Yazdır

Diriliş Öğretmenleri

Yazar: Hüseyin Gülerce, Zaman Tarih: . Kategori 2006 Köşe Yazıları

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Bugün Öğretmenler Günü. Benim, fasılalarla iki mesleğim oldu. Gazetecilik ve öğretmenlik. Ortaokul sıralarında, "Ne olmak istiyorsun?" diye sorulunca hep "mühendis" cevabını verirdim.

Keşan'da o zamanlar lise yoktu. Uzunköprü'de veya İstanbul'da lisede okumaya da babamın kazancı yetmiyordu. Parasız yatılı imtihanlarına girerek Edirne Erkek İlköğretmen Okulu'nu kazandım. Meğer ikinci sınıftan üçe geçenlerin başarılı olanları Yüksek Öğretmen Okulları'na seçiliyormuş. Öğrenir öğrenmez çok çalıştım. İstanbul Çapa'daki Yüksek Öğretmen Okulu'nda yatılı okurken, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik-Matematik Bölümü'nü bitirdim. Üniversiteye girişimiz 1968. Çapa da, o yılların sağdaki en teşkilatlı gençlik derneği Mücadele Birliği'nin kalesi. İki de yayın organı var. Pınar dergisi ve Yeniden Milli Mücadele dergisi. Pınar'da şiirlerim, yazılarım çıkmaya başlarken, Ahmet Taşgetiren Bey'in yönetiminde ilk sayısından itibaren Yeniden Milli Mücadele'nin yazar kadrosunda yer aldım. Öğretmenlik sevdamın yanında gazetecilik ve yazarlık sevdası atbaşı gitmeye başladı. 3-4 yıl sonra günlük Bayrak gazetesi neşredilmeye başlayınca Taşgetiren Bey'le oraya geçtik. Günün İçinden başlığı ile imzasız başyazılar yazmaya başladım. Hikaye uzun, sonra Mücadele Birliği'nin dağılma süreci başladı. Ben de elimdeki diplomayı değerlendirerek tayin istedim. 1977'de Yalova Lisesi'ne fizik öğretmeni olarak geldim. "68 Kuşağı"nın kavga adamı, üslûbu kılıç gibi keskin ben, lise sıralarındaki masum yüzlerle, bana hayatın gayesini doğrudan anlatan talebelerimle yeniden dirildim. Onları o kadar sevdim ki, hiç "çocuklar" demedim. Onlar benim "arkadaşlar"ımdı. Dertli, ıstıraplı, dâvâ heyecanını hiç kaybetmeyen gönlümün, nihayet muhataplarını bulmuştum. Hiç tokat atmadım, hiç yüksek sesle bağırmadım, azarlamadım. Aradığım hazineyi bulmuştum. Sevgi, şefkat, merhamet ve affediciliğin nasıl gönüller fethettiğini gördüm, yaşadım. 1980 öncesinin gerilim ve çatışma dönemi liselere kadar sirayet etmişti. Benim fikriyatımı bildikleri için 6 Edebiyat sınıfında daha derse girer girmez sıranın üstüne Mao'nun kitaplarını koyan öğrencilerim vardı. Sabrettim, hiçbir şey demedim. Yıllar geçti. İçlerinden biri İstanbul'da işadamı olmuş. Yalova'da ziyaretime geldi. Hemen tanıdım. Bana meğer bir hediye getirmiş. Dedi ki: "Hocam, ben Zeytinburnu'nda mütevellideyim…" İnsanımıza, ülkemize aynı hizmet anlayışının meğer omuzdaşları da olmuşuz.

80'li yılların başında muhterem Fethullah Gülen'le tanıştım. Zannedersem 1986 yılıydı. Rahmetli Dr. Halûk Nurbâki, Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan Bey'le birlikte Bursa'da bir gençlik ve eğitim paneline katılmıştık. Sayın Gülen'in bu konudaki fikirlerini merak ettim. Sızıntı dergilerinin birindeki bir başyazıda şöyle diyordu: "Bugüne kadar gençlerimizin başını kimse okşamadı ki…"

Evet, öğretmenliğin mayasında sevgi, şefkat ve hoşgörü vardı. Daha önce bir yazıma başlık yapmıştım: "Beyaz adam başımı okşadı anne…" Afrika'da bir Türk okulunda, ilk gün öğrenciler sınıflara giderken okul müdürü birinin başını okşamış. Teneffüsü zor etmiş çocuk ve koşmuş evine. Annesi merakla "Ne var, niye geldin?" deyince sevinçten titreyen bir sesle gelmiş cevap: "Beyaz adam başımı okşadı anne…"

Bir diriliş var. Yeni bir insan tipi doğuyor ve bu işin mimarları, kahraman öğretmenler… Sineleri, meteor taşlarını eriten atmosfer gibi sertlikleri, kabalıkları eriten, güzelliklerle dolu çiçek bahçeleri hazırlayan kahraman bahçıvanlar…

Evet, ben de bir öğretmenim. Ama bugün asıl, selam durulacak, yollarına güller serpilecek fedakâr diriliş öğretmenlerini hatırlamalıyız. Bilhassa da, onları tavsiyeleriyle, dualarıyla hiç yalnız bırakmayan gözleri buğulu 'Yiğit Öğretmen'i…