Yazdır

Balyoz

Yazar: İrem C., Sızıntı, Ocak 2005 Tarih: . Kategori 2005 Köşe Yazıları

Oy:  / 3
En KötüEn İyi 

Elimden keşke daha fazlası gelebilseydi? Belki de yaşadıklarımı paylaşarak, hiç olmazsa bunu yaparak gerçek olanın, var oluş sebebimizin anlaşılmasına yardımcı olabilirim.

26 sene... Göz açıp kapayıncaya kadar geçen onca sene bir koşuşturmanın parçası oldum. Dört yaşında okuma-yazmayı öğrenmişim. Beş yaşında başladığım okul hayatım yirmi yaşında üniversite mezunu olarak sona erdi. Babam, 'Senden iyi hafız olur.' demişti bir gün bana. Her insan çeşitli teçhizatla donatılmış. Belki de bana bahşedilen armağan da bu öğrenme yeteneğiydi. Üniversite dördüncü sınıfta otuz tane ders verdim. Kimse başarabileceğime inanmıyordu. Ailem hiçbir şeyimi eksik etmedi. Ama ben hiçbir zaman olana razı olmadım. Hep kusur aradım, hep yaşadığım hayata üzüldüm, daha fazlasını istedim. İnsanın gören gözleri varken nasıl kör olabildiğini daha yeni yeni anlıyorum.

Üniversiteyi başka bir şehirde okudum. O zamanlar bana uzanan yardım elini fark edemedim. İkinci ve üçüncü sınıfta özel bir yurtta kalmak zorunda kaldım. Birbirine yardım etmek isteyen insanlarla dolu bir öğrenim ocağı.. ama fark edemedim. Beni etkilemeye çalıştıklarını, üzerimde psikolojik baskı uygulayarak düşüncelerini empoze ettiklerini düşündüm. Hiddetim her geçen gün büyüdü. Bir gün bütün öğrenciler; zeytin, ekmekle oruç tutmak zorunda kalmıştık. İki üç arkadaş bu duruma çok sinirlenmiştik. Hiç unutmuyorum, yurttaki arkadaşlardan biri gelip, Peygamber Efendimiz (sas) zamanında bir hurma ile oruç tutulan günlerin olduğunu söylediğinde, ona öyle bir bağırmışım ki, herkes şaşırmıştı. Keşke o arkadaşımı şimdi görebilsem de, af dileyebilsem. O dönemde bir ara namaz kılmak istediğimde arkadaşlarım ve belletmenlerimin yoğun ilgisiyle karşılaştım. Bundan o kadar çok irkildim ki, yurttan ayrılana kadar hiç namaz kılmadım. Aklımda hep o düşünce; 'Beni etkilemeye çalışıyorlar!' yankılanıp duruyordu. Alkole merak sardım. Yurtta elimde kupamla dolaşırdım. Vişne suyu zannederlerdi. Sonra ailem bu iki sene boyunca bana destek oldu. Son sınıfta otuz dersle cebelleştim. Annem bana yardımcı olabilmek için, çok sevdiği öğretmenlikten emekli olup, benimle kaldı. 1998 Temmuz'unda okulumu bitirmiş, bir biyolog olmuştum. Tek düşüncem iyi bir iş bulup kariyer yapmaktı. Dört ay sonra iş buldum. İstediğim olmuştu.

Günlerim; yarın ne giyeceğimi, hafta sonu nerelere gideceğimi düşünerek geçiyordu. Son model şirket arabası kullanıyor, takım elbise giyiyor, hekimlerle muhatap oluyor ve iki üç ailenin geçinebileceği kadar maaş alıyordum. Aldığım primler de cabası. Ve sonunda 2001 Kasım'ında ailemden habersiz çalıştığım uluslar arası şirketten başka bir şehre beni tayin etmelerini istedim. İsteğim gerçekleşmişti. Özgürlüğüme kavuştuğumu sanıyordum. Umarsızca yaşıyordum. Tâ ki 8 Mart 2004'e kadar... Altı yıl bilfiil çalıştığım şirketten, şirket satıldığı için çıkarıldım. Yaşadığım hayal kırıklığı inanılmazdı. Uzun süre kendime gelemedim. Benim gibi başarılı, kariyer hedefi olan bir elemanı nasıl çıkarmışlardı? Birkaç haftayı kendime acıyarak geçirdim. Bunu kendime yediremiyordum. Kimse inanamamıştı; doktorlarım, hemşirelerim, arkadaşlarım... Benim gibi birinin işten çıkarılabileceğine, beni tanıyan hiç kimse inanamamıştı. Ama şu an, keşke daha önceden olsaymış, diyorum. İnsanlara açıklama yapmak zorunda kalacağım için, evden uzun süre çıkamadım. Yaklaşık bir ay sonra bir arkadaşım, bana bir zatın sohbet vcd'sini verdi. 'Biliyorum, böyle şeylerden hoşlanmıyorsun: ama sen bilgili bir insansın, objektif bir gözle lütfen izle bunu.' dedi. Üstünde 'Vuslat Arzusu' yazıyordu. Daha önce iki sene kaldığım yurtta kendi kendime ürettiğim hastalıklı önyargıları arkadaşım biliyordu.

İzledim. İzledim. İzledim... Bir an için önyargılarımı unuttuğumda, kendime döndüğümde vicdanımla yüzleştim ve tabiri caizse böğüre böğüre ağlamaya başladım. Böğürmek diyorum, çünkü içime düşen korun acısını başka bir şekilde tarif edemiyorum. Hayatımda hiç bu kadar telâşlandığımı hatırlamıyorum. Şu dünyada geçirdiğim yirmi altı sene gerçekten bir film şeridi gibi gözümün önünden geçtikçe gözyaşlarım artıyordu. Farklı olan neydi? Hiçbir şey ama her şey. Sanki başıma bir balyoz yemiştim. Bildiğimi sandığım her şeyi aslında bilmediğimi, bilmediğimi sandığım şeylerinse aslında ruhuma zaten evvelden işlenmiş olduğunu anladım o an. 'Ben ne yaptım?' dediğim an, bedenim ancak gözyaşlarıyla cevap verebildi bu aydınlanmaya. Senelerdir evimde duran Kurân'ı alıp okumaya başladım. Arapça bilmediğim için mealini okudum. İçim dehşetle ve sevinçle ürperip durdu. Yaptıklarımın, daha doğrusu yapmam gerekenleri yapamamamın verdiği acı ile 'Hâlâ bir ümit var!' hissinin verdiği heyecan, gece gündüz gibi birbiri ardınca içimde fırtınalar kopardı. Ve o gün hatırladığım kadarıyla abdest alıp, yine hatırladığım kadarıyla namaz kılmaya çalıştım. Adam öldürmemiştim, hırsızlık yapmamıştım belki, ama o zamana kadar gerçekten 'Ben kimim, bu hayatın anlamı ne, nereden geldim nereye gidiyorum?' sorularını hiç düşünmemiş ve de düşünmeye çalışmamıştım. Ben, en büyük günahı işlemiştim. Verilen aklı çalıştırmamış, en verimli çağımı bir hiç uğruna harap etmiştim. Duyduğum acı bunun acısıydı.

Sanki gözlerim ışıkla ilk defa karşılaşıyordu. Karanlıktan ışığa çıktığınızda gözlerinizin vereceği ilk tepkidir acı. Bunu yaşadım, hâlâ yaşıyorum. O kadar zaman karanlıkta kaldıktan sonra çıkıp ışığa alışmak, karanlıkta oluşan yaraların iyileşmesine bağlı. O günden itibaren altı ay geçti. Hâlâ işsizim. Ama şükrediyorum. Şükretmeyi öğrenmeye çalışıyorum. Yeni yeni emeklemeye başladığımı, yaralarımın yavaş yavaş iyileştiğini hissediyorum. Bilim diye öğrendiğimin gerçek mânâsını yeni yeni kavrıyorum. O kadar körmüşüm ki, dört sene tahsilini yaptığım biyolojinin, aslında gerçeği kavrayabilmemde bir imkân olduğunu görememişim. O gün için Rabb'ime şükrediyorum. O beni unutmadı. Her şeyin mahvolduğunu düşündüğüm bir zamanda sanki 'Kulum sen Ben'i unuttun; ama Ben seni unutmadım.' deyip tekrar yürüyebilmem için bana bir yol gösterdi.

Şimdi ne mi yapıyorum? İnşaallah bir hafta içinde ailemin yanına dönüp rızalarını kazanacağım. Yaşadığım hayattan miras kalan borçlarımı Allah'ın izniyle ödeyip, şimdiye kadar yapmam gereken hizmetleri yapmaya çalışacağım. Hâlâ namaz kılmakta zorlanıyorum, yaralarım çok derin çünkü. Ama Rabb'ime şükrediyorum. O balyozu başıma yemeseydim ne olurdu halim bilemiyorum. Doğarken verdiğim sözü unutmanın verdiği zararı telafi edebilir miyim, bunu da bilemiyorum. Ama ümit ediyorum, ne durumda olursam olayım, sığınıp af dileyebileceğim Allah'a. Rabb'im İnşaallah yolunda hizmet etmeyi nasip eyler. Okuyorum, öğrenmeye çalışıyorum. Artık insanlar hakkında ne olursa olsun, kötü düşünmemeye çalışıyorum. Rabb'ime, rızası olmadan kavuşmak da korkutuyor beni. Her nefes alıp verişimiz veya kalbimizin her atışı, aczimizi görebilmek, kulluğumuzu yerine getirebilmek için olmalı. Keşke elimden daha fazlası gelebilseydi. Keşke bu aciz kulun yaşadıkları bir insanın insanlığını anlayabilmesine vesile olabilseydi. Belki bu mektubu kimse okumayacak; ama aklıma başka bir şey gelmedi. Aczimin ve vefasızlığımın bilinciyle dünyada günleri nasıl geçirdiğimi ve Allah'ın kullarına olan rahmetini nasıl cömertçe sunduğunu ifade edebilmek için başka bir yol düşünemedim. Kabalığımı mazur görüp, bu mektubu okuduğunuz için Allah sizden razı olsun. Allah'ın rahmeti hepimizin üzerine olsun.