Yazdır

Duâ: Gönül Arşının Üveykleri

Yazar: Musa Hub, Yeni Ümit, Ocak-Mart 2005 Tarih: . Kategori 2005 Köşe Yazıları

Oy:  / 4
En KötüEn İyi 

İnsanoğlunun nezd-i İlâhîdeki değerlendirilme mihengi kalbi ve amelidir. Yakîn imanı ve salih amelleriyle değerler üstü değerlere ulaşmış bir mü'minin kalp hareketleri, memnûniyeti, mesrûriyeti, mahcûbiyeti yahut inkisarları, teessüfleri, telehhüfleri.. hepsi gökler ötesindeki kararlarda nazar-ı itibara alınır, uygulamalarda hisse sahibi olur. Bu bakımdan, hassaten kâmil mü'minlerin gönül teveccühleri, tenezzülât-ı İlâhiyeye en samimisinden davetiyeler gönderir; kırılmaları durumunda da gazab-ı İlâhîyi harekete geçirecek bir naz ü niyaz, kadr ü kıymet varlığını hissettirir.

Erbâb-ı dîl, bir kalb-i mü'mine yapılan her türlü olumsuz taarruzu, tecavüzü, yaralamayı, incitmeyi doğrudan Kâbe'ye yapılmış şenî' bir hareket gibi yorumlamışlardır; ve özellikle kalb kırmayı Kâbe yıkmaktan beter görmüşlerdir. Maksada matuf makbuliyeti mahfuz olmak kaydıyla, hâlbuki Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm 'Mü'min, Allah katında Kâbe'den daha hürmetlidir.' (İbn Mâce, 'Fiten', 2;) buyurmaktadırlar. Bu hadis-i şeriften hareketle meseleye yaklaştığımız zaman kalb-i mü'mini, kendisinden daha düşük bir şeyle değerlendirmek ancak teşbih-i maklub yollu bir yaklaşım ve anlatım tarzı olmuş olur. Bazı İslâm âlimlerinin açık ifadesine nazaran: Kalp, arş-ı insanî olduğu için, bir kalbin kırılmasını, Kâbe'den ziyade, insânî Arş'ın yıkılması olarak almak ve algılamak daha dinî, daha insânî ve daha aklî-mantıkî gözükmektedir denebilir.

'İslâm'a göre Arş, bütün âlemi kuşatan, sınırlandırılması ve takdir edilmesi beşer aklının dışında kalan ve gerçeğini Allah'ın bildiği en yüce ve en yüksek bir makamdır. Allah'a nisbet edilerek Arşullah denmiştir. Arş-ı A'zam, Arş-ı Mecîd ve Arş-ı A'lâ olarak da anılır. Yedi kat göklerin, Cennetin, Sidretü'l-Müntehâ'nın ve Kürsî'nin üstünde bulunur. Resûl-i Ekrem (s.a.s.): 'Yedi kat gök ile yedi kat yerin Kürsî yanında büyüklükleri, ancak bir çölün ortasına atılmış bir kapı veya yüzük halkası gibidir. Arş'ın da Kürsî'ye göre büyüklüğü, o çölün o halkaya nazaran büyüklüğü derecesindedir' buyurmuştur.' (Buhari) Arş'ı taşıyan ve 'Hamele-i Arş' denilen melekler/varlıklar, dört tanedir, fakat Kıyamet Günü sekize çıkarılacaklardır: Kıyamet günü, Arş'ın gölgesinden başka hiçbir şeyin gölgesi kalmayacak ve o gün sadece yedi sınıf insan Arş'ın gölgesinde gölgelenebileceklerdir (Buhari, Zekat, 36; Müslim, Zekat, b.31).

Evet, kalb ise arş-ı insanî olduğu için, bir kalbin kırılmasını Kâbe'den ziyade insânî Arş'ın yıkılması olarak almak ve algılamak daha dinî, daha insânî ve daha aklî-mantıkî gözükmektedir denebilir. Nasıl kâinatın en üstünde/zirvesinde Arş-ı A'zam bulunuyor ise, insanın zirve noktasında da kalbi bulunur ki, bu sebeple insanın bedenî ve manevî organları içinde en kıymetlisi ve en hayâtîsi kalbidir; o olmazsa olmazların birincisidir. Allah'ın üzerine istiva ettiği Arş gibi, kalb/gönül de kendi ölçüsünde böyle bir istivâya taht olmakta, ev sahipliği yapmaktadır. Çünkü hadis-i kudsîde Cenâb-ı Mevlâmız: 'Benim yeryüzüm ve semam Beni istiab edemedi. (Fakat Beni) sâkin, yumuşak ve mü'min kulumun kalbi istiâb etti.' buyurmuşlardır. (Taberânî; Gazali, İhyâ, 6:34). İbn-i Ömer'den rivâyet edilen bir hadiste de, Allah Resûlü, kendilerine sorulan 'Allah nerededir? Gökte mi, yerde mi?' sorusuna, 'Mü'min kullarının kalblerinde...' şeklinde cevap vermişlerdir (Taberânî). Demek ki: Gökler ötesinde Arş'a istiva eden o Sultan-ı Zîşân, yeryüzünde ise mü'min kulların kalblerine tenezzül buyurmaktadır.

Nitekim bunlar gibi dinî ilim ve tecrübî irfânına istinaden tasavvuf erbabına göre 'Arş, gönüldür. Burada bulunan Levh, İlahî Kelâm'ın saklı bulunduğu mekansız mekân; Kalem ise, Kelâm'ın sübût vasıtasıdır. Arş, Kelâm ve Kalem, üçüne birden muhkemat denir.' (İskender Pala, Divan Şiiri Sözlüğü, s. 43). Meşhur mutasavvıflardan Sehl et-Tusterî: 'Kalb Arş'tır, göğüs Kürsü'dür.' diyerek teşbih-i beliğ yapmış ve kalbi Arş-ı Azam'a, gönlü de Kürsü'ye benzetmiştir. Huccetü'l-İslâm İmam Gazalî ise, 'Zannedilmemelidir ki Sehl et-Tusterî, kalbi Allah'ın Arş'ı, göğsü de Allah'ın Kürsüsü olarak görüyor? Zira böyle olması muhaldir. Belki et-Tusterî şunu kastediyor: Kalb, Allah'ın mülküdür, tedbir ve tasarruf için birinci mecraıdır. Binaenaleyh kalb ile göğsün, tedbire nisbeti, tıpkı Arş ve Kürsü'nün Allah'a nisbeti gibidirler. Ve bu teşbih de ancak bazı yönlerden müstakim olabilir.' açıklamasında bulunur. (İhyâ, 6:11, Çev.: Ali Arslan, İst., 1979).

Kaldı ki, Hz. Vedûd'un sonsuz velâyet mertebeleri içinde vedûdiyet sultanı addedilen Mevlana Celaleddin er-Rûmî Hazretleri: 'Gönül, Arş'ın yücesindedir, aşağılarda değil.' diyerek daha da ileri ve aşkın bir söz sarfetmiştir. Hakikati fîhi nazar yahut en azından bizim meçhûlümüz olsa da, vurgusu hakikat olan bir tespittir bu.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin kalb-i insânî ve Arş-ı İlâhî arasındaki münasebet ve mukayesenin ölçüsü noktasındaki şu ifadeleri de akıl ve vicdanlara mühim tembih ve irşadlarda bulunmaktadır: 'Tûbâ limen arafe haddehû ve lem yetecâvez tavrahû.' Yani, 'Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez.' Nasıl bir zerre camdan, bir katre sudan, bir havuzdan, denizden, kamerden seyyarelere kadar güneşin cilveleri var. Her birisi kabiliyetine göre güneşin aksini, misalini tutuyor ve haddini biliyor. Bir katre su, kendi kabiliyetine göre 'Güneşin bir aksi bende vardır' der. Fakat 'Ben de deniz gibi bir aynayım' diyemez. Öyle de, esmâ-i İlâhiyenin cilvesinin tenevvüüne göre, makamât-ı evliyada öyle merâtip var. Esmâ-i İlâhiyenin her birisinin, bir güneş gibi, kalbden Arş'a kadar cilveleri var. Kalb de bir arştır. Fakat 'Ben de Arş gibiyim' diyemez. İşte, ubûdiyetin esası olan acz ve fakr ve kusur ve naksını bilmek ve niyaz ile dergâh-ı Ulûhiyete karşı secde etmeye bedel naz ve fahir suretinde gidenler, zerrecik kalbini Arşa müsavi tutar.' (Lem'alar, '17. Lem'a', s: 653).

Üstad Hazretleri, bir başka eserinde de dolaylı olarak şöyle bir izahat ve tahkikatta bulunur: '(...) Amma sair kelimât-ı İlâhiye ise, bir kısmı has bir itibar ile ve cüz'î bir ünvan ve hususî bir ismin cüz'î tecellîsiyle ve has bir rububiyetle ve mahsus bir saltanatla ve hususî bir rahmetle zahir olan kelâmdır. Hususiyet ve külliyet cihetinde dereceleri muhteliftir. Ekser ilhamât bu kısımdandır. Fakat derecatı çok mütefavittir. Meselâ, en cüz'îsi ve basiti, hayvanâtın ilhamâtıdır. Sonra avâm-ı nâsın ilhamâtıdır. Sonra avâm-ı melâikenin ilhamâtıdır. Sonra evliya ilhamâtıdır. Sonra melâike-i izâm ilhamâtıdır. İşte, şu sırdandır ki, kalbin telefonuyla vasıtasız münacat eden bir veli der: 'Haddesenî Rabbî an kalbî' Yani, 'Kalbim benim Rabbimden haber veriyor.' Demiyor, 'Rabbü'l-Âlemînden haber veriyor.' Hem der: 'Kalbim Rabbimin aynasıdır, Arşıdır.' Demiyor, 'Rabbü'l-Âlemînin Arşıdır.' Çünkü, kabiliyeti miktarınca ve yetmiş bine yakın hicapların nisbet-i ref'i derecesinde mazhar-ı hitap olabilir (Sözler, '12. Söz', s: 51).

M. Fethullah Gülen Hocaefendi ise, büyütülmüş insan olan kâinat'taki Arş ile küçültülmüş kâinat olan insandaki kalb arasında mukayyed bir mukayese yaparak, bu ikiliyi bulundukları konum itibariyle birbirlerinin yansıması/izdüşümü gibi kabul eder ve şöyle der: 'Kalb, kâinata nisbeten Arş ne ise, insana nisbeten odur ve her an Hakk'ın nazar buyurduğu bir mücellâ aynadır. Hakk'ın bakıp bakıp her an ayrı bir değer verdiği böyle bir ayna kırılıp atılabilecek herhangi bir cisim değildir. O, insanlık gerçeğinin rûhu ve Allah'ın da memdûhudur.' (Kalbin Zümrüt Tepeleri, İst., 2003, 1:51). Neticede kalbin insanın Arş'ı, Arş-ı Azam'ın ise kâinatın Arş'ı olduğu ifade edilmiş olmaktadır. Hocaefendi, yukarıdaki sözünün devamında, Mevlânâ'nın: 'Bizim nazarımız kalbedir; sudan, balçıktan olan surete değildir. Sen, benim içimde kalbim var diyorsun, amma gönül Arş'ın yücesindedir, aşağılarda değil' sözü ile aslında aynı hakikatı ihtar ettiğini belirtmektedir.

İbrahim Hakkı Erzurûmî ne güzel söyler (Sadeleştirilmiş metin):

Gönül, âlemin hülasasısın ve feleklerin tacısın
Fakat ne fayda ki ey veli, kendini idrak etmedin
Çün apaçık bir güneşsin, ama ten zemininde gizli.
Benzersiz bir cevhersin, gül ve toprakla birliksin
İlâhî aşkın cemali için bir aynasın.
Fakat ey veli, pak olmayana aynadan ne hâsıl olur?
Bütün cihanın varlığından maksat, senin varlığındır
Sen olmasaydın cihanda hiçbir şey olmazdı.
Cihan seninle şâd, sevinçli ve handan olur.
Niçin sürekli gam çekerek yatıp oturursun?
O ruhu, nur-u basit anla, okyanus dalgası bil!
Bu cismi ko ki, budur karanlık, yararsız ot ve çerçöp
O ki nefsini bildi, hayat buldu ey Hakkı
Kim olduğunu bilen asla ne gam ne helâk görür.

Duâ: Gönül Arşının Hâdimleri

Gönül; insanoğlunun en önemli, en ciddî yanı; onun mânevî varlığının ifâdesi, his ve inançlarının kaynağı ve insan derinliklerine açılan yolların hem sona kadar uzayıp gideni, hem de ilk menzilidir. Gönül yolunda yürüyenler karanlık bilmez; gönlüyle kanatlananlar bir şeye takılıp kalmaz. Bütün insanî değerler gönül yamaçlarında boy atıp gelişmiştir. İman, aşk, ruhânî zevkler bütünüyle gönül bahçesinin meyveleridir (...).

Gönül, Hakk'ın inâyetiyle insanlık özünün birleşmesinden doğmuştur. Bu itibarladır ki, üzerinde Sultan mührü bulunan kalb, hem ruhânî hem de cismânî âlemlerle iç içedir. İnsanın derinlik ve iç-dış güzelliği onun gönül hayatının ayrı ayrı buudlarıdır. Hattâ dış yüzündeki parlaklık ve göz alıcılık bile tamamen onun kalbî hayatıyla alâkalıdır. Kalbin sözü dimağa ulaşınca beynin çerağı tutuşur ve insan benliği güneşin taç tabakası gibi aydınlanır. Ruh, yüzünü tam gönül hâtifine çevirdiği bu esnada, duygular, sırlı, sihirli bir mızrap yemiş gibi ses vermeye başlar.. derken, vicdan sevinç ve saygıyla semâa kalkar.. benlik dört bir yandan aşk ateşiyle sarıldığını hisseder.. gözler, birer tulumbacı gibi en cömertçe hislerle bu yangının üzerine yürür ve göz pınarları çeşmeler gibi çağlar gider.

İradenin elden gidip, insanın kendinden geçtiği anlarda, duygular muvakkat bir muvazenesizliğe girip yollarını şaşırsalar da, gönül iki büklüm çevkâne dönmüş boynuyla hep O'nun huzurunda ve daha bir derin, daha bir başkadır. İnsan, gönül dünyâsında seyahat ederken ne şaşkınlığa düşer ne de takılıp yollarda kalır.. gönül erinin, atının ürküp geriye durduğu ve ayağının takılıp bir yerde kaldığı her menzilde aşk, Hızır gibi onun imdadına yetişir.. atının dizginlerini tutar ve onu tereddütlerin meydana getirdiği boşluklardan berk u burak gibi geçirir.

İnsandaki iç ve dış duygular birer nefer, kalb ise bir kumandandır; onlar birer pervane, gönül ise pırıl pırıl bir meş'aledir. O hep en yüksek yerde durup emirler vermeli, sair latîfeler de onu dinlemelidirler. O hep kutup yıldızı gibi 'Hû' deyip kendi etrafında dönmeli, insânî duygular da onun çevresinde tavaf edip yüz yere sürmelidirler.

Biz hepimiz gönül evinin misafirleriyiz, -O evde kendi sultanlığını vicdanlarımıza duyurana gönüllerimiz fedâ olsun- canlarımızı Gönül Sultanı'na kurban etmeye azmetmiş, O'nun kararını bekliyoruz. O, gönül penceresinden tenlerimize hayat üflediği günden beri mekiğimizi hep hasret ve vuslat gergileri arasında işletip durduk ve aşkımızın kanaviçesini örmeye çalıştık. Bir aralık, ruhumuz, Dost'tan gelen ılık esintileri duyunca şevk u sevinçten tir tir titremeye başladı.. derken edeble başlarımızı önümüze eğerek halvet kapısının aralanacağı ânı beklemeye koyulduk. Hasret ve aşk türküleriyle yürüdüğümüz bu yolda, gönül, tenezzülen bize rehber oldu.. biz de, ölünceye dek bu Kutlu Rehber'in arkasından ayrılmayacağımıza söz verdik.. çileli ve ızdıraplı olmasına rağmen söz verdik...' (M. F. Gülen, Zamanın Altın Dilimi, İzmir, 1997, s.133-136).

Bilvesile belirtelim ki: Kâbe'nin yücesinde, Arş'ın berisinde bir konumda bulunan kalb gibi, gönül ehli kimseler de o makamdadırlar; ve onlara taarruz, Kâbe-i Muazzama'ya ve Arş-ı A'zâm'a saldırıya yakın ağır bir cürümdür, bayağı bir suçtur, korkunç bir günahtır, şiddetli bir şerdir. Erbâb-ı dîli dilleriyle susturanlar, erbâb-ı kalemi kelâmlarıyla kıranlar, sadece onların gönüllerini susturup kalemlerini kırmıyorlar; belki esas o gönül kalemini onlara lûtfeden Hz. Mütekellim'in gayretine dokunuyorlar da farkında değiller. Gayret-i İlâhiyeye dokunmanın âkıbetini ise hiç kimse tahmin edemez, Allah kötü encâmdan muhafaza buyursun.

Duâ: Gönül Arşının Melekleri

Kur'ân-ı Kerim, evvela gökler ötesindeki hakiki ve asıl Arş-ı A'zam'dan Cebrail vasıtasıyla yeryüzündeki Hz. Muhammed Mustafa'nın (sa.s.) gönül arşına indirilmiştir; daha sonra da o Muhammedî gönül arşından da onun Cebrail-misal fem-i mübarekesiyle bütün insanlığa tebliğ edilmiştir. İnsanlara düşen vazife de kalblerini o vahy-i İlahîye ve ilhâmât-ı Sübhâniyeye bir Arş haline getirmektir. Çünkü ilâhî vahiy ve ilhamlar ancak Arş mesabesindeki makamlara nüzûl ederler, ancak Arş konumuna terakki etmiş gönüllere istiva eder, teşrif buyururlar. Her mü'minin kalbi, potansiyel bir arş-ı insânîdir. İman mahalli olan kalb ise ancak yakîn mertebelerinde ilerledikçe, salih amellerle nurânîleşir, melekûtîleşir, semâvîleşir.. öyle bir ân olur ki kalb-i mü'min gökler ötesi Arş olmaya daha bir salâhat kazanır ve o Sultan-ı Ezel ve Ebed'in istivâ edeceği bir taht-ı mukaddes haline gelir. 'Temiz et gönül evini/Yâr gelecek kondurmaya' dediği üzere Yunus Emre'nin. Yine ehl-i hikmet şairin pırıldattığı gibi:

Sür çıkar ağyârı dîlden (gönül) tâ tecellî ide Hak
Padişah konmaz saraya, hâne mâmur olmadan.

Kalb de yaratılışı itibariyle potansiyel bir Arş gibidir, evet. Fakat gönül arşını filizlendirmek, âdeta inşa etmek lazımdır ki Allah Teala tenezzül buyurarak oraya keyfiyeti meçhul istivâ etsin. Gönül arşına kürsi-i ilahî ise iman-ı yakîn, marifet-i kâmile, muhabbet-i ilahiyye ve ibadât-ı hâlise ile ancak bina olunabilir. Mutlak Mekansız'a izafî mekan olabilecek bi'l-isti'dât insânî kalb, en çok Allah'ı sevmeli, en çok O'nu övmeli, en çok O'nu istemeli, en çok O'na koşmalı ki bilfiil Allah'a beytullah haline gelebilsin. Aksi takdirde ise, yani en çok neyi seviyor ise, gönül arşındaki kürsüye o şey oturmuş olur ki, böyle bir durum o kalb sahibini tehlikeye atar. Beytullah olması gerekirken, Beytüşşeytan, Beytülhevâ olur ve 'Hevâsını kendisine ilah edineni görmedin mi?' (Câsiye Sûresi, 45/23) âyetinin tokadını yer. 'Allah bir göğüste iki kalb yaratmamıştır.' (Ahzab Sûresi, 33/4) sırrınca, her insanın bir tane kalbi vardır ve o bir kalbini biriciğine armağan edecektir. Bir kalbte iki sevgili olmayacağına göre, insanın biricik sevgilisi olmaya Allah'tan daha layık birisi mi vardır -haşa-, tabii ki yoktur. Yoktur ve olamaz. Şu âyet-i kerimeler Arş'ın Rabbi'nin imana, teslimiyete, ubûdiyete ve muhabbete her şeyden ve herkesten daha lâyık olduğunu bizatihi O'nun dilinden îrâd buyurmaktadır:

Halbuki göklerde ve yerde gizli olan her şeyi açığa çıkaran, sizin gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı da bilen Allah'a secde ve ibadet etmeleri gerekmez mi? Halbuki o en geniş hükümranlığın ve o en büyük Arşın Rabbi olan Allah'tan başka ilah yoktur.' (Neml Sûresi, 27/25-26).

Allah o hak Ma'buddur ki gökleri, yeri ve ikisinin arasındaki varlıkları altı günde yaratmış, sonra da Arş'ına kurulmuş mutlak hükümrandır. Sizin O'ndan başka ne hâmîniz, ne şefaatçiniz yoktur. Hâla gereğince düşünmez misiniz?' (Secde 32/4).

Allah O'dur ki gökleri, sizin de görüp durduğunuz gibi, direksiz yükseltti. Sonra da Arşının üstünde kuruldu. Güneşi ve ayı hizmet etmeleri için sizin emrinize verdi. Bunlardan her biri belirli bir vakte kadar dolaşmaktadır. Bütün işleri O yönetir. Âyetleri size açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza iman edesiniz (Ra'd Sûresi, 13/2).

Rabbiniz o Allah'tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra da Arş'a istiva buyurdu. O Allah ki geceyi, durmadan onu kovalayan gündüze bürür. Güneş, ay ve bütün yıldızlar hep O'nun buyruğu ile hareket ederler. İyi bilesiniz ki yaratmak da, emretmek yetkisi de O'na mahsustur. Evet o Rabbülâlemin olan Allah ne yücedir! (A'raf Sûresi, 7/54).

O, dereceleri yükselten, Arş sahibi olan Allah, o büyük buluşma gününün dehşetini haber vermek için, kullarından dilediğine emrini tebliğ maksadıyla rûhu (vahiy ve nübüvveti) indirir.' (Mü'min Sûresi, 40/15).

De ki: Faraza müşriklerin iddia ettikleri gibi Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı, elbette onlar Arş'ın ve kâinat hakimiyetinin sahibi Yüce Allah'a üstün gelmek için çareler arayacaklardı! (Ama besbelli ki böyle bir şey asla vâki değildir)' (İsra Sûresi, 17/42).

Halbuki gökte ve yerde, Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı oraların nizamı bozulurdu. Demek ki o yüce Arş ve hükümranlığın sahibi Allah, onların zanlarından, onların Allah'a reva gördükleri vasıflardan münezzehtir, yücedir! (Enbiya Sûresi, 21/22).

Peki, yedi kat göğün ve yüce Arş'ın Rabbi kimdir?' diye sor. Elbette, 'Allah'tır', diyeceklerdir. Öyleyse, sen de ki: 'İnandığınız Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?' De ki: 'Peki her şeyin gerçek yönetimini elinde tutan, Kendisi her şeyi koruyup gözeten, ama Kendisi himaye altında olmayan kimdir? Biliyorsanız söyleyin bakalım! (Yâ-Sin Sûresi, 36/83; Enbiya Sûresi, 21/23; Hıcr Sûresi, 15/92-93).

Yukarıdaki âyetler aynı zamanda bil-manâ diyorlar ki: Arş'ın sahibi kim ise O'na kulluk yapılır, başkasına değil. Kulluk için iman gerektir. İmanın mahalli kalbtir. İnsanın gönül arşında kim hükümran ise insan ona kulluk yapıyor demektir. Bu ince fakat açık irşad ü ikaz göğüs kafesinde kalb taşıyan her hassas ruhu derin derin düşüncelere sevkeder, inceden inceye muhasebe ve murakabeden geçirir. Şu âyet yaratılışın sebebini bakınız nereye bağlıyor: 'Hem O (Allah)'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bundan önce ise Arş'ı su üstünde idi. Bu kâinatı yaratması sizden hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağını imtihan etmek içindir.' (Hud Sûresi, 11/7). İşte Allah Tealâ, bunca kainatları, yerleri, gökleri ve içindekileri sırf insanlar için yaratmış, imtihan ile iyileri kötülerinden ayırmayı murad buyurmuştur. O, iyileri Cennet'le taltif, kötüleri de Cehennem'le ta'zib edecektir. Cenâb-ı Mevlâmız: 'Göklerin ve yerin hükümranlığının Allah'a ait olduğunu bilmez misin? Allah'tan başka dost ve yardımcınız yoktur.' (Bakara Sûresi, 2/107) buyuruyor. Demek: Göklerin ve yerin hükümrânı kim ise O'ndan başkasının dostluğu geçersizdir, hükümsüzdür, tesirsizdir. Dolayısıyla Allah'tan başkasını hakiki dost edinmeme, belki her varlık ile Allah'tan ötürü dost olma ufku gösterilmektedir.

'O (Allah ki) Gafûr'dur (mağfireti boldur), Vedûd'dur (kullarını sever, kulları tarafından da sevilir). O Arş sahibidir, şanı pek yücedir. Dilediği her şeyi yapar.' (Büruc Sûresi 85/14-16). Hz. Vedûd'un en sevgili kulları, gönül arşının insanî melekleridir ki, Arş'tan gelen Kur'ân'ın öğretilerini ve buyruklarını harfiyyen kabul ile gereğini hayatlarına tatbik eylerler. Allah'ı sevmek için tanımak lazım gelir; o tanımayı da yine Allah'ın öğretmesiyle yine O'nun kendi Kelâmından gerçekleştirirler; ve şu âyetin sırrını üzerlerinde pırıldatırlar: 'Sizin Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arşı üzerinde hükümrân olan, her işi yerli yerince çekip çeviren Allah'tır. Kendisinden izin çıkmadıkça, O'nun katında hiçbir şefaatçi iş bitiremez. İşte Rabbiniz, bu vasıflara sahip olan Allah'tır. Öyleyse O'nu bir tanıyarak, yalnız O'na ibadet ediniz. Hâla gerçekleri düşünmeyecek misiniz? (Yunus Sûresi, 10/3). Onlar ki, Allah'a Allah'ı tanıyarak ibadet ederler. Her şeyi bilerek yaratan, fakat hiçbir şeye benzemeyen Allah'ı Allah'tan başkası bilemez; bilenler de bildikleri kadarını yine O'nun bildirmesiyle bilmektedirler. Allah'ı Allah'a sorarak yine Allah'tan öğrenmek demek, Onu Kelâmullahı olan Kur'ân-ı Kerim'den, Rasûl-i habibi olan Hz. Muhammed'den, kitab-ı kebîri olan kâinattan ve içteki vâiz olan vicdandan sorarak öğrenmek ve o büyük öğretilerin rehberliğinde Allah'a yol vurmaktır, yollanmaktır ve nihayette maksad-ı hakikîye vâsıl olmaktır.

Büyük âlemdeki Arş-ı A'lâ'nın sultanı Allah olduğu gibi, küçük âlem olan insanoğlundaki arş-ı ednânın, yani gönül arşının da sultanı O'dur. Gönlünde Allah'ın istiva buyuracağı bir arş inşâ edememiş, daha doğrusu zaten var olan o yüce makama Allah'ı buyur edememiş, O'na iman, ubûdiyet ve muhabbeti mahiyetine hâkim kılamamış bir insan mü'min bile olsa, ülkesi nefis ve şeytan tarafından istila edilmiş bir müstemleke haline gelmiş demektir. Şu gelen âyet-i kerime birinci muhatabı olan Ashab-ı Kiram'ı ve sonra kıyamete kadar gelecek olan bütün Müslümanları Allah ile masiva arasında tercih yapmaya icbar ediyor; Allah'ı, Resûlünü ve cihadı tercih etmeyenlerin hidâyetten mahrum, umduğuna eremeyecek olan günahkarlar topluluğu olduklarını ilan etmektedir: 'Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi bile veli (dost, yardımcı) edinmeyin. İçinizden onları dost edinenler, zalimlerin ta kendileridir. (Ey Hâbîbim! Onlara) de ki: 'Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım ve akrabanız, ter dökerek kazandığınız mallar, kesada uğramasından endişe ettiğiniz ticaret, hoşunuza giden konaklar, size Allah'tan ve Resulünden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ve önemli ise.. o halde Allah emrini gönderinceye kadar bekleyin! Allah öyle fasıklar gürûhunu hidâyet etmez, umduklarına eriştirmez.' (Tevbe Sûresi, 9/23-24).

Evet: Allah, insana en yakın dost ve en candan yârdır; ama ilahî dostluğa insan tarafından liyakat kesbedilmelidir. Nasıl ki Allah insan ile kalbi arasına girer (Enfâl Sûresi, 8/24), hattâ kişiye şah damarından daha yakındır (Kâf Sûresi, 50/16); öyle de kullara düşen, o yakınlığın hakkını vermektir, o kurbiyyet-i ilâhiyyeyi aklen, hissen, kalben ve ruhen farkederek iradeleriyle mahiyetlerine hâkim kılmaktır.

Duâ: Gönül Arşının Hameleleri

İslâm ulema ve evliyasının ittifakla kabul ettiği bir hakikat-i uzmâ şudur ki: İnsan küçük kâinattır, kâinat ise büyük insandır. İnsanda kalb, büyük kâinatta Arş mesabesindedir. Yaratılmış bütün varlıkların oluşturduğu binlerce âlemin en üstünde ve yücesinde bulunan, mahiyeti bizce meçhul Arşullah'ı, o makro âlemlerin mikrosu sayılan insanoğlundaki en üst makam olan kalb temsil etmektedir.

Ma'lûmdur ki: Arş'tan evvelki Sidre-i Müntehâ geçilmeden Allah'ın Cemâli müşahede edilemez. Resulullah Efendimiz Mi'rac gecesinde Sidre-i Müntehâ'yı geçerek Arşullah'ın gölgesinde Kâb-ı Kavseyn'le ifade edilen imkân-vücub arası mevkiye ulaşmıştı, yani halk (yaratılış) âleminin bitiş, emir âleminin başlangıç sınırına. O sınırda mükâleme ve müşâhede-i ilahiyeye mazhar olmuştu. Gidip-geldiği o yolu açık da bıraktı ki Asr-ı Saadet'ten günümüze ehlullah bir nevî miraca muvaffak kılınmaktadır.

Küçük âlem olan insanın mahiyetinde en zirve nokta onun kalbidir; kalbin derece-i hayatındaki en zirve nokta ise ahfâ mertebesidir. O makama da ancak Sidre'yi geçmiş Arş-ı Azam'ın altına ulaşmış, Hz. Peygamber'in Sünnet-i seniyyesine tam tâbi olan peygamberâne silsile, ümmet-i mustafâsı vâsıl olabileceklerdir. Hz. Muhammed'in mi'raçla açtığı o semavî yolda uruç edebilmiş ve edebilecek olanlar, evet onlar ancak nübüvvet vârisleri ulemâ-i kirâm ve evliyâ-i fihâm hazeratıdır.

İmam Rabbânî hazretlerinin şu ifadeleri de Arş ile insan arasındaki münasebeti ortaya koymakta ve o yolda ancak veraset-i Nübbüvvet vârislerinin vukuf sahibi olabileceklerini beyan etmektedir: 'İnsana âlem-i sagîr yâni küçük âlem denir. Âlem-i sağîr on kısımdan meydana gelir. Bunların beşi Âlem-i Emr'dendir. Bu beş mertebe; kalb, rûh, sır, hafî ve ahfâdır. Bu latîfelerin asılları, kökleri âlem-i kebîrde (insanın dışındaki âlemde)dir. İnsanın dışındaki varlıklara 'âlem-i kebîr' denir. (İnsandaki) ahfâ latîfesi, mertebelerin en sonu ve en yukarıdaki mertebedir.' (...). 'Âlem-i Emr'in birinci basamağı kalbdir. Bu yolda (tasavvuf yolunda) kalbi geçtikten sonra sırasıyla ruh, sır, hafî ve ahfâ mertebelerinde ilerlenir. Âlem-i Emr'in bu beş latîfesini anlamak ve bunlar üzerinde bilgi edinmek, ancak Muhammed aleyhisselâmın izinde gidenlerin büyüklerine nasîb olmuştur.' (Mektûbât-ı Rabbânî).

İnsan-kâinat benzeşmesi hususunda erbâb-ı haktan İbrahim Hakkı Erzurûmî ise 'Arş-ı Azam'a misal, insan-ı kâmilin (gönlündeki) sırrıdır; o sır da Hakk'a ulaşıcıdır.' diyor (Marifetnâme, 43. Bölüm). Her ne kadar onun bu sözü, 'insan; mikro kainat, kainat; makro insan' olduğunu ifade siyâkında gelmiş olsa da, hakikat nokta-i nazarından da bir gerçeği ifşa etmektedir. Evet kâmil insanların kalblerindeki sır, Arş-ı Azam'ı temsil eder diyor ki, o sır arşında ne esrârlı tecellîler mevcelenir, ne hâlis ilhamlar duyulur ve ne istivâ-i ilâhiye-i mahsusalar vâki olur. Yaratılışı itibariyle mücerred kalbi işleterek sır mertebesine erişen kullar, o sırrın rehberliğinde hafâya, oradan ahfâya ve nihayet esmâ ve sıfât perdelerinin de verâsındaki Zât-ı Akdes'e mir'ât-ı mücella sadedinde vâsıl olurlar.

'Kâbe dünya ehlinin kıblesi kılındığı gibi, göklerin üstünde Arş da meleklerin kıblesi kılınmıştır.' Öyle de insanın mülk ve melekûtî cephelerinin bedenî-rûhî melekelerinin kıblesi de kalbtir, ol kalbin arşı ise ahfâ mertebesidir. Kalb arşından yükselen duâlar ancak Arş-ı A'lâ'ya yücelebilirler, aksi takdirde ulaşamazlar. 'Namazın kıblesi Kâbe olduğu gibi, duânın kıblesi de, Arş'tır. Bunun için duâda eller kaldırılıp, avuç içleri semâya doğru açılır.' sözü ile İmâm-ı Gazzâlî, sadece kalbin değil, duâda ellerin kıblesinin de yine Arş-ı Rahman olduğunu beyan etmiştir. İşte hem kalbi hem de elleriyle Arş'a açılabilmiş bir kulun duâları, tazarru ve niyazları Arş-ı A'lâ'ya ulaşır ve Allah katında kabule mazhar olur, icabet-i İlâhiye ile müşerref kılınır.

'Arş-ı A'zam'ın yetmiş bin lisanı vardır ki, her bir lisanı başka bir lügatla Hak Taalâ'ya tesbih ü zikreder.' Sonsuz istidat ve kabiliyetlerle donatılan insanoğlunun sonsuz a'za ve cevârihinin herbirinin kendine mahsus bir zikr ü tesbihi vardır ki, o virdler aynı zamanda o uzuvların yaratılış gayeleri olmakta, varlıklarına asıl olan ibadetleri sayılmaktadır. 'Arş-ı A'zam'ın dört sütunu vardır ki, her biri yerin derinliklerine ulaşır.' Böyle haber veriyor ehl-i hakikatten İbrahim Hakkı. Tıpkı Arş-ı A'zam gibi, insânî arş kabul edebileceğimiz 'ahfâ latifesi' de kendisinden önceki dört tabaka üzerinde yükselmektedir; bununla beraber hafî, sır, ruh ve kalbin de ince dalları insan mahiyetinin ve tabii ki bedenin en kılcal derinliklerine kadar sirâyet etmiş vaziyette bulunmaktadır.

Bu bilgileri niçin serdediyoruz? Şunun için: Mü'min, manevî terakkisine göre

bir kıymeti hâizdir. Kalb, ruh, sır, hafî veya ahfâ mertebelerinden hangisinde ise o ölçüde Allah katında da kıymetli, hürmetli, temkinli ve -bir bakıma- naz sahibi olur. Bir mü'mine söylenilen sözün karşılığı da onun rütbe-i maneviyesine göre müsbet veya menfî olarak geriye döner, iade edilir. Resûlullah hakkında bir güzel söz kurtarabileceği gibi, bir çirkin söz de kaybettirebilir. Hâkeza âlimlere ve velilere; bir açıdan da masumlara ve mazlumlara yönelik sarfedilecek sözlerin diğerlerine nisbetle daha bir tesirli olacağı âşikardır. Bu tâlî sebep. Aslî sebep ise: İnsanın fıtratına dercedilen gönül sistemini çalıştırarak dünyada iken Âhiret'te kendisine cennetler inşa etmesi, hepsinden öte rıza-i İlahîyi kazanarak Cemalullah'ı müşahede nimetine layık hale gelebilmesini irâe etmektir.

Duâ: Gönül Arşı'nın Duâkânları

Ahirzaman diliminde Gönül Arşının Duâkânları sayılabilecek ol Nesl-i Mev'ûd, herşeyden önce gönlü ve Arşullah'ı gaye-i hilkatleriyle çok iyi bilir, gönülden bir teveccühle Arş-ı A'lâya intisap eder, o intisapla gönlündeki Arş'a Allah'ı buyur ederler. Gönül Arşının Melek-i İnsânîleri, derecelerine göre bütün insanlara, özellikle mü'minlere karşı azamî derecede hassas ve nazik davranır, saygılı ve sevgili olur, onların kalblerindeki duyuş ve düşünüşleri nazar-ı itibara alır, çevrelerindeki her bir gönlü gökler ötesinin yeryüzünde yürüyen bir arşı haline getirebilmek için büyük bir cühd ü gayret ortaya koyar, ta'lim, terbiye, tebliğ, irşad ve idare ile veraset-i nübüvveti şahs-ı manevîleriyle temsil eder ve şahıslarında temessül ettirler.. göklerüstünde bir Arş-ı A'zam'ın izdüşümleri mahiyetinde yeryüzünde milyonlar arş-ı insânîler bina ederler. Allah'ın istiva buyurarak etvâr ü akvâl ü ef'âlinde mütecelli olduğu o mücessem arşlar, yeryüzünü cennetlere çevirecek olan da onlardır. Allah'ın razı olduğu O yürüyen arşların şahs-ı manevîsi Hazîratü'l-Kuds'ün de nazargâhıdır (Allâhü A'lem).

Hayatlarını daima gönül arşında yaşayanlar, Arş-ı A'lâ huzurundaki Hz. Muhammed (s.a.s.) misillü birer Muhammedî kesilerek duâ ve niyazdan daha üstün bir kelâm tercih etmezler. Günlük, haftalık, aylık, yıllık ve ömürlük duâlar ile daima duâ ufkunda kanat çırparlar, pervaz ederler. Gönül arşının duâkânları daima me'sûrât denilen Kur'ân ve Sünnet'teki duâlar ile başlarını huzur-u Kibriya'nın önünde secdeye mıhlarlar ve bedenleri ne kadar dünyevî işlerle iştigal ederse etsin, onlar kalben ve ruhen hep seccadelerinin üzerinde daima ibadet halindedirler. Akılları, duyguları, latifeleri, bütün mahiyetleriyle gönül arşının gölgesinde arz-ı endam ederler. 'Duânız olmasa Rabbim size niye ehemmiyet versin ki?' (Furkan Sûresi, 25/77) âyetinden hakikati özümsemiş olarak, en kıymetli ahvâl, akvâl ve ef'âlin duâ, niyaz, evrâd ü ezkâr olduğu şuuruyla nefes alıp verirler. Mukarrabîn melekler misali kurbiyet-i İlâhiyeye en çok yakınlaştıracak mübarek kelimeleri, nurlu ifadeleri, kudsi münacaatları, esrarlı beyanları dillerinden ve dîllerinden düşürmezler.

Gökler ötesindeki Hamele-i Arş ile, yeryüzündeki gönül arşının hameleleri evrâd ü ezkâr noktasında da bir ibadet benzerliğini üzerlerinde izhar ederler. 'Sen o gün melekleri de Arş'ın etrafını çevrelemiş Rablerine zikir, tenzih ve hamd eden vaziyette görürsün. Derken, aralarında adaletle hükmolunur ve 'Hamd-ü senalar Rabbülâlemin olan Allah'a mahsustur.' diye bitirilir.' (Zümer Sûresi, 39/75). Nasıl ki Arş'ın melekleri daima zikir, tenzih, hamdle meşguldürler; Allah'a gerçekten iman etmişlerdir ve mü'minlere duâlar ederler. Öyle de gönül arşının melekleri olan Nesl-i Mev'ûd da iman-ı yakînî üzere daima zikir, tesbih, hamd ile istimrâr-ı ömür eyler, ve tıpkı şu âyet-i kerimedeki Arş'ın melekleri gibi diğer mü'min kardeşlerine duâlar ederler: 'Arş'ı taşıyan, bir de onun çevresinde bulunan melekler devamlı olarak Rabbilerini zikir ve O'na hamd ederler. O'na gerçekten iman ederler ve müminler için şöyle mağfiret diler ve duâ ederler: 'Rabbenâ vesi'te külle şey'in rahmeten ve ılmen feğfir lillezîne tâbû vettebeû sebîleke ve kıhim azâbe'l-cahîm: Ey Ulu Rabbimiz, Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır! O hâlde tövbe edenleri ve Senin yoluna tâbi olanları affet ve onları cehennem azabından koru!' (Mü'min Sûresi, 40/7).