Yazdır

İşadamlarına 'Hicret' Çağrısı

Yazar: İbrahim Öztürk, Zaman Tarih: . Kategori 2006 Köşe Yazıları

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Son dönemde Türkiye'yi mekân tutan yabancıların en ilginç gözlemlerinden birisi işadamlarımızın küresel düşünceden yoksunluğu ve genel olarak halkın dışa kapalı yapısı.

Gerçekten de arı gibi dünyanın dört bir yanına dağılan Çinlilere bakıyorum da, yarım asırdan fazla komünizmin esaretinde kalan onlar mı, biz mi anlayamıyorum. Ancak bunun, fetihçi bir gelenekten gelen, üç kıtada altı asır at koşturan milletimizin genetik yapısından ve kültürel dokusundan kaynaklanmadığı açıktır. Ne olduysa son iki asırda oldu. Ufkumuzu, vizyonumuzu, zihnimizi, yüreğimizi daralttılar.

Bu çöküşün bilhassa 1980'lere kadar siyasi ve iktisadi düzendeki karşılığı, kapalı toplum ve korumacı iktisadi yapıdır. Fırsatların adil dağıtılmadığı, liyakatin ve rekabetin dışlandığı bir ortamda, devletin sözde halkçılık yaparak iktisadi faaliyetin sonunda ortaya çıkan geliri eşit dağıtması imkânsızdı. Zira üretim sorununun çözülemediği bir ortamda dağılım sorununu çözmek boş hayaldi. Sistem, demografik ve dünya gerçeklerine göre ulusal pastayı büyütmekten acizdi. Öte yandan durağanlaşmış bir pastaya uzanan eller her geçen yıl çoğalıyordu.

1980'lerde sistem iflas etti. Turgut Özal bu müflis yapıya ilk ciddi neşteri attı. Türk işadamı dışarıdaki gerçeklerle ilk defa muhatap oldu. Ancak, iktisadi serbesti sisteme hükmeden elitlerin hakimiyetini sarsmasın diye ekonomik olarak dışa açılırken, zihniyeti yansıtan siyasi yapı buna direndi. Doğrusu ekonomi ile siyasi yapı arasındaki makasın bu kadar açıldığı hiçbir ülke kalkınamaz. Söz konusu sistemik kırılganlık günümüzde de sürmektedir.

Benim görebildiğim kadarıyla böyle bir ortamda Fethullah Gülen, işadamını ilgilendiren iki kritik gözlem yapıyordu. 1980'lerin başında, Sovyet İmparatorluğu'nun çökeceğini ve Türk illerinin hürriyetlerine kavuşacağını belirtiyordu. Soğuk Savaş sonrası dönemde dünyada yaşanacak siyasi ve iktisadi küreselleşmeye karşı hazırlıklı olunmasını tavsiye ediyordu. Sovyetler'in dağılması bir anda karşımıza büyük bir fırsat sunacaktı. Yine Anadolu'nun ata yurda borcunu ödemesi gerekecekti. Bu iki duruma da hazırlık yapılmalıydı. Bunun yanına bir gerçeği daha ilave ediyordu: İçeride yaşanan kavganın sebebi bize yetmeyen pastaydı. Kardeş kavgası acı bir şekilde gösterdi ki içerideki kısır kavganın bir parçası olarak bunu büyütmek imkânsızdı. Aynı gemide yolculuk yaparken, garip-gurebanın zorla elinden alsanız bile bu lokma, boğazınızdan geçmezdi.

Hem Türkiye'nin iç yapısı hem de küresel şartlar Türkiye'ye hizmet etmenin yolunun sınırlar ötesinde olduğunu gösteriyordu. Gülen, uzun vadede medeniyetin ihyasını, küresel barışın ikamesini ve ulusal zenginliğin kaynağını hicrete bağlıyordu. İslamiyet'in ilk çağlarında da böyle olmuştu. İslam erdemle çalışan, şükreden ve inandığı uğurda harcamasını bilen tüccarların omuzlarında yükselmişti. Günümüzde de Amerika kendi zaviyesinden fetihçi bir dimağın eseridir. Yahudilerin yakalamış oldukları dünya hakimiyetinde, yaşadıkları zorunlu hicretlerin ne kadar payının olduğunu merak edenlerin Werner Sombart'ı okumalarında fayda var.

Türkiye'de de elbette bu çağrıyı algılayabilenler ve uygulayabilenler oldu. Şüpheniz olmasın yakın gelecekte Türkiye'nin başarı hikâyesini bu muhacirlerden dinleyeceğiz; ancak gırtlaklarına kadar ideolojik çamurun içine saplananlar Gülen'in çağrısına kulak asmadılar. Aksine ayak bağı oldular. Hem kendileri hem de ülkemiz bu çağrıyı sektirdi. Şimdi acı gerçekler, yalan rüzgârının şişirdiği yelkenlerimizi sarsıyor. Bizi kur ayarı, vergi iyileştirmesi, teşvik ve koruma vs. kurtarmaz. Yapılması gereken şey, geç de olsa o çağrıya kulak vermek.