Yazdır

Bu İkazlar Düşünerek Okunmalı

Yazar: Ahmet Şahin, Zaman Tarih: . Kategori 2001 Köşe Yazıları

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 
Hocaefendi'nin en çok rahatsız olduğu iki husustan biri, insanların birtakım muvaffakiyetlerini kendilerine mal etmeleridir. Hocaefendi, bu konuda o kadar hassastır ki, birinin zihnine bu istikamette bir düşünce gelip geçse dahi ciddi rahatsızlık duyar.

Eğer bir insanın eliyle Cenab-ı Allah (cc) bir milyon insana hidayet nasip etse ve sonra bu insan nefsine bundan pay çıkarırsa, bu, onun cehenneme gitmesi için yetebilir!

Bu konuda tevcih edilen bir soruya verdiği cevap daha düşündürücüdür.

Başarıları ve müspet neticeleri Allah'a vermede son derece hassassınız.

Neden hassas olmayayım ki, her türlü muvaffakiyet ve müspet netice Allah'a aittir. Hiçbir kul, gücü, bilgisi ve imkanları ne ölçüde olursa olsun, Allah muvaffakiyet vermezse, müspet hiçbir şey yapamaz. İnsanın yapısı, hayra değil günaha ve tahribe yöneliktir. Müspet netice ve muvaffakiyetlere gelince, bir defa, bunların tahsili için gerekli mekanizmayı kuran Allah'tır. İnsanın yaptığı, bu mekanizmada bir düğmeye dokunmaktan daha fazla değildir. Ona o imkân ve gücü bahşeden, dokunmasına müsaade eden, o dokunmaya sevk eden de Allah'tır. Eğer Allah izin vermemiş, onu öyle bir donanımla dünyaya getirmemiş, o işi yapmaya sevk etmemiş olsa idi, bir düğmeye dokunmak bile olsa, insanın elinden ne gelirdi? Üstad demiyor mu, insanın ekl ve şürb (yeme-içme) gibi en basit ve iradesine taalluk eden işlerde bile rolü binde bir bile değildir? O halde, hele, sanki Firavunca ve Nemrutça "ben yarattım" dercesine, "ben yaptım, ben başardım; bu, bendeki güç ve ilimden dolayı böyle oldu; falan yerde konuştum, işte şu kadar insan müteessir oldu; şöyle yazdım, işte şu kadar insana tesir ettim" şeklinde hezeyanlar sarf etmek, hatta bunları düşünmek, akıldan geçirmek, küstahlıktan başka ne manaya gelir? Hiçbir peygamber, "Ben yaptım, ben başardım, ben hidayet ettim" dememiştir. "Ben," firavunların ağzından çıkan sözdür. Şirkin en hafifi "Nahnü", yani "biz"dir; cemaat, millet, kavim, kabile enaniyetidir. Üstad, bu meseleleri,

Ene ve Zerre Risalesi'nde ne güzel ifade eder! O'nun dediği gibi, "ene"yi, hatta "nahnü"yü de yırtıp, altındaki "Hüve"yi ortaya çıkarmak, "hüve"yi göstermek gerekir.

Kanatlarını açtığı zaman bütün semayı kaplayan Hz. Cebrail (as) bile asla "ben" demez ve her şeyi Cenab-ı Allah'a verirken, bize ne oluyor da, "ben" deme küstahlığında bulunuyoruz?

Hocaefendi, ikazlarına şunları da ilave ediyor:

Kendimizi rükün gibi görmemeliyiz. Size teveccüh olabilir, Allah'ın verdiği kabiliyet, istidat ve bu istidatları kullanmanız ölçüsünde iltifatta bulunulabilir. Fakat siz bu teveccüh ve iltifatı asla beklememelisiniz; ayrıca başkalarından da saygı beklememelisiniz. Başkalarının saygı göstermesi onların vazifesidir. Ne var ki, bu saygı ve teveccüh kat'iyyen beklenmez. Hele bir insan kendisini rükün görüyor, 'ben turnikeye önce girdim, ben rükünüm' diyor ve beklentiler içinde bulunuyorsa, bu, en hafif ifadesiyle muzaaf küstahlıktır.

Peygamberler için bile en zor şey, kendilerine inanılması gerektiğini tebliğ etmek olmuştur. Efendimiz (sav) gibi, tevazu, mahviyet ve hacâletin en üstün ve zirvedeki temsilcisi olan bir insan, eğer mecbur olmasaydı "Ben Rasûlüm, bana inanmanız gerekiyor" demezdi.

Fakat görüyoruz ki, şeytan bugün germiş yayını, yerleştirmiş okunu, vuracak sinekler bekliyor. Ona av olmamak için, kendimizi her gün birkaç defa sıfırlamalı, bir hiç olduğumuzu nefsimize kabul ettirmeliyiz. Sıfır (0) çok güzeldir, nokta ondan da güzeldir. İşte, biz de kendimizi böyle sıfır görmeliyiz.