Yazdır

"Dinler Arası Diyalog" Karşıtlığının Ortaya Çıkarttığı İlginç Beraberlikler

Yazar: Hamdi Yılmazer, Aksiyon Tarih: . Kategori 2006 Köşe Yazıları

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 
Dinin insan ve toplum üzerindeki etkisi, din karşıtı görüşleri antitez durumuna düşürmeyi her defasında başarıyor. Dine karşı oluşan reaksiyonların silmeye çalıştığı bu müessiriyet, aksine daha derin bir dip dalgası hâlini alarak beşeriyetin vicdanını yeniden sarmaya başlıyor. "Dünyaya gelen herkes fıtrat üzere doğar" hadisi bu etkiyi manidar bir şekilde açıklıyor aslında. Dolayısıyla herhangi bir beşerî görüş veya sistemin onun yerini alacak kuvvete ve insanların ihtiyaçlarına cevap verebilecek genişliğe neden ulaşamayacağı da ifade edilmiş oluyor: Çünkü o fıtrîdir; yani yaratılış hamuru onunla yoğrulmuştur. Beşerî fikirler ise mevcut bilgi seviyesiyle bağlantılı olarak sonradan düşünülmüş şeylerdir. Çok defa hayata tutunamadan veda eder, giderler.

"Allah katında din İslam'dır" ayeti kerimesi de bir manada 'fıtrat'ı açıklamaktadır. Kelime anlamı açısından İslam, teslimiyeti ve barışı ifade ediyor; teslimiyet, yaratılışın kanun ve kurallarına bağlı yaşamayı, barış da o kurallara uygun hareket etmekten doğan huzur ve sükûnu… Yani "fıtrat" insanın kıvamını, İslam da bu kıvamın kâinatla, diğer insanlarla ve insanın kendi kendisiyle barışık bir şekilde yaşayabilmesinin kurallarını ihtiva ediyor. Cenab-ı Hak ilk insana bu kuralları öğrettiği gibi, ondan sonra gelen kuşaklara ve değişik milletlere de peygamberler vasıtasıyla vahy etmiştir. Böylece "İslam" Allah'ın katındaki din olarak insanlarla tekrar tekrar buluşmuş ve toplumlara göre değişik adlar almıştır. Mesela, Efendimiz zamanında Mekke'de Hz. İbrahim'in dini üzere ibadet edenlere "Hanif" deniliyordu. Bugün Hz. Musa'ya ve Hz. İsa'ya indirilen dinin saliklerine "Musevi" ve "Hıristiyan" diyoruz.

İnsanlar Hz. Musa vasıtasıyla gerçek dinle buluşunca Hz. Davut ve Hz. Süleyman (as) zamanında yaşanan medeniyeti ortaya çıkardılar. Dinin özüne yabancılaşınca da dağılıp gittiler. Hz. İsa vasıtasıyla dinin özüne eren Havariler ve onlar vasıtasıyla iman edenler, yaşadıkları samimi hayatlarla Roma'yı içerden teslim aldılar. Dinin özünden uzaklaşınca da skolâstik bataklığına ve Roma tanrılarından kalma figürlere gömülüp gittiler. Cenab-ı Hak âlemlere rahmet olarak Efendimizi gönderdi ve 'katındaki İslam'ı, Kur'an-ı Kerim'i indirerek bütün insanlara, son defa olmak üzere yeniden ihsan buyurdu. Ve Müslümanlar on asır boyunca dünyanın dengesini kurdu, ilimleri geliştirdi, hukukunu oluşturdu, edebiyat ve sanatıyla yeni bir medeniyet vücuda getirdi. "Teslimiyet ve sulhün" kurallarına uyumda hassasiyet kaybolmaya başlayınca onlar da hayatın çarkları arasında ezilip gittiler.

1699 yılından itibaren başlayan Müslümanların gerileme süreci 1918 yılında tam bir istilaya dönüştü. Ne var ki, yükselenler hızını yeni bir dinden almıyordu. Hıristiyan olmalarına ve Hıristiyanlığı yanlarında taşımalarına rağmen Hıristiyanlıktan da almıyorlardı. Aksine kiliseye reaksiyon olarak doğmuş, din dışı bir dünya kuruluyordu. Yeni dünyada dinin algılanışı, yaratılışa uygun yaşamanın kuralları olarak değil, vicdanî ve bireysel bir olgudan ibaretti. Zaten yaratılışın yerine de evrim ikâme edilmişti. Kapitalizm ve ardından da Marksizmle insanlığın maddi hırsı ve hevesi teşcî edilmişti. Devrimler ve savaşlarda telef olan insanın haddi hesabı yoktu. Güçlünün yumruğu ve bombaları zayıfın kafasında patlıyordu. Zayiat ilerlemenin bir nevi maliyeti gibi algılanıyor ve nefsanîlik teşvik edilerek insanî hislerin iptali sağlanıyordu. Böylece zayiatın fazlalığı sorgulanamaz hâle geliyor, dine reaksiyoner bakış, 'Din'i çatışmaların ve savaşların ana sebebi göstererek, hayatın dışına itmeye devam ediyordu.

"Dinî/dünyevî", "dinî/aklî" gibi ayrımlarla, din, aklî ve dünyevî alandan soyutlanıp vicdana münhasır hâle getirilince, "Dünyayı isteyen akıllı adamın dinle ne işi olur ki?" sorusu, ardından "Lütfen, dinî konuları konuşmayalım" yaklaşımını getirecek şekilde ortama hâkim olmaya başladı.

Dinler savaş sebebi midir? Yoksa istila etmek, iktidarını genişletmek ve daha güçlü bir otorite kurmak için savaşa ihtiyaç duyan azgınlaşmış insanlar mı dinin motive etme gücünü savaş istekleri doğrultusunda istismar ederler, sorusunu bugün bile rahatça müzakere ortamı bulmak zordur.

Avrupa'dan çıkan ve Asya'nın büyük bir bölümünü de içine alan din karşıtı seküler dalganın motive ettiği devletler Müslümanların topraklarını istila edip, sömürge hâline getirdiler. Din (İslam), artık bu ülkelerde istiklal mücadelelerinin motivasyon unsuru olmaya başladı. Nitekim Mustafa Kemal Paşa, Balıkesir'de hutbe okudu. Hıristiyanlık, her ne kadar sömürgecilerin eliyle yeni açılan topraklara girse de, doğum esnasında hayatını kaybetmiş bir anne durumundaydı. Seküler dalganın çıkışı Hıristiyanlığı ortasından çatlatarak gerçekleşmişti. O artık hâkim unsuru dünyevilik olan bir seylabın arkasından sürükleniyordu. Bu sebeple İslam dünyasındaki İslam'ın durumu ile Hıristiyan dünyasındaki Hıristiyanlığın durumunun ters orantılı olduğunu söylemek mümkündür.

Bu durumda, dinden, dolayısıyla da fıtratından uzaklara savrulmuş insanlığa Mevlânâ gibi, "Bugün yeni bir gün cancağızım, şimdi şeni şeyler söylemek lazım" diyebilir miyiz?

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı cesaretle bu soruya "evet" diyerek, diyalog programları tertip ediyor. Batılı bazı akademisyenler de, insanlığın yeniden bir dinî cevaba ihtiyacı olduğunu söylüyor ve Müslümanlar olmadan bu cevabı vermenin imkânsızlığını ikrar ediyorlar. Yani problemin, Hıristiyanlığın baş edemeyeceği kadar büyük olduğunu, bu ihtiyacın ancak Kur'an'la mümkün olabileceğini ifade etmiş oluyorlar.

İşte bu noktada "Eğer seküler dünyaya mükemmel bir dinî cevap verilebilirse bundan en çok neresi rahatsız olur?" sorusunu kendime yöneltiyorum. Sonra, "Her hâlde, dine reaksiyon göstererek yükselen profan dünyanın temelleri" diyorum. Ancak, tepkilere bakınca şaşırmamak elden gelmiyor. Zira vatansever, milliyetperver, hatta dindar ve dini, tasavvufî derinliği ile yaşamakta ısrarlı olduğunu söyleyen bazı çevrelerin din karşıtı dünyanın temellerinden gelecek tepkilerin aynısını verdiği görülüyor.

Bu çevreler Vakfın diyalog çalışmalarını itham ederken aynı zamanda Türk Ortodokslarının noel ayininde resmigeçit yapıyor. Kuruluş yıldönümünde çelenk gönderiyor. Eğer onların yaklaşımı ve tepki verme tarzı kullanılacak olsa, din karşıtı emperyal dalganın ana kartına bağlı çalışan aksesuarlar olduklarını söylemek pekala mümkün. Ama böyle bir değerlendirme insaf ölçülerine vurmadan aceleyle varılan maksatlı bir sonuç olabilir. Bu sebeple Gazeteciler Yazarlar Vakfı'nı arıyorum. Diyalog çalışmalarının aleyhine kıyasıya yazanları isim isim sayarak soruyorum:

Bu insanlar sizinle hiç görüştüler mi? Çalışmalarınız hakkında sorular yöneltip, anlamaya çalıştılar mı? Aldığım cevap "hayır" oluyor.

Şaşırmıyorum.

Çünkü Vatikan'ın 'diyalog'dan ne kastettiğini üstüne basa basa yazıp, sonra Müslümanları Vatikan üzerinden anlatanların, maksatları da açıkça görülüyor, Vakfın çalışmalarını bilmedikleri de…

Ve bu bakış açısıyla onların seküler dünyada beşeriyetin sinesinde açılan yaraları görecek durumu zaten yok. Müslüman dünyanın insanlığa neler verebileceğini görmeleri de bu yüzden mümkün değil.