Yazdır

Hüzünlü Gurbet Erleri

Yazar: M. Fatih Öztarsu, nurpenceresi.com Tarih: . Kategori 2006 Köşe Yazıları

Oy:  / 4
En KötüEn İyi 

Arzuları yerdeki kumlar ve gökteki yıldızlar kadar çok olan insanoğluna ötelerden süzülen Kudsi esintileri anlatmaktır insan olmanın gayesi. İnsana ulaşmak kainata ulaşmaktır. Çünkü kainat büyütülmüş bir insan, insan ise küçültülmüş bir kainattır. Her ne konumda olursa olsun insanı ulaşılması gereken bir cevher olarak görmek, ona ulaşıp elimizdeki ışığı ona da sunup karanlıktan kurtulmasını sağlamamız gerekir. Bunun için ilk olarak, atalarımızdan bize miras kalan "İnsanı sevip, insanlığa hayran olma" ilkesini benimsememiz, kuru kavgadan başka bir şeye yaramayan tefrik düşüncelerden uzak durmamız gerekir.

Yüzyıllardan bu yana içimizde bulunan, geleneğimizden, göreneğimizden bizlere birer "mükellefiyet" olarak kalan insana ulaşma gayesi, dinimizin evrenselliğinin bir göstergesidir. İslamiyet sonrasında da bu topraklarda kurulan beyliklerde, devletlerde bunun tek ideal olduğu görülmektedir. Girilen topraklara bunun için girilmiş, alınan ülkeler bunun için alınmış, bağrımızda genişleyen kültür yelpazesinin genişlemesindeki tek etken bu olmuştur. Onlarca kültürün bir arada barış, hoşgörü içinde yaşaması dünya tarihinde nadiren rastlanan bir olaydır. Bizlere en büyük örnek çok fazla uzakta değil, bundan yüz sene öncesinde görülmekte. Harb-i Umumi zamanında bile bu kültür yelpazesinde yetişen insanlar sadece bu devlet için savaşa girmiş, sadece bu millet için kendini feda etmiştir. Kendilerini artık bu hoşgörülü, barışçı insanlardan bir insan olarak görmüşlerdir.

Artık yeni binyıla doğru yola çıktığımız günlerde, birkaç sene sonrasında kardeş ülkelere kavuşacağımız, küçük Asya'nın büyük Asya'yı kucaklayacağı günlerin haberi verildiği zaman pek az kişi buna inanıyordu. Çünkü mevcut olan engeller ve geleceğe olan ümitsizlik ve karamsarlık bütün düşünceleri etkiliyordu. Nitekim birkaç sene sonra tüm engellerin ortadan kalktığı, artık uzun süren ayrılığın bittiği görülünce bu diyarlarda yaşayan kardeşlerimize olan borcumuzu ödeme vaktinin geldiği anlaşılmıştı. Ve artık gönül erleri anayurdu geride bırakarak atayurda doğru harekete geçmişlerdi. Buralarda "insana ulaşma" idealini yaşatarak bunu en güzel şekilde ifa etmeye başladılar. Kimsenin aklında, buralara gelme ve atayurda kavuşma düşüncesi yokken bir anda her şey değişmiş, maddi ve manevi borçları ödemenin vaktinin geldiği anlaşılmıştı.

Türkiye'nin vizyonu olan, en önemli yatırımı "insana olan yatırım" olarak gören gönül erleri buralarda okullar açtılar. Çünkü hedefe ulaşmada eğitimin önemi tartışılmazdı. Binbir türlü sıkıntılarla buralara "Dönmek için gelmedik" ilkesi ile hoşgörü ve sevgi tohumları ekmeye başladılar. Allah'ın izni ile kısa sürede artık malum bölgede ve ardından tüm dünyada alkışlanan bir hareket olarak görülmeye başladı. Devlet başkanları, diplomatlar, işadamları, sanatçılar, yazarlar ve toplumun pek çok zümresinden takdir ve destekler geldi. Çünkü bu millet yüzyıllardır bu arayış içindeydi. Artık milli duygularını dinimizin verdiği o güzel hasletler ile yoğurup tüm insanlığa göstermek arayışı içindeydiler. Dünyanın en gelişmiş devletlerinde yaşayan insanların bile "Türkiye nerede?" sorusu karşısında afalladıklarını duydukça artık bu hareketi desteklemenin gerekliliğinin bir kez daha farkına varıldı. İlk yıllarda cumhurbaşkanının bile kefil olduğu bu hareket, şu an bizlerin takip etmekte zorlandığı başarılara imza atmakta, övgüler ve destekler almaktadır. Gün geçmiyor ki yeni bir başarıya imza atılmasın, gün geçmiyor ki aynı şehre bir okul isteği daha gelmesin…

Bu hareketin köküne baktığımızda, artık torunlarıyla başbaşa zaman geçirmesi gereken yaşlara gelmiş, artık yeni doğmuş çocuğunu görme heyecanının zamanı gelmiş insanların bunlara ulaşamadan bu güzide hareket içinde seferber olduklarını görürüz. Çünkü millet kendinden önce gelirdi çünkü insana ulaşmak kaçınılmaz bir fırsattı. Eldeki malzeme eksikliği, okulun bulunduğu zeminin bozukluğu, eleman yetersizliği onları etkilemiyordu. Bu vesile ile artık inşaatçılığı da, mühendisliği de öğrenmişlerdi. Millet ve eğitim aşkı o insanlara bunları yapmalarına vesile olmuştu. İdealine sıkı sıkıya bağlı insanların başarıları bölgede bulunan halkı da etkilemişti. İlki zor oldu fakat ikincisi için halk da yardım ediyordu. Çünkü bu kurumlara olan ihtiyacı görenler buralara ikinci, üçüncü okul istiyorlardı.

Bulunduğu yerde sıcağa, soğuğa aldırış etmeden, az miktardaki maaşıyla vatanını temsil etmenin verdiği hazla ışık saçan insanların vaziyeti tüm insanların dikkatini çeken bir unsur oldu. Merhum Barış Manço'nun konuyla ilgili yaşadığı bir olay herhalde bunları açıklayıcı nitelikte :

"Tayland'da tutuklanıp hapse atıldık. Bize geçmiş olsun demeye dört tane delikanlı geldi. Allah'ın Tayland'ında oranın Artvin'i olan bir şehirden… Bunlar oradaki Fatih Koleji'ndeki dört tane öğretmendi. 4 delikanlı ! "Bizler buradaki Fatih Koleji'nden.." dediği anda benim itikadım sarsıldı. "Bir dakika bir dakika" dedim. "Burası Tayland, Tayland'da sınır bir şehir, n'apıyorsunuz?" dedim. O da : "Ağabey bizim burada Fatih Kolejimiz var, öğrencilerimize burada Türkçe eğitim yapıyoruz…" dedi. Bu bir örnek sadece. Bunu iki binle çarpın. Ben bunları görüyorum. Kuala Lumpur'dan Manila'ya kadar. Kopenhag'da da var, Londra'da da var. Bu harika bir eğitim seferberliğidir ve bunlar birer yansımasıdır..."

Ve bunun ardından işadamı İhsan Kalkavan, Manço'nun hatırasına ilave olarak şunları belirtiyor:

"Akşam vakti giderken Barış'ı otelin lobisinde gördüm. Zaten eski dostumdu. Kendisi de bu eğitim kurumlarının bir sevdalısıydı. Onun da bir sürü anıları var bu okullarla ilgili gittiği yerlerde.. Hatta bir gün Hocaefendi'ye dedi ki :"Hocam, çok enteresandır. Bazı yerlere herhalde ayağını ilk basan Türk benim, diye gururlanırken bir de bakıyorum ki Türk bayrağı Türk okulu ! Şaşırıyorum. Yani buralara ilk defa gelen Türk gibi övünürken orada okulları görünce aklımı oynatasım geliyor. Yani buna nasıl muvaffak oldunuz?" dedi. Hocaefendi'ye bir gün böyle bir soru yanımda atfetti kendisi. İşte, dedim ki Barış'a : "Hadi gidelim bu çocuklar seni çok sever, mutlaka bu okullara gidelim. Görsünler seni heyecan duyarlar.." Barış dedi ki :"Ya İhsan, gidelim ama benim başka bir uçağa yetişmem gerek." Ben de: "Ben seni yetiştireceğim. Gel gidelim yolumuz zaten havaalanı yolu üzerinde, çocuklar seni bir görsün yeter." Okul sadece beni bekliyordu. Ama tesadüfen Barış yanımdaydı. Okula gittik hemen. Bir sarılma kucaklaşma oldu. Dedim ki :"Ya ne olur çocukları çağırın da gelsinler Barış'ı görsünler". Çünkü akşamdı ve orada bulunanlar yatılı talebelerdi. Onları çağırdılar. Ve yatılı talebeler bize biraz gösteri yapsın dedik. Onlar da hemen Barış'ın parçalarını okumaya başladılar. Barış'ın bir sürü parçası... Ve Barış yanımda (Allah kendisine rahmet eylesin) hüngür hüngür ağlıyor ve: "Ya İhsan bunları ben böyle okuyamıyorum bu nasıl iş?" Ve Barış'ın oraya geleceğinden hiç kimsenin haberi yok. Hiçbir organizasyon yok. Ben buna şahit olmuş bir insan olarak söylüyorum. Yani Barış'ı getireceğim, götüreceğim diye bir şey yok. Giderken lobide gördüm. Ve zorla kolundan tutup getirdim. Ve öyle bir durum oldu ki Barış'a dedim : "Barış hadi uçağa geç kalıyorsun. Seni yetiştireyim." O da : "Ya giderse gitsin, ben yarın gelirim seninle." dedi. Uçağa sonuncu binen yolcu olarak zorla yetiştirdim. O kadar duygulandı, o kadar keyif aldı..."

Hakkında buralara aktaramadığımız daha pek çok düşünceler bulunan bu sevgi okulları çağdaş eğitimle bilgi toplumuna temiz dimağlar kazandırmaya devam ediyor. Merhum Turgut Özal'ın Orta Asya gezisinde: "Bu ülkenin yöneticileri yarın bu çocuklar olacak." dediği günden bu yana seneler geçti. Ve artık o çocuklar bugün önemli yerlerde sevgi, barış ve hoşgörünün temsilciliğini yapmaktalar. Artık üstünden ağır yüklerin kalktığı zamanlar geçmiş geleceğe ümitle bakma zamanı gelmişti onlar için. Bayrağı devraldıkları bugünden itibaren sevgi ve hoşgörü tohumunu başka gönüllere ekmek için yola çıkıyorlar. Asırlardır hiçbir şekilde giremediğimiz topraklara şimdi kalemle, ilimle, fenle giriliyor. Fakat iki doğrultuda da amaç aynı : "İnsana ulaşma gayesi".

Hiçbir sıkıntının kendilerine ümitsizlik vermediği gönül erleri, asırlar öncesinin tersi olarak Anadolu'dan alperenler gibi yayılıyorlar ve tertemiz dimağların yanı sıra kömürleşmiş dimağları da elmasa çevirmek için yola çıkıyorlar. Mümkün olan her yolla insana ulaşma gayesi taşıyan bu hareket artık milli bir hareket oldu. Türkiye ile paralel şekilde başarıların sunulduğu diğer ülkelerde de gelişen bu hareket gelecek adına artık ümitsizlik değil ümit vaat ediyor. Artık beklenen altın nesil bu gönül erlerinin elinde yetişiyor. Gönül erleri bundan sonra da etrafa ışık saçmayı sürdürecek ve insan unsurunu daima ön planda tutup, onun her şeyden değerli olduğu bilinciyle en üst seviyeye taşıyacaktır.