Yazdır

Orada Bir Yer Var Uzakta

Yazar: Furkan S. Yılmaz, Sızıntı, Şubat 2001 Tarih: . Kategori 2001 Köşe Yazıları

Oy:  / 3
En KötüEn İyi 
Milyonlarca ele, fakat bir tek gönüle sahip; sevenlerin, hasret çekenlerin, kendi vatanında gurbet yaşayanların kaleminden çıkmış bir yazıdır bu. Kalemin cızırtısına hasret türkülerin, mürekkebine gözyaşlarının karıştığı bir yazı...

 

Zihinlerimizde kirletilmiş haziranların, buz gibi soğuk şubat aylarının acı hatıraları hep canlı olsa da, kaderin çizdiği bir yol vardır. Bizim bir yârimiz vardır, fakat burada değil, binlerce kilometre uzakta, aramıza; üzerine gönüllerimizdeki aşk u iştiyaktan köprüler kurup aşmaya çalıştığımız derin suların, karanlık okyanusların girdiği, çok uzaklarda bir yerde...

O yerin isminin 'kestane'ye izafe edildiğini duyarız da, hiç de yabancısı olmadığımız bu kelimeler birden sıcacık olup içimize akıverir. Sonra, gidip görenlerin anlattığına göre; o yerde ağaçlar, çiçekler çok farklı açar, yaz mevsiminde semadan, bardaktan boşanırcasına rahmetler yağar, cırcır böcekleri boğazlarını yırtarcasına gece-gündüz tesbîhat yapar, kelebekler nazarlara rengin ve desenin bin türlüsünü sunarmış. Bir de ceylanlar, masum gözleri ve titreyen yürekleriyle gözlerinizin içine içine bakar, sonbaharda ağaçlar hayallerinizin kucaklamayacağı renklere kuşanır ve sadece yapraklar değil, bütünüyle bir hazan yağarmış. Kış bütün vakarıyla gelip kapıya dayanınca da, toprak uzun bir istirahata çekilircesine bembeyaz ve kalın bir örtünün altına kapanırmış.

Küçük bir göle doğru uzanan ince yol ve yolun bir tarafında, sönmeye yüz tutmuş ideoloji ve sistemleri akla getiren, kurumuş ve yapraklarını dökmüş, diğer tarafında da yeşeren düşüncelerin timsali, alabildiğine yeşil ağaçlar varmış. Bir de o küçük gölün kenarından zaman gibi, hislerimiz gibi kendi mahviyeti ölçüsünde akıp giden bir çay varmış. Yine anlatılanlara göre, o çay misali mütemadiyen çağlayan ve muttaki nübüvvet varisinin arkasında saf bağlayanları bulanık duygulardan arındıran, miraçlar yaşatmaya namzet namazlar varmış. Gecenin karanlık bağrına yakılan bir mumu hatırlatan teheccüdler, teneffüs edasıyla îfâ edilen kuşluklar varmış. Duya duya, doya doya yaşanan pazartesi ve perşembeler, tarifelere sığmayacak kadar engin, bir o kadar da renkli mübarek Ramazanlar varmış. Kâinata eşlik edercesine gürül gürül tehliller, tekbirler, tesbihler olurmuş o yerde. Sûre-i Fetihler, hacet duaları, Efendiler Efendisi'ne salât ü selâmlar okunur ve Edîb-i Lebîb'in mübarek dudaklarının arasından dökülen nur damlaları gönül kâselerinde toplanmaya çalışılır, sonra da harman yapılırmış.

Orada mukîm üç-beş münzevînin hakkı her zaman mahfuz, birkaç günlüğüne oraya uğrayanlar bile sükûtun ve sükûnetin münzevî sesini gönüllerinde duyar, üzerlerine sağanak sağanak sekîne yağdığını hemencecik anlar ve orada geçecek bütün anlarını ibadet ü taata ve Yüce Yaratıcı'yı evrâd ü ezkârla yâd etmeye adarlarmış. Adeta öteler için pratik yaparcasına kime karşı olursa olsun, hasbe'l-kader gönüllerine bulaşmış kini, nefreti atmayı ve herşeylerini O'na nezretmeyi bir kere daha kendi iç dünyalarında kurar ve ahd ü peymanlarını hep canlı tutmaya çalışırlarmış.

Bu anlatılanlar hayal dünyalarımız için her zaman ter ü taze, ümitlerimizi ve hamd duygularımızı coşturan, içimizdeki hislerin binbir türlüsünü köpürten, biraz da hasret duygularımızı kabartan şeyler olsa da, katiyyen biliriz ki, orada bir yer ve bir yâr vardır. Hiç gitmemiş, görmemiş, bilmemiş, hattâ duymamış olsak bile; o göl bizim gölümüz, o çay bizim çayımız, o eve bizim evimiz, hattâ kelebekler de bizim kelebeklerimizdir. Ve oradakiler düşünce ve gâye-i hayallerini paylaşmaktan sadece şeref duyduğumuz yol arkadaşlarımızdır.

Bizde oraya dair acı-tatlı rüyalar, yaşanmamış hatıralar, yazılmış fakat atılamamış, ya da hiç yazılamamış kucak dolusu mektuplar, sadırlara mahbus kalıp da satırlara yol bulamamış nice yazılar, içerisine aşklarımızı doldurduğumuz, ama bir türlü gönderemediğimiz, 'her ne kadar biz gönderememiş olsak da oraya ulaşmıştır' düşünceleriyle müteselli olduğumuz sevgi yüklü paketler vardır. Bizde hasret hasret büyüyen sevgiler ve gayretler vardır. Bizde orası için açılmış eller, yarın ellerinden tutarcısına okşanan güller, bütün samimiyetiyle ortaya konulan gönüller, sadece o yâr için yazılmış, güftesi, bestesi meçhul türküler vardır. Bizde akıtılmış, belki çoğu da akıtılamamış, yüreklerimizde birike birike dağlar kadar olmuş gözyaşları vardır.

Orada, çok uzaklarda bir yer vardır. O yerde hiç değişmeyen, gözü, gönlü dolu bir yâr vardır. Sadece, rahatsızlığının arttığı haberleri gelse de kulaklarımıza, zihinlerimizdeki tebessümleriyle içimize inşirah ve azmimize ümit veren, hüznüyle sinelerimize nübüvvet soluklarını zerkeden bir yâr vardır. O yâr, koşuşturup dururken önümüzde, daralıp terlediğimizde de arkamızda vardır. O yer uzakta, lâkin o yâr yakındadır. O hep bizim dualarımızda, gönüllerimizin tahtındadır. O yer bizim yerimizdir. O yâr bizim yârimizdir, gitmesek de, görmesek de...