Yazdır

Gürcistan'daki Eğitim Gönüllüleri

Yazar: Abdullah Aymaz, Zaman Tarih: . Kategori 2006 Köşe Yazıları

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Gürcistan gerçekten eskiden beri fıtrî güzellikleri, zengin ve renkli kültürü ile yanı başımızda bir komşumuzdur. Fakat komşuluk münasebetlerimiz yetmiş yıllık Sovyet rejiminin yıkılmasından hemen sonra başlamış orada bulunan eğitim gönüllülerimizin üstün gayretleri ile büyük bir gelişme göstermiştir.

Kısa ziyaretim neticesinde öğrenebildiğim kadarı ile köklü temeller üzerinde gelişen bu münasebetler gelecek için büyük ümitler vermektedir.

Güney Kafkasya'da bulunan Gürcistan yaklaşık 69 bin kilometrekarelik yüzölçümü ve 5 milyon nüfusu olan bu ülkenin başşehri Tiflis, Avrupa ve Asya'nın en eski şehirlerinden birisidir.

Bu güzel ülkenin karla kaplı dağlarını, Karadeniz'in ılık dalgaları okşadığı için, ortaya hoş bir iklim çıkmaktadır. Mesela dünyada tanınan dört bin çeşit üzüm türünden yarısı Gürcistan'da bulunmaktadır.

Eski çağlardan beri büyük İpek Yolu'nun önemli bir parçası olması bu ülkeye ayrı bir değer kazandırmaktadır.

Dünyada mevcut olan 14 alfabeden birisine sahiptir.

Azize Nino'nun faaliyetleri neticesi Kral Miryan zamanında Hıristiyanlık, MS 326'da resmi hüviyet kazanmıştır. 325'te İznik Konsülü'ne temsilci olarak Başpiskopos Stratofil katılmıştır. 381 İstanbul Konsülü'ne de Başpiskopos Pantofil katılmıştır. Bu durum, Gürcü din adamlarının Hıristiyanlığın şekil almasında önemli roller aldıklarını gösterir.

Böyle köklü bir yapıya sahip bu komşumuzda eğitime adanmış yüz akımız öğretmenlerimizin gayretleri gerçekten takdire değer. Bilhassa Sovyet dönemi, Türk insanı ve Türkiye aleyhine pek çok peşin fikrin insanlar üzerine baskı kurmasına sebep olmuştur. Elbette bu peşin fikirleri ortadan kaldırmak kolay olmamıştır.

Hüseyin Önal Bey diyor ki: 1998'de bir gün üniversitemizde, kimya dersine giren hoca ile Türkiye ve Gürcistan üzerine sohbet ediyorduk. Türkiye'yi merak eden bu hocaya "İsterseniz, yazın beraber bir Türkiye gezisi yapalım." dedim. Ne derse beğenirsiniz, "Sınırı geçince boğazımızı keser, denize atarsınız değil mi?" dedi. Şaşırıp kaldık...

Saffet Bayraktutan diyor ki: Batum Şota Rustaveli Devlet Üniversitesi'nde, Gürcüce dersleri alıyorduk. Hocamız bize kelimeleri ve konuları tekrarlatıyordu. Tam bu sırada içeriye bir bayan girdi. Neler olduğunu anlamaya çalıştı. Ne yaptığımız belli idi; ama Rusça öğretme yerine Gürcüce öğretilmesini garip karşıladı. Fakat ona göre kim gelip Gürcüce öğrenmek isteyebilir ki diye düşünüyordu herhalde. Hocamız bizim bu üniversitede okumak istediğimizi, onun için Gürcüce öğrendiğimizi söyleyince kadın hayret etti. Ardından hocamız bizim Türk olduğumuzu da söyleyince kadının hayreti doruk noktaya çıktı. Bir çığlık attıktan sonra "Aman Tanrım, bunlar ne kadar beyaz!.. Ben Türkleri siyah biliyordum!.." dedi.

Ahmet Cin anlatıyor: 1997 Kasım sonu idi. Hava soğuktu, karla karışık yağmur yağıyordu. Saburtalo semtinde akşam evimize gidiyorduk. Arkadaşlar "Şuradan bir Türk kahvesi alsanız da Şeyh Sanan Tepesi'ni seyrederek içsek." dediler. Ben "Peki" deyip eve dönerken köşede bulunan bir dükkana uğradım. İçeride bulunan yaşlı kadına "Merhaba, bir Türk kahvesi verir misiniz?" dedim. Kadın elindeki mumu alıp beni incelemeye başladı. "Sen Rus musun?" diye sordu. Ben "Hayır ben Türk'üm." dedim. Yaşlı kadın "Hayır sen Türk olamazsın. Türkler böyle sempatik insanlar değiller." dedi. Ben biraz da kızarak "Hanımefendi ben gerçek Türk'üm." dedim ve çıkarıp pasaportumu gösterdim. Bu sefer pişman olup "Aferin sana!.. Dilimizi ne güzel konuşuyorsun!" dedi.