarından, yaşama bağlılıklarından, dahası yaşama sevinçlerinden hiçbir şey eksiltmemiş. Konuşmalarında, yakınma sözleri geçmiyor hiç; şikayet yok, yılgınlık yok, gelecek kaygısı sezilmiyor. Yüzleri, yumuşak, ince bir sevinçle gülüyor, gözleri ışıl ışıl parlıyor. Başka bir gezegenden gelmiş kurtarıcı melekler gibi...

Üçü de ailelerini, yerleşik yaşamlarını terk edip yeryüzü zevkleri açısından hiç de iyi çağrışımlar uyandırmayan uzak ülkelere gitmişler. Başka ülkelerin insanları için okul açmış, orada uzak insanların çocuklarına öğretmen olmuşlar. Çin'de açılan okullar kapanmış, ama oradaki öğretmenler, girişimciler dönüp geri gelmemişler. Çinceyi ilerletmeyi, Pekin Üniversitesi'nde master ve doktoraya başlamayı, orada ticari yatırımlar yapmayı düşünmüşler. Görmüşler ki Çin, uyanmakta olan bir dev. Amerika ve bütün çağdaş dünya bu ülkeye "trilyon dolarlarca" yatırım yapıyor; on binlerce girişimci Çin'e akın ediyor. "Sokaktaki herhangi bir Çin vatandaşına 'Hedefiniz ne?' diye sorsanız, '10 yıl içinde Amerika'yı geçmek.' diye cevap veriyor." Bir ülkenin politikası sokaktaki adamın hedefi olmuşsa, devlet ile ülke insanı aynı amaca kilitlenmişse o gücün ulaşamayacağı hangi kızıl elma vardır? "Önce ticaretle, yatırımlarla kendimizi kanıtlayıp ondan sonra okullar açacağız. Türkiye'yi güçlü bir şekilde temsil etmeliyiz." diyor, Çin'de bulunan güler yüzlü genç adam.

Afganistan'da görev yapan güzel adamın serüveni ise daha ilginç, daha dokunaklı öyküler içeriyor. Afgan iç savaşının ortasında; bombaların, mermilerin altında, yoksul ve gelecekleri gasp edilmiş Afganlı çocuklara eğitim götürmek, dahası umut taşımak... Bu düşünceyi, bu zor ve kutsal eylemi yazıya sığdırmak ne zor!.. "Orada kimse eğitimin, okulun gereğine bile inanmıyor; ama çocuklar öyle güzel, öyle masum ki" diyor... Okullar bir bir açıldıkça güveni, inancı artmış Afgan yönetiminin ve halkın. Yoksul, çileli ve unutulmuş halkın... Orada insanların temel ihtiyacının "barış" ve "huzur" olduğunu kavramış genç adam. "Biz, bir bakıma barış elçiliği yapıyoruz." diyor. Yüzleri güneş yanığı, içli Afgan çocukları, ilk kez barıştan, müspet ilimlerden söz eden insanlarla karşılaşıyor ve kendilerine uzanan bu kurtuluş elini sımsıkı tutuyorlar. Bu eli tuttukça ülkelerine barışın egemen olacağını biliyorlar...

Dağıstan'da kargaşa sürüyor, diyor üçüncü güzel adam. "Orada istikrar istenmiyor." Kargaşaya, savaşa, yoksulluğa rağmen geri gelmiyor, Dağıstanlı çocukların gelecek umutlarını karartmıyorlar.

Kaderin cilvesine bakın, onlarla görüştüğüm günlerde Türkiye'de, tüm bu güzel işleri, bu evrensel barış düşüncesini uyandıran; Türk gençlerinin içinde, insanlığa hizmet ülküsünü ateşleyen Fethullah Gülen'in mahkemesi görülüyor. Gülen, hayale gelmedik suçlamalarla yargılanıyor. Kişisel paranoyasının esiri olmuş birileri, ona habire iğrenç yakıştırmalar yamamaya çalışıyor. Türkiye içine kapandıkça kapanıyor ve tüm güzel, umut verici değerlerini söndürüyor, susturuyor. Türkiye sınırları içindeki insanlar hep bir ağızdan "Bu ülkede yaşanmaz." şarkısını söylüyor. Devlet, halkının tümünü kendine düşman edecek sebepler icat ediyor durmadan. Öte yandan Çin halkı, devletiyle tek yumruk olmuş, Amerika'yı geçmeyi hedefliyor.

Fethullah Hoca'nın 30–40 yıldır câmi kürsüsünden ve kütüphane dolusu kitaplarıyla seslendirdiği "barış, sevgi ve hoşgörü" söylemi, dünyanın bir yarısında, umudu kararmış insanları ekmek gibi, su gibi yaşama döndürürken, Türkiye bu ışığı boğmaya çalışıyor. Ve kendi ülkelerinde özgürlükleri adım adım gasp edilen, geleceğe dair umutları budanan genç girişimciler, eğitimciler; buradaki bulanık ve küflü havadan zerre kadar etkilenmeden, uzak ülkelerde, sınırsız bir coşkuyla, heyecanla ve inançla "başkalarının çocukları"nın yüzlerini güldürüyorlar. Kendi ülkelerinde daralan özgürlüğü, dinamitlenen iç barışı bir yana bırakıp uzaklarda özgürlük ve barış elçiliği yapıyorlar. Zorluklara, imkânsızlıklara rağmen ülkelerine, ailelerine dönmeyi akıllarından geçirmiyorlar. Biliyorlar ki onlar dönünce, yerlerini Amerikalılar, Avrupalılar dolduracak ve o yoksul ülkelerin insanları başka esaretlerin kurbanı olacaklar.

Üç güzel adamdı karşılaştığım. Adları mı? Ne önemi var! Onlar gibi binlercesi yaşıyor Orta Asya'da, Afrika'da, Avrupa'da... Hepsi birer adsız kahraman, hepsi birer sevgi ve barış elçisi; Sibirya'nın buzunda, Afrika'nın ateşinde... Gölde boğulmakta olan öğrencisini görünce "Ben seni kaybetmeye değil, kazanmaya geldim!" deyip suya atlayan ve öğrencisini kurtarırken kendisi şehit olan adsız öğretmen gibi. Şimdi, mezarı o ülkede bir barış, özgürlük ve vefâ anıtı gibi yükseliyor... Bir gün, kudretli bir romancı gelip onların romanını yazacak, bir yönetmen filmlerini çekecek onların. Adları değil belki; ama bu kutsal eylemleri dünya durdukça anılacak, bir bayrak gibi taşınacak ülkeden ülkeye... Ve başlıktaki sorunun cevabı: Bu güzel adamlar yabancı değil, Türkiyeli...