Yazdır

Üzeyir Bey'le Washington'da...

Yazar: Ali Halit Aslan, Zaman Tarih: . Kategori 2001 Köşe Yazıları

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 
Bu hafta Amerika'da genç Musevi bayan Chandra Levy'nin kayıplara karışması ve milletvekili Gary Condit'le ilişkisi etrafında dönen sansasyonu yazmayı planlamışken, bir Türk Musevisi'nin, Üzeyir Garih'in başında patlayan 'yerli trajedi' ile irkildim.

Amerika'yı sarsan trajedinin başrol oyuncularını şahsen tanımıyordum. Ancak kader, Washington'daki gazetecilik görevim vesilesiyle 'Türk trajedisi'nin kurbanı ile zaman zaman yollarımızı kesiştirmişti.

Hem tarihe tanıklık etme görevim, hem de bazen sırf bir selamlaşma, tokalaşma ve üç-beş kelam etme noktasında dahi olsa, Üzeyir Bey ile şahsi tanışıklığım, beni birkaç satır karalamaya sevketti.

Evet, Washington'da her ne zaman Türkiye'yi ilgilendiren önemli bir faaliyet olsa Üzeyir Bey'i orada bulurdunuz. Kimi zaman bilge bir konuşmacı, kimi zaman müdakkik bir dinleyici, kimi zaman her çiçekten bal alırcasına dolaşan bir 'resepsiyon kelebeği' olarak çıkardı karşınıza. İnsanın içine işleyen sarrafvari bakışlarıyla tam bir 'sosyal zeka' timsali idi. Ve zannederim onu hayatta başarının zirvelerine taşıyan en önemli özelliği de buydu. Eyüp Mezarlığı'nda bıçaklandığı haberini uydudan izlediğim STV World'den alır almaz yaptığım ilk yorum şu oldu: Mutlaka serserinin teki bir şey istemiştir, o da vermek istememiştir ve bu nedenle hayatını kaybetmiştir.

Olay netleştikçe tahminim doğrulandı. Rahmetli Garih'i çok yakından tanımıyor olmama rağmen bu tutarlı çıkarımı yapmama yetecek bir hatıram vardı ki, sizlere onu anlatmadan geçemeyeceğim.

Amerikan Türk Konseyi (ATC) yıllık toplantılarının mart ayında yapılan sonuncusunda Üzeyir Garih Washington'a gelmişti.

Türk-Amerikan ilişkilerinin geliştirilmesini amaçlayan bu geleneksel toplantıları zaten hiç kaçırmazdı. Toplantının final gecesinde National Building Museum'da verilen balo sonrasında biz bir grup gazeteci arkadaşla Dışişleri Bakanı İsmail Cem'in Büyükelçilik'teki basın toplantısına yetişmek üzere yollara düştük. Vakit biraz geç olmuştu. ABD başkentinin geceleri pek tekin olmayan semtlerinden birindeydik. Tenha sokaklarda helecanla yürüyerek nispeten işlek bir caddeye ulaştık ve ilk bulduğumuz taksinin içine kendimizi zor attık. Ama bir de ne gördük dersiniz? Üzeyir Garih de ta oralara kadar yaya olarak gelmemiş mi!? Düşünebiliyor musunuz, biz 'gariban' muhabirler bile taksideyken, Türkiye'nin en zengin işadamlarından biri 'tabana kuvvet' yürüyor. Hem de serserilerin cirit attığı yerlerde. Bu ironik çelişkiyi düşünerek taksinin penceresinden Garih'e muzipçe el sallamıştım. O da tebessümle karşılık vermiş ve yoluna yürüyerek devam etmişti.

O gece Üzeyir Bey'in karşısına Amerikalı bir manyak da çıkıp canına kastetmek isteyebilirdi. Fakat o, limuzinlerden inmeyen ve saçıp savuran tipte zenginlerden değildi. Kuru gürültüye pabuç bırakmayanlardandı. Ve en az 'salonlar' kadar 'sokaklar'ın da nabzını tutmaktan hoşlanıyordu. İşin ucunda ölüm dahi olsa...

Nabız tutmadaki bu mahareti nedeniyledir ki, Dr. Üzeyir Garih, Türkiye'de kendini aydın zanneden birçoklarının göremediklerini görmüş, ülke barış ve refahı için yapılması gerekenleri büyük oranda kavramıştı. Eğitimsiz bir milletin asla yükselemeyeceğini bildiğinden, eğitim sevdalılarının kervanına katılmıştı. Fethullah Gülen'in fikri teşvikleriyle Anadolu'nun bağrından çıkıp tüm dünyaya yayılan büyük eğitim seferberliğini de vefayla destekleyenlerden biri olmuştu. 'Diplomalı kara cahiller'in en çirkin saldırılarını yaptığı dönemlerde dahi o, 'aydınlanma sevdası'na ihanet etmemişti. Geçen sene Harvard'da yaptığı bir konuşmasını dinleyen bir dostum, hiç de o türlü konuşmaya mecbur olmadığı bir ortamda, bu eğitim gönüllülerinin hakkını nasıl teslim ettiğini anlatmıştı bana.

Üzeyir Bey'in vefatı, sadece bizler değil, ön saflarında bulunduğu uluslararası Musevi lobisi için de büyük bir kayıp. Dünyaya yön veren etkili çevrelere Türkiye'yi en geniş açılı ve tutarlı perspektiften sunanlardan biri olan Garih'in yeri kolay kolay doldurulamaz.

Dinlerarası diyalog, hoşgörü, eğitim, barış, adalet, kardeşlik sevdası taşıyan yüreği 'serseri bıçakları' ile paramparça edilen ilk kişi değil Üzeyir Bey. Muhtemelen son kişi de olmayacak. Ama gönüllerden bu sevda eksilmediği sürece; inşallah ülkemiz, dünya ve tüm insanlık bir gün özlenen huzura erecek. Siz müsterih olun, huzur içinde yatın Üzeyir Bey...