Yazdır

Abant'ın Konusu: "Çoğulculuk"

Yazar: Ali Bulaç, Zaman Tarih: . Kategori 2001 Köşe Yazıları

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Modernlik öncesi dönemde bilinmeyen kavramlardan biri "çoğulculuk"tu. Ortada bir problem yoksa, olmayan bir problemin mücadelesi olmaz, sözü de edilmez. Herkesin kendi farklılığıyla tabir ve sosyal veri kabul edildiği bir dünyada çoğulculuğun sözü veya tanımı üzerinde tartışma süren kavramı değil "kendisi" var.

Yaygın bir sorun olarak çoğulculuğun ortaya çıkması imparatorluk sonrası ortaya çıkan ulus devletler zamanına denk düşer. İmparatorluklarla eş zaman veya öncesine rastlayan feodalite ya da başka topluluk hayatlarında genel anlamında çoğulculuk var. Avusturya-Macaristan, Rus ve Osmanlı imparatorluklarında farklı düzeylerde ve yapılarda ne kadar renk, çizgi ve pratik varsa -iyi kötü- hepsi var olmuş, ortak bir hayat alanını paylaşmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu'nun geniş özerk alanlarında onlarca etnik grup, dil, din, mezhep ve tarikat yaşayabilmiştir. İktidar ilişkisinin düzenlendiği resmî/siyasî toplum katının teb'aya kapalı olduğu, temsil ve katılım kanallarının demokratik olmadığı doğrudur; ama siyasi alanın kapalılığı herkes için hatta Müslümanlar için de söz konusudur. Bunun yanında "demokratik" olmasa da çeşitli zümre ve statüler temsil görevini yerine getirmiş, siyasî katılımı bir ölçüde sağlamışlardır. Bu durumun bütün dünyada geçerli bir siyasi ve sosyal norm olduğunu ayrıca akılda tutmak lazım.

Çoğulculuğun -tarihsel olarak- bir "sorun" şeklinde ortaya çıkmasının "dinî" ve "laik seküler" iki boyutu var. Söz konusu iki boyut da tamamen Batı Hıristiyanlığı ve Batı'da şekillenen aydınlanmayla ilgilidir.

İlk ve en yaygın şekliyle Batı Hıristiyanlığı, ifadesini Katolik Kilisesi'nin teolojisinde ve dini pratiğinde bulur. "Tanrı adına konuşma" yetkisine sahip olan Kilise ve o yüksek dinî otorite, sonuçta "dogma" vaz'ettiğinden, vaz'ettiği şeyin hakikatin kendisi ve nihai doğru kabul ediliyordu. Bu temel teolojik varsayıma göre, sıradan insan, yani laikler hakikati arayamaz; çünkü bu Kilise'nin hakikate sahip olmadığı anlamına gelirdi. İkincisi, hakikati aramaya kalkışan laik kişi, aklın kılavuzluğuna başvuracağından, akıl güvenilemez bir cevherdir ve zaten birden fazla akıl olduğu için birden fazla hakikat olacaktı ki, bu kabul edilemez.

İlk çoğulcu iddia ve teşebbüs, dinin içinde ortaya çıktı, bir tepki olarak şekillendi ve kendini "Protestanlık" olarak ifade etti. Bunun onlarca sene süren "din ve mezhep savaşlarına" yol açtığını biliyoruz.

Katolik hidayet, teolojisi sekülerleştirerek ortaya çıkan aydınlanma ve onun ürünü modernlik "dinî hidayet" yerine "aklı" ikame etti ve aklî düşüncenin ürünlerini genel geçer ve evrensel doğrular olarak tanımladı. Modernliğin projesi "homojen bir ulus" ve tek tip bir toplum tasarımına dayandığından farklı kimlikleri muhalif ifade biçimlerini ve aykırı renk ve çizgileri eritici bir kazan içine atıp her şeyi eşitlemek istedi. İşte çoğulculuk bu düzeyde ve bu kavramsal çerçevede "sorun" olmaya başladı.

Dördüncü yılında Abant'ta böylesine zor ve karmaşık bir konu tartışılıyor. Abant'ın en önemli konusu bu...