Yazdır

Aydınlarımıza Bir Okuma Parçası

Yazar: Ali Halit Aslan, Zaman Tarih: . Kategori 2001 Köşe Yazıları

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 
Uluslararası ilişkiler alanında ABD'nin ve dünyanın önde gelen akademik dergilerinden SAIS Review'in çıkan son sayısı, yeniden alevlenen 'İslam ve demokrasi' tartışmasına ışık tutabilecek mahiyette. Kapak konusu 'İslamlar' olan dergide, güzel bir sürpriz de var.

Ülkemizin seçkin münevverlerinden Fethullah Gülen'in İslam ile demokrasinin bağdaşmasını ele alan bir makalesi de yayınlanmış.

En hayati alanlardaki tartışmaların aydınlar arasında dahi genelde 'kişi' ve 'olay' bazından öteye geçemediği ülkemizin aksine, ABD'de bu konular uzman ağızlara havale edilerek 'fikir' planında masaya yatırılıyor. SAIS Review dergisi de bu geleneğin ürünü...

ABD'nin nice dünya çapında uluslararası ilişkiler uzmanını yetiştirmiş ve istihdam etmiş olan Johns Hopkins Üniversitesi Paul Nitze İleri Uluslararası Araştırmalar Okulu'nun, yani kısa adıyla SAIS'in çıkardığı bir dergi bu. Okur profili çok yüksek. Senede sadece iki kez çıkıyor ve neredeyse bir kitap hacminde. Mesela Yaz-Sonbahar 2001 dönemini kapsayan son sayısı 245 sayfa. Yayın Kurulu'nda Francis Fukuyama gibi çok sayıda dünyaca ünlü uzman bulunuyor. Şu anda ABD Savunma Bakan Yardımcılığı görevini yapan Paul Wolfowitz, geçen sene derginin Danışma Kurulu başkanıydı.

Son sayıda yer alan 16 makale ve 7 kitap tanıtımının birbirinden değerli yazarlarından sadece altısı kapaktan anons edilmiş. Bunlardan biri Fethullah Gülen. Bir diğeri de Endonezya eski Cumhurbaşkanı Abdurrahman Wahid.

SAIS Review editörleri önsözde İslam'ı Batı'da çok az kimsenin içine bakmaya cesaret edebildiği 'büyük siyah bir kutuya, Pandora'nın kutusuna' benzetiyor ve ilave ediyorlar: ''Dergimizin elinizdeki sayısı işte tam bunu yapıyor ve haddizatında böyle bir kutunun mevcut olmadığını keşfediyor!' Çünkü editörlere göre, 'Tek bir Hıristiyanlık olmadığı gibi tek bir İslam da yok'.

Tabii burada Müslümanlığa karşı 'toptancı' bir bakış açısına sahip olan ve İslam'ı 'tehdit algılaması' çerçevesinde değerlendiren meşhur 'medeniyetler çatışması' tezinin sahibi Samuel Huntington tipi Batılı aydınlara göndermede bulunuluyor.

Editörler, bugün Batı'da İslam ülkelerinin demokratikleşemeyeceğini söyleyen kimselerin aynı şeyleri 'Katolik gayretkeşliği' ile 'baskıcı geleneklerin' Franco'nun diktatörlüğüyle pekiştiği 1960'ların ve 70'lerin İspanyası için de söylediklerine ve yanıldıklarına işaret ediyorlar.

İslam'ın demokrasiyle ilişkisi konuşulurken 'inanç boyutuna neredeyse hiç önem verilmemesi'ni eleştiren editörler, 'Hıristiyan ülkeleri de demokratlar ve despotlar tarafından yönetilmiştir, ama bunun bir Hıristiyan'ın Tanrı ile münasebetiyle ne alakası var?' diye sorduktan hemen sonra Gülen'in makalesinde işlediği şu görüşlerine referans veriyor: 'İslam demokrasiden de, diktatörlükten de büyüktür. İslam, ona inananlara, fert ve kainatla ilgili sorulara hiçbir siyasi teorinin arz edemeyeceği cevaplar verir.'

Gülen'in 'İslam ve Demokrasiye Karşılaştırmalı bir Yaklaşım' başlığını taşıyan yazısı, öğrendiğim kadarıyla daha önce yayınlanmış Türkçe bir makalesinden İngilizceye çevrilmiş. İslam'ın değişmez bir idare şekli önermediğini ya da bunu şekillendirme teşebbüsü olmadığını ifade eden Gülen, 'Bunun yerine İslam, bir yönetimin genel karakterine yön veren temel prensipleri vazeder, yönetim türü ve şeklinin seçimini zaman ve şartlar muvacehesinde halka bırakır.' diyor.

İslam bir din olarak imana, ibadete ve ahlağa müteallik 'değişmez' prensiplere sahip iken, demokrasinin zaman içinde değişen bir sistem olduğunu belirten Gülen, 'Bu itibarla, demokrasi ile sadece İslam'ın dünyaya bakan yönleri karşılaştırılabilir.' görüşünü savunuyor.

İnsan hayatı sadece 'ölümlü dünyaya' indirgenmez ve insan ruhani boyutu göz ardı edilmeksizin 'bir bütün olarak' ele alınırsa, demokrasinin de optimum noktasına ulaşacağını ve insanlara daha da fazla mutluluk getireceğini söyleyen Fethullah Gülen, 'Eşitlik, hoşgörü ve adalet gibi İslami prensipler demokrasinin bunu gerçekleştirmesine yardımcı olabilir.' diyor.

Dergide yer alan bir başka makalede, İslam'ın 'hoşgörü' prensibinin Osmanlı Devleti'ndeki başarılı bir uygulamasına değiniliyor. Paris'teki Institut National d'Etudes'in meşhur uzmanlarından Philippe Fargues, Müslüman ülkelerdeki Müslüman olmayan azınlıkların tarihsel demografisini incelediği makalesinde, Osmanlı Dönemi'ni 'Hıristiyan nüfusun altın çağı' olarak değerlendiriyor. 1517'de Arap Ortadoğu'sunda sadece yüzde 7 olan gayrimüslim nüfus, Birinci Dünya Savaşı'na kadar bugünkü Türkiye'de yüzde 20'lere, Suriye, Lübnan ve Filistin'de yüzde 33'lere ulaşmış. Fargues, 'paradoksal' olarak nitelendirdiği bir noktaya da işaret ediyor: ''Jön Türklerin milliyetçiliği ve Kemal Atatürk'ün laikliği, Osmanlı sultanlarının İslami rejiminin denemeye teşebbüs dahi etmediği derecede homojen bir Müslüman nüfus tablosu ortaya çıkardı.''

Maryland Üniversitesi öğretim üyesi Jillian Schwedler ise Türkiye'de olduğu gibi Batı'da karışıklığa yol açan 'İslami' (Islamic) ve 'İslamcı' (Islamist) tabirlerini açıklığa kavuşturuyor. Haddizatında, Müslümanların sadece 'çok küçük bir yüzdesi'nin 'İslamcı' olarak nitelendirilebilecek 'şeriat merkezli' siyasi projelerle iştigal ettiğini vurguluyor.

Keşke Batılılaşma adı altında bizlere Batı'nın bu açık görüşlü yüzünü değil de, İslam medeniyetine önyargılı veçhesini 'tercüme edenler' de bunları okusa. Biz dinimizi, kültürümüzü onlara anlatamadık, ne dediysek aşağılandık, dışlandık. Alnımıza 'öteki', 'taşralı', 'fundamentalist', islamcı damgaları vuruldu. Belki şimdi Batı'dan gelen ve giderek yükselen bu insaflı seslere kulak verirler...