Yazdır

Mukaddes Göç: Hicret

Yazar: Yrd. Doç. Dr. Muhittin Akgül, Yeni Ümit, Ocak-Mart 2005 Tarih: . Kategori 2005 Köşe Yazıları

Oy:  / 45
En KötüEn İyi 

İnsanlığın varlığıyla başlayıp yine onun varlığıyla kıyamete dek devam edecek olan mukaddes bir yolculuktur hicret. İlk hicreti ilk insan ve peygamber olan Hz. Âdem yapmıştır. Daha sonra da Hz. Nûh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa (aleyhimisselâm) gibi insanlık semasının ayları, güneşleri ve yıldızları aynı yolu takip etmiştir. Asıl hicreti ise, kametine uygun bir şekilde İnsanlığın İftihar Tablosu, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) gerçekleştirmiştir.

Hicret, insanın doğduğu yeri terk etmesidir. Sevdiğinden, eşinden, dostundan ayrılması veya ayrılma mecburiyetinde bırakılmasıdır. Dünyaya ilk gözünü açtığı, bağında bahçesinde koşup oynadığı, toprağıyla senli-benli olduğu, ayrıldığında burun kemiklerinin sızladığı evinden, köyünden ırak olmasıdır. Hicret, Hak için yola çıkma, elindeki meşaleyi muhtaçlara ulaştırma ve karanlıktakileri aydınlık iklimlere erdirme yolculuğudur. Zâlimlerin baskılarından dolayı Rabb'ine kulluğu ifa edemeyenin, bütün ibadetlerini içinden gele gele ve hür bir şekilde yapabilmesi için yer değiştirmesidir hicret. Ve asıl hicret, menhiyattan, fuhşiyattan, kısacası Kur'ân'ın ve Resûlullah'ın (s.a.s.) yasakladığı şeylerden uzaklaşmaktır.

'Asıl hicreti, kametine uygun bir şekilde İnsanlığın İftihar Tablosu, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) gerçekleştirmiştir.' dedik. Evet, öyledir: Kâinat umumen bir karanlık içindeydi. Uzun zamandan beri semada bir nur ve parıltı müşahede edilmemişti. Güneş, ay, yıldızlar, insanlar vs. vardı ama, bunların varlık sebebi bilinmemekteydi ve her şey âdeta bir kaosta yüzüp gitmekteydi. Günler, aylar, seneler gelip geçiyor ama, zamanın yiyip bitirdiği varlıklar ne oluyor? Hangi durumlarla karşılaşacağız? Dünyaya neden geldik? Nereye gidiyoruz? şeklindeki bir sürü soruya cevap bulunamıyordu. Bu minval üzereyken Kudret-i Sonsuz, semamızda Hz. Muhammed (s.a.s.)'i tulû' ettirdi. Çocukluk, gençlik dönemi derken peygamberlikle vazifelendirildi. Fakat her zaman olduğu gibi yine inanan insanlara bir sürü itirazlar, karşı koymalar, zulümler, sürgünler, boykotlar yapıldı. Bu kutlu insanın arkasında saf bağlayan bir avuç mü'mine karşı akla hayale gelmeyen işkenceler yapıldı. Aç-susuz bırakıldılar, kavurucu çölün sıcağında kızgın taşların altına yatırıldılar, kaynayan kazanlara atıldılar.. ama bu hasbî insanları bir türlü dâvalarından vazgeçiremediler.

Allah Resûlü (s.a.s.), bütün bu manzaralar karşısında burkuntu üstüne burkuntu duyuyor ve gözyaşları döküyor, ama henüz karşı koyacak durumda değildi, karşı koyma izni yoktu; bu sebeple sabrediyordu, aktif sabır içinde bekliyordu. Bir süre sonra, arkadaşları içinde en zayıf ve işkencelere en çok maruz olanları, Habeşistan'a göndermişti.

Çevreden her sene Ka'be'yi ziyarete gelenler oluyordu. Allah Resûlü bu gelmeleri fırsat biliyor, gizli gizli insanlarla görüşmeler yapıyor ve henüz yeni olan İslâm Dini'ni onlara da anlatmaya çalışıyordu. Bir defasında Medine'den gelen birkaç insanla görüştü. Bunlar Es'âd b. Zürare, Avf b. Hâris, Râfi b. Mâlik, Kutbe b. Âmir, Ukbe b. Âmir ve Hâris b. Abdullah'tı. Bu kutlu insanlar, ertesi yıl 12 kişi olarak Akabe denen yerde Allah Resûlü'yle (s.a.s.) gizlice bir araya geldiler. Resûlullah (s.a.s.) onlardan Allah'a şirk koşmama, zina ve hırsızlık yapmama, çocukları öldürmeme, masum insanlara iftira atmama, Peygamber'e karşı gelmeme gibi hususlarda söz aldı.

İşte bu kişiler Medine'nin ilkleri olan ve başlarında Esad b. Zürare'nin bulunduğu Hazreç kabilesine mensup kudsilerdi. Bir yıl sonra yeniden buluşmak üzere buradan ayrıldılar. Ertesi yıl buluşma yerine 70 insanla gelmişlerdi. Hepsi Müslüman oldu. Artık Yesrip Medineleşiyor ve inananlar için sığınılacak bir kucak hâline geliyordu. Birer birer insanlar bu mübarek beldeye gitmeye başladılar. Hem de senelerce toprağını kokladıkları, havasını teneffüs ettikleri, ovasında-vadisinde koştukları, 'karyelerin anası' olan vatanlarını terkederek.

Evet, ayrılmak çok zordu. Bazısı anasından, bazısı babasından, diğer bir kısmı hanımından, çocuğundan ayrılarak Yesrib'in (Medine) yolunu tutmuştu. Zira yolculuğa çıkanlar sadece inananlardı. Diğerleri (inanmayanlar) eski hayatlarına devam ediyorlardı. Bu esnada insanların gözlerini yaşartacak pek büyük hâdiseler meydana geliyordu. İşte bunlardan sadece bir tanesi:

Suheyb b. Sinan Mekke'nin yerlisi değildi. Dışardan gelmiş, ama çok zengin olmuştu. Aynı zamanda büyük meblâğda alacakları vardı. O da nur hâledendi. Mekke'yi terketmeye karar vermişti. Tam ayrılacağı zaman ise, gözü maddeden başka bir şey görmeyen Kureyşliler, Suheyb'in önüne dikildiler. Gitmesine mani oldular. Onlara şu teklifi yaptı:

- 'Alacaklarımdan vazgeçsem, mallarımı size bıraksam, bana engel olmaktan vazgeçip de yol verir misiniz?' Onlar da:

- 'Evet! Dediklerini yaparsan sana engel olmayız!' dediler. Bunun üzerine Suheyb sevinç içinde:

- 'Öyle ise bütün mallarım sizin olsun' deyiverdi. Kudsiler ordusundan Suheyb iki şeyden birini seçme mecburiyetinde kalmıştı. Verdiği karar, Allah ve Resûl'ünü çok sevindirmişti ki, Resûlullah (s.a.s.) bu hâdiseyi duyunca:

'Suheyb kârlı çıktı! Suheyb kârlı çıktı!' müjdesini vermişti (İbn Hişam, es-Sîre, 2: 477).

Herkes birer birer Mekke'yi terkediyordu. Gerçek manâda bir lider olan Hz. Peygamber (s.a.s.) ise en sona kalmıştı. O, bütün ashabını emniyete kavuşturacak, en sonunda da kendisi yola koyulacaktı. Liderliğin gereğiydi bu. Hz. Ebûbekir defalarca izin istemiş ama O: 'Acele etme ey Ebûbekir! Umulur ki Cenab-ı Hakk sana bir arkadaş ihsan eder.' (a.g.e., 2:480) deyip onu teselli ediyordu. Ashab'ın bu şekilde civanmertçe evlerini, mallarını, çocuklarını, eşlerini, akrabalarını ve içinde doğup-büyüdükleri şehirlerini terkedip birer birer Medine'ye doğru yola koyulmaları, müşrikleri şaşkına çevirmişti. Bu, onlarca iyiye alâmet değildi. Peygamber (s.a.s.) de gidecek olursa, Medine bir merkez hâline gelebilirdi. Bir durum değerlendirmesi yapmak için, Dârun-Nedve'de bir araya geldiler. Enine boyuna tartıştıktan sonra karar verildi. Hz. Muhammed (s.a.s.) öldürülecekti. Ama, Allah'ın izni olmadan bir nefes dahi alamayacaklarının farkında değillerdi. Öldürecekleri Zât'ın İlâhî koruma ile muhafaza edildiğinin idrakine varamamışlardı. Aslında kurdukları bu komplonun, Kâinatın Yaratıcı'sına karşı olacağını sezemiyorlardı. Kur'ân, onların bu kararlarını şöyle beyan etmektedir:

Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar, yahut öldürsünler mi, yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar plânlıyorlardı. Onlar tuzak kuradursunlar, Allah da tuzak kuruyordu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır (Enfâl Sûresi, 8/30).

Allah Resûlü (s.a.s.), hicret hazırlığına başladı. Kılavuz ve yolculukta lâzım olacak şeyler tedarik edildi. Artık her şey hazırdı. O gece yolculuk başlayacaktı. Cibril'in bildirmesiyle Hz. Peygamber (s.a.s.) her gün yattığı yatağa o gün Hz. Ali'yi yatırdı. Kendisi de evini çepeçevre kuşatmalarına rağmen, müşriklerin arasından çıkarak yola koyuldu. Sabahleyin her şey açığa çıkınca, avını tam yakalamışken elinden kaçıran kâfirler âdeta çılgına döndüler. Her tarafa ilanlar verildi. Peygamber'i bulup getirene bir sürü hediyeler verileceği bildirildi.

Efendimiz (s.a.s.), sadakat ve vefada zirveyi tutan Hz. Ebûbekir'le birlikte binbir türlü tehlikeyi göz önüne alarak Mekke'den ayrıldılar. Hz. Ebûbekir, vefakâr ve sadık bir insandı. Gelecek bir tehlikeye karşı bazen Allah Resûlü'nün önüne geçiyor, bazen arkasında kalıyor, böylelikle O'nu korumaya çalışıyordu. Sevr Dağı'nda bir mağaraya sığındılar. İlâhî koruma, Kâinatın Efendisi'ni müşriklerden küçük bir örümcek ve güvercinle korudu. Sadık arkadaş bu esnada endişe etmişti. Kur'ân'daki şu İlâhî beyan bu durumu bildirmektedir:

Eğer Siz Peygamber'e yardımcı olmazsanız, Allah vaktiyle O'na yardım ettiği gibi yine yardım eder. Hani kâfirler O'nu Mekke'den çıkardıklarında, iki kişiden biri olarak mağarada iken arkadaşına: 'Sen hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir.' diyordu. Derken Allah onun üzerine sekinetini, huzur ve güven duygusunu indirdi ve O'nu, görmediğiniz ordularla destekledi. Kâfirlerin dâvasını alçalttı. Allah'ın dini ise zaten yücedir. Çünkü Allah Azîzdir, Hakîmdir (mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir) (Tevbe Sûresi, 9/40).

Birkaç gün kaldıktan sonra Medine'ye doğru yolculuğa koyuldular. Uzun bir takibat ve sıkıntıdan sonra Medine'ye yakın Kuba mevkiine vardılar. Allah Resûlü burada kaldığı süre zarfında bir mescid inşa ettirdi. Kendisi de bir işçi gibi çalıştı. Kur'ân bu mescidi anlatırken, onun 'takva üzerine kurulmuş' bir mescid olmasına ve orada namaz kılanların da maddî-manevî kirlerden temizlenmeyi sevmelerine vurgu yapar (Tevbe Sûresi, 9/108).

Daha sonra Medine'ye doğru yola koyuldular. Medine'dekiler pürheyecan gelecek Kutlu Misafir'i beklemekteydiler. Kadınlar damların üzerine çıkmış, çocuklar yollara dökülmüş, Kâinatın Efendisi'nin (s.a.s.) yolunu büyük bir iştiyakla bekliyorlardı. Nihayet ufukta beklenilen Zât görünüverdi: Herkesin ağzından şu mısralar dökülüyordu:

'Dolunay doğdu bize
Veda dağının sırtlarından;
Bize borç oldu şükretmek
Bulundukça Allah'a yalvaran.
Ey bize gönderilen Peygamber,
Sen emirle geldin itaat olunan!'

Böylece günlerden beri devam eden yolculuk nihayet son bulmuştu. Allah (c.c.), Şerefli Elçisi'ni her türlü kötülükten korumuş, müşrikler O'nun kılına dahi dokunamamışlardı. Çünkü Allah Teâlâ Onu: '..Allah seni, bütün insanlardan koruyacaktır. Allah kâfirleri hidâyet etmez, emellerine kavuşturmaz.' (Mâide Sûresi, 5/67) teminatıyla, insanlardan gelecek kötülüklerden muhafaza edecekti.

Kutlu şehir Medine'de yapılan ilk önemli icraatlardan birisi, evleri, yurtları, malları, hasılı her şeyleri gözü dönmüş Mekke müşrikleri tarafından gasbedilen yüce Muhacirlerle, onlara kucaklarını açıp bağırlarına basan şerefli Ensar arasında kardeşlik tesisiydi. Zira Muhacirlerin 'benim' diyecekleri hiçbir şeyleri yoktu. Bu kardeşlik, o güne kadar dünyanın asla göremediği, bundan sonra da görmesi mümkün olmayan bir kardeşlikti. Bu kardeşlik, nesep kardeşliğinden de öteydi. Her şey seve seve taksim ediliyordu. Ve taksim edilirken de gönülden gele gele, içte hiçbir burukluk olmadan bir taksimat yapılıyordu. Kur'ân-ı Kerîm bu eşsiz tabloyu şu beyanlarla ebedileştirmiştir:

Bunlardan önce Medine'yi yurt edinip imana sarılanlar ise, kendi beldelerine hicret edenlere sevgi besler, onlara verilen ganimetlerden ötürü içlerinde bir kıskanma veya istek duymazlar. Hattâ kendileri ihtiyaç duysalar bile o kardeşlerine öncelik verir, o ganimetlerin onlara verilmesini tercih ederler. Her kim nefsinin hırsından ve mala düşkünlüğünden kendini kurtarırsa, işte felah ve mutluluğa erenler onlar olacaklardır (Haşir Sûresi, 59/9).

Hattâ bu iş o kadar büyük bir önem kazanmıştı ki, kardeş yapılan bu kişiler arasında nesep kardeşliğinde olduğu gibi miras cereyan ediyordu da, belli bir süre sonra bu hüküm kaldırılıp, miras sadece akrabalar arasında cereyan etmeye başladı. Kur'ân, şu beyanıyla da bu hususa işaret etmektedir:

İman edip hicret edenler, Allah yolunda cihad edenlerle onlara kucak açıp yardım eden Ensar var ya, işte gerçek mü'minler bunlardır. Bunlara bir mağfiret, pek değerli bir nasip vardır. Bunlardan sonra iman edip hicret edenler, sizinle beraber cihad edenler var ya, işte onlar da sizdendir. Allah'ın hükmüne göre, akrabalık yönünden yakınlıkları olanlar, birbirlerine vâris olmaya daha lâyıktırlar. Muhakkak ki Allah her şeyi hakkıyla bilir (Enfâl Sûresi, 8/74-75).

Kur'ân-ı Kerim'de iman-hicret-cihad genelde bir arada zikredilmiştir. Âdeta hicret ve cihad iman etmenin bir neticesi gibidir. Ve hicret yolu kıyamete dek açıktır. Hicret Allah'ın rahmetine, merhametine, affına ve mağfiretine vesiledir. 'Onlar ki iman ettiler, sonra hicret ettiler ve onlar ki Allah yolunda cihad ettiler, işte onlar Allah'ın rahmetini umarlar. Allah çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.' (Bakara Sûresi, 2/218) beyanı buna işaret etmektedir.

Hicret, onlar için yapılmasa da, bolluk görmeye, dünya nimetlerine kavuşmaya, yeryüzünde söz sahibi olmaya, kendisine talip olunan gerçek gelir olarak ise, mükâfatı son derece fazla olarak Allah tarafından almaya vesiledir. Yüce Yaratıcı'nın şu müjdeleyici beyanları da bunu göstermektedir:

Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur. Kim evinden Allah'a ve Resûlüne hicret niyetiyle çıkar da yolda ecel gelip kendini yakalarsa o da mükâfatı hak etmiştir ve onu ödüllendirme Allah'a aittir. Allah gafurdur, rahimdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur) (Nisâ Sûresi, 4/100).

Zulme maruz kaldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri elbette dünyada güzel bir yere yerleştiririz. Âhiret mükâfatı ise daha büyüktür. Bunu bir bilselerdi!' (Nahl Sûresi, 16/41).

Hicret, Allah katında en üst mertebeye erme ve kurtuluşu kazanmaya vesiledir.

İman edip hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler var ya, işte onlar Allah indinde daha yüksek derecelere sahiptirler ve işte onlardır umduklarına nail olanlar! (Tevbe Sûresi, 9/20).

Hicret, pek çok günahın affına ve gözün görmediği, kulağın işitmediği, beşerin aklından dahi geçiremeyeceği sürprizlerle dolu Cennet'e girmeye sebeptir:

Onların Rabbi de duâlarına şöyle icabet buyurdu: 'Sizden gerek erkek, gerek kadın hayır işleyen hiçbir kimsenin çalışmasını zayi etmem. Çünkü siz birbirinizdensiniz, birbirinizden farkınız yoktur. Benim rızam için hicret edenlerin, vatanlarından sürülenlerin, Benim yolumda işkenceye, zarara uğrayanların, Benim yolumda savaşanların ve öldürülenlerin, elbette kusurlarını örtecek ve elbette onları Allah tarafından mükâfat olarak içinden ırmaklar akan cennetlere yerleştireceğim. En güzel ödüller Allah'ın yanındadır (Âl-i İmrân Sûresi, 3/195).

Bundan sonra şunu bil ki: Şüphesiz ki senin Rabb'in, mihnet ve işkenceye, zulme ve baskıya uğradıktan sonra mücahede edip sabreden, ardından da hicret edenlerle beraberdir. Evet Rabbin, onların bütün bu güzel hareketlerine karşılık elbette onları bağışlayıp ihsanda bulunacaktır. Çünkü O Ğafur'dur, Rahîm'dir.' (Nahl Sûresi, 16/110).

Hicret, temelde cismani ve ruhani olarak iki çeşittir. Cismani olan bedenle bir yerden başka bir yere gitmek, bulunduğu beldeyi terketmek şeklinde olanıdır. Ruhani olanına gelince, o kalple gönülle olur. Böyle bir hicrette mü'min, kalbiyle Allah'a ve Resûlü'ne yönelir, onlara hicret eder. Bu hicrette mü'min, başka şeylerin sevgisinden Allah sevgisine, başkalarına kulluktan Allah'a kulluğa, başka şeylerin korkusundan Allah korkusuna, başkalarından gelebilecek beklentilere girmeden ve onlara güvenden Allah'ın inâyet ve keremine ve O'na güvenmeye yönelir.

Böyle bir hicret, mü'min için, başkalarına dilenmeden, onların önünde eğilmeden ve onlardan istemeden Allah'tan istemeye, O'nun önünde eğilmeye ve O'ndan dilenmeye, kalbini masivadan asıl Yaratıcı'ya, günahların karanlık kuyularından sevapların aydınlık ufuklarına, şüphe bataklıklarından emniyet yamaçlarına, cismaniyetin vadilerinden Kalbin Zümrüt Tepelerine göç etmektir. Ve hicret, Allah'tan yine Allah'adır.

Yazımızı Muhterem Fethullah Gülen Hoca Efendi'nin ideal Muhacirin vasıflarını belirttiği şu satırlarıyla bitiriyoruz:

1. Hicrette iç dizayn ve iç kontrol çok önemlidir. Bu açıdan muhacir olarak bir yere göç edilirken, sadece bu 'gitme' meselesi nazar-ı itibara alınıp hâlisane bir niyetle gidilmelidir. Sahabe Efendilerimiz (r. anhüm) Mekke'den Medine'ye hicret ederken, yurdu-yuvayı bütünüyle terketmişler ve daha sonra arkada bıraktıkları şeyleri hayallerinden bile geçirmemişlerdir. Oysa ki Mekke, öyle kolay kolay terkedilecek bir şehir değildi. Bir kere o zamanlar, Medine halkının yarısı çoban, yarısı çiftçi ve sınıf itibariyle de ikinci-üçüncü sınıf insanların yaşadığı bir yerdi. Hâlbuki Mekke, hem ilim hem de ekonomik seviye olarak o zamanki Arap yarımadasının en medenî şehirlerinden biriydi. Buna rağmen Sahabe-i Kiram, Mekke'yi kafalarından öylesine söküp atmışlardı ki, daha sonraki dönemlerde değişik vesilelerle Mekke'de kalan muhacirler hastalandıkları zaman, 'Burada ölüp kalacağız ve hicretimiz batıl olacak' endişesiyle tir tir titrerlerdi. Bu sebeple, hizmet-i imaniye ve Kur'âniye adına göç eden insanlar, hep ihlas ve samimiyetle hareket etmelidirler.

2. Hiçbir beklentiye girmeden bu şerefli işi gerçekleştirmelidirler. Bu sayededir ki, Cenab-ı Hakk'ın, hicret uğrunda terkedilen şeylere mukabil büyük lütuflarda bulunması beklenir. Evet Allah (c.c.), niyetin hulûsuna göre terkedilen şeylere karşılık olarak, bazen bir, bazen on, bazen yüz, bazen bin kat karşılık verebilir. Bir kere daha hatırlatalım ki, bunun yegane şartı beklenti içinde bulunmamaktır. Buna rağmen Allah (c.c.), çeşitli lütuf ve ihsanlarda bulundu ise, insan 'Rabbimizin Meşiet-i Subhâniyesi öyle gerektirmiş ki, hiç lâyık olmadığımız hâlde bize bunları bahşetmiş!' demeli, şükran duyguları içinde iki büklüm olmalıdır.

3. Muhacir, hicret edeceği yere giderken, 'bir daha geri dönmemek' üzere gitmelidir. Çünkü muhacirin mezar taşları, hicret ettiği yeni dünyaların bir nevi tapu kayıtları gibidir. Hattâ muhacir, kendi ülkesinin yemyeşil yamaçlarını, bağlarını ve diğer bütün güzelliklerini düşündüğünde 'Aman Allah göstermesin burada ölmek mi!' duygusuyla Sahabe gibi tir tir titremelidir.

Evet, ideal muhacir, niyetini hâlisane yaptıktan sonra gideceği yere gitmeli, 'Senede bir defa olsun gelip ülkemi göreceğim.' gibi mülahazalara kapılmamalı ve bir daha da geriye dönmeyi düşünmemelidir. Hattâ o ilk garipler gibi, yerlerini terketmeyi savaşta cepheyi terketmekle eş tutmalı ve bir adım bile yerlerinden ayrılmamalıdırlar (Fasıldan Fasıla 4, 2001, 123-124).