Yazdır

Abant'ın Mesajı

Yazar: Mustafa Armağan, Zaman Tarih: . Kategori 2001 Köşe Yazıları

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 
Masmavi bir göl düşünün; yemyeşil bir vadinin ortasında menevişli titreyişler içinde. Berrak suyuna gökler taht kurmuş. Ve toprağın etrafına ıtırlı kokular yaydığı nazlı sahillerinden birine kurulmuş bir otelin çatısında tam 4 yıldır beyin fırtınaları kopmakta. Bu fırtınalara, bildiğiniz gibi Abant Platformu adını veriyoruz.

İlki 1998 yılının Temmuz ayında yapılan Abant Toplantıları, o günden bu yana düğümlenmiş meselelerimizi gündemine aldı ve cesaretle tartıştı, çözüm yolları sunmaya ve toplumun ve siyasetin önünü açmaya gayret etti. 4 yıl önce atılan ilk adımlar bugün artık kurumsallaşmış bünyesiyle ve oturmuş kurallarıyla ciddi bir mesafe kat etmiş bulunuyor.

Bu yılki Abant'ın katılımcıları arasındaydım ve en cesur sonuç bildirilerinden birini imzalamaktan dolayı bahtiyar olduğumu söylemek istiyorum. 2 gün süren tartışmalar boyunca bir fikrin nasıl bir çiçeğin açmasına benzer şekilde katılımcıların dimağlarında olgunlaştığını ve sonuçta heyetin bu gelişen fikri nasıl sonuca bağladığını görmek, apayrı bir heyecan konusu oluyor benim için. Aynı heyecanı, Abant toplantılarını kitaplaştırırken tekrar yaşadığımı söylemem lazım.

Bu yıl, oldukça geniş ve renkli bir katılımcı kadrosuyla yapıldı Abant. Mehmet S. Aydın, Mete Tunçay, Hayreddin Karaman, Kemal Karpat, Bülent Arınç, Ahmet Yaşar Ocak, Hırant Dink, Soli Özel, Mithat Melen, Muharrem Naci Dede, Cemil Çiçek, Cüneyt Ülsever, Mehmet Ali Kılıçbay ve ismini sayamadığım diğerleri... Bu zengin kadro, redaksiyon heyeti ile titiz bir çalışma yaparak efradını cami, ağyarını mani bir bildiri metni çıkardı.

Bu yıl konu, "Çoğulculuk ve Toplumsal Uzlaşma" idi. Tam da yeni bir anayasa talebinin toplumdan yükseldiği ve parti kapatma, siyasî yasaklamalar gibi özgürlüklerin önünü tıkayacak operasyonların yürütüldüğü günlere denk gelmesi, bu yılki Abant'ı güncel kılan gelişmeler oldu.

Özgürlüklerin önü açılsın. Farklılıkların var olma ve kendilerini ifade etme haklarının engellenmediği bir hukukî ve siyasî ortam tesis edilsin. Devlet artık toplumdan korkmasın, ürkmesin! Toplumsal kesimler, farklılıklarının tanınmasıyla devletlerinden, rejimden kopmazlar; tam tersine, daha çok bağlanıp sahip çıkarlar.

Bu yılki Abant bildirisinin özü budur bence.

Ezcümle: Demokrasimizi demokratikleştirmemiz gerekiyor.

Demokrasi, ebediyyen aynı çayırda otlatılan bir sürünün güdülmesine benzetilemez. Demokrasinin 'getirilmiş' olması önemlidir kuşkusuz; ancak bu yetmez (aslında hiçbir "bu" yetmez ya demokrasiye!). Bu, işin şeklî kısmıdır. Demokrasinin içeriği zaman içinde oluşacaktır. Demokrasiyi, muhtevasını kendimizin dolduracağı bir form, boş bir bardak olarak düşünmeliyiz.

Chantal Mouffe, günümüzün önemli siyaset filozoflarından. Onun görüşüne göre siyasî olan (the political), bir çatışma alanıdır; ama bu farklı çıkar ve tutumların, değer ve tasavvurların çatıştığı alanın özelliği, çatışan kesimlerin siyasîleşme, Aristocu anlamda 'medenîleşme' sürecinde demokratik prosedürlere uygun bir mücadele tarzı bulabilmesidir. Eğer biz toplumdaki çeşitli eğilimlerin bu "brüt" halleriyle kalmasını istemiyorsak, siyasîleşme ve "olgunlaşmaları"nı arzu ediyorsak, toplumun farklılaşmasının önünü kesmek yerine onların çıkar ve taleplerini açıkça ortaya dökmelerine zemin hazırlamalıyız. İşte bu olmazsa, geçen yıl Mehmet Aydın hocanın dediği gibi insanları münafıklaşmaya teşvik etmiş olursunuz.

Oysa demokrasi, olmuş bitmiş bir şey değildir ve aslında demokrasinin diğer yönetim biçimlerine üstünlüğü de burada yatmaktadır. Daha farklı toplumsal kesimler ortaya çıktıkça, onların siyasal arenada açıkça görünebilecekleri, kendilerini ifade edebilecekleri ve nihayet temsil edilebilecekleri bir esneklik kazandığı takdirde demokrasiler, kazançlı çıkarlar bundan. Çünkü demokrasi, kendisine düşman üreten bir yönetim biçimi değildir. O, daha çok, yatay çatışmaların 'düşmanlıklar'a dönüşmeden 'rekabet düzeyinde' devam etmesini güvence altına alan rejimdir.

Bu yapılmazsa ne olur? Bu yapılmazsa, o kaba ve brüt kimlikler, siyasîleşemez ve bir süre sonra marjinalleşerek kendi brüt kimliklerine geri dönmeye başlarlar. Bu ise toplumdaki çeşitliliklerin sahnelendiği bir arena olan siyaset sahnesini o eski kaba kimlik çatışmalarına yeniden taşımak anlamına gelir ki, bu, bir demokrasinin yeniden ilkel durumuna dönmesi demektir!

Bugün Türkiye'de yaşamakta olduğumuz parti kapatmaların ve siyasî yasaklamaların gideceği nokta burasıdır. Etnik, milliyetçi ve dinî kimliklerin siyasîleştirilmesi, yani Aristocu anlamda medenîleştirilmesi, bunun için gereklidir. Bu kimlikler siyasîleştikçe demokrasimiz esnekleşecek, siyaset dışına itildikçe brütlüklerine dönerek yeniden; ama bu defa tanımadığımız brüt formlarda yeniden karşımıza çıkacaklardır.

Bir Abant'ın daha sıcağı sıcağına çağrıştırdıkları bunlar oldu bende.