Yazdır

Gerçek Milliyetçilik

Yazar: Hüseyin Gülerce, Zaman Tarih: . Kategori 2006 Köşe Yazıları

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Papa 16. Benedict'in, İstanbul'da Patrik Bartholomeos ile buluşması, birlikte ayine katılmaları, bilinen tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Hıristiyan misyonerliği, AB üyeliği konusunda Türkiye'nin Müslüman kimliği, Patriğin "Ekümenik" sıfatını kullanıp kullanamayacağı ve Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılması konuları, bunların başta gelenleri.

Gençliğimizde millî hisleri heyecanlarımızla doya doya yaşadık. Çapa'daki Yüksek Öğretmen Okulu kantininde bir yıl boyunca mehter marşları çaldı.

Kavgalara itilen, sloganlara esir edilen bir kuşaktık biz. Milliyetçiliğin, "komünist dövmek"ten ibaret olduğunu, Fener'deki Patrikhane'nin kapalı kapısı önünde "ihanet yuvası" diye gösteri yapmanın, Kapalıçarşı'nın içindeki tarihî çeşmenin üzerinde "Beynelmilel Yahudiliğe ve masonluğa karşı" nutuk atmanın Türkiye'nin meselelerini çözeceğine inanıyorduk.

Halbuki çağı okuyamıyorduk ve çare, bağırıp çağırmak değildi. Gerçek milliyetçilik; kendi mânâ köklerimize sarılmakla birlikte, öz değerlerimizi yaşamakla birlikte bilimde, teknolojide ileri gitmek, ekonomide kalkınmak, işsizliğin, fukaralığın toplum hayatımızdan silinip gitmesini temin etmekti.

Refahı artırmak, eğitimde kafa ve kalp bütünlüğünü temin ederek, ahlâklı, faziletli, liyâkatli yeni nesillerle çağımızla hesaplaşmayı başarabilmekti.

Bu çağın iki gerçeği var: l. Çatışma ve kutuplaşmalardan yana olanlar kaybedecek, uzlaşma ve diyaloğu savunanlar kazanacaktır. Çağımızın karakteri sertlik değil, yumuşaklıktır. Kendi evlâdına bile sertlik yapanlar kaybediyor. 2. Dayatma ve kaba kuvvet fayda etmeyecek, sevgiyle gönüllere girerek ikna etmenin dışında yol kalmayacaktır. Güce başvuranların başı öne eğilecektir.

Bunları niye yazdım? Türkiye'nin AB üyeliğini de bahane eden kimileri "ulusalcı" bir dalga, yeni bir "milliyetçi" söylem oluşturarak, aklı, mantığı devreye sokmak isteyenleri, gerçek milli menfaatleri dile getirmeye çalışanları neredeyse vatan haini ilan edecekler. "Türkiye vazgeçsin bu Avrupa Birliği üyeliğinden" diyorlar. "Pekiyi sizin alternatifiniz nedir?" diye soruyorsun. "Ne yani, sen bu millete, devlete güvenmiyor musun?" diyorlar. "Kapıcı Gaffur"un "sen şimdi beni beğenmiyor musun?" tehdidi gibi bir şey. Alternatif diye söylemeye çalıştıkları, Türkiye'yi içine kapamaktır. Çok sıkıştırırsanız, "İran'la, Rusya ile yeni dünyalar kurarız" diyorlar. Siyasî kişilik olarak pazarladıkları da hiçbir zaman bu milletten yüzde 1 oy alamayacak tipler... Millete rağmen milliyetçilik, gerçeklere rağmen ulusalcılık... "Patrik, ekümenik sıfatını kullanmasın." dediğinizde bunun bir geçerliliği olmalı. 250 milyonluk Ortodoks dünyası onun evrensel sıfatını benimsiyor ve kullanıyor. Müslümanları ilgilendiren bir konu değil ki bu. Kaldı ki, Patrikhane var olduğu günden beri bu unvan kullanılıyor. Osmanlı'da, Cumhuriyet döneminde kimse bir şey dememiş. Lozan'da mevzubahis olmamış.

Kendine güveniyorsan, büyük devlet politikası uyguluyorsan korkmazsın bu tür şeylerden.

Heybeliada Ruhban Okulu da öyle. "Orada bir sürü hain, bozguncu, ajan yetiştirilecek..." diyerek hop oturup hop kalkanlar var. Devletsen müsaade etmezsin. Tedbirini alırsın. PKK'nın başı nerede yetişmiş acaba?

Bir de başka açıdan bakalım. Türkiye'de bizim kültürümüzle, hoşgörümüzle, insaniyetimizle yetişmiş Ortodoks papazların dünyanın değişik yerlerine gitmesi Türkiye'nin aleyhine mi, lehine mi olur? Burada yetişmezlerse, bizi hiç tanımadan Atina'da, Kahire'de, başka yerlerde yetişecekler. Fatih'in değerlendirdiği bir imkânı neden kapı dışarı ediyoruz?

Amerika dayatmadan, AB dayatmadan kendi meselelerimizi kendimiz çözsek daha doğru olmaz mı?