Yazdır

Ufkun Ötesini Yaşayan İnsan

Yazar: Hamdi İşcan, herkul.org Tarih: . Kategori 2006 Köşe Yazıları

Oy:  / 3
En KötüEn İyi 
Bilindiği gibi Fethullah Gülen Hocaefendi uluslararası çapta konferanslara, akademik dergilere mevzu olan, Fehmi Koru beyefendinin de her fırsatta dile getirdiği gibi vesile olduğu eğitim ve kültür faaliyetleri dolayısıyla, Nobel Barış ödülü gibi ödüllerin kendisine takdim edilmesi gereken Türkiye'nin yüz akı, medar-ı iftiharı bir ilim, fikir ve aksiyon insanıdır.

Bu sebeple takdir edileceği üzere böyle bir zat hakkında yazıp konuşmak ihatalı bir ilim, derinlemesine bir analiz ve sentez kabiliyeti, dini ve beşeri ilimler sahasında da çok yönlü bir vukufiyeti gerekli kılmaktadır.

Ancak Hocaefendi'nin kamet-i kıymetine muvafık şekilde eserleri ve fikirleri üzerinde henüz çaplı ve derinlemesine araştırma yapılmadığı, halkımıza değişik hususiyet ve seçkin yönleriyle tam olarak anlatılamadığı da itiraf edilmesi gereken acı bir vakıadır.

İşte bundan dolayı, her ne kadar boyumuzu çok çok aşkın bir mevzu olsa da, Hocaefendi'nin nev'i şahsına münhasır bazı karakteristik özellik ve kendine has düşünce sistematiğiyle alakalı bir-iki tesbiti burada sizlerle paylaşmak istiyorum. Umulur ki, bu eksik ve noksan heceleme ve karalamalar dirayet ve ehliyet sahibi ilim ve kalem erbabında değişik infiallere sebebiyet verir ve böylece işin ehli kimseler tarafından konu, çapına ve kametine uygun bir şekilde ele alınıp incelenir.

Bu arada şunu da hatırlatmam gerekir ki, bu ve benzeri yazılar sırf bir sena, övgü ameliyesi, salt bir yüceltme gayreti değildir. Aksine bu toprakların yetiştirdiği, milletimize ait böyle bir kıymeti anlamaya çalışarak ondaki güzellik ve hususiyetlerin başkaları tarafından da bilinip tanınması ve böylece o güzel vasıf ve sıfatların toplumumuzda daha fazla yaygınlaştırılmasını sağlamayı hedeflemektedir.

Bu kısa hatırlatmadan sonra şimdi asıl konumuza dönebiliriz:

Doyma Bilmez Bir Aşk u Şevk İnsanı

Hocaefendi anlatılırken, zannediyorum, mutlak surette dikkat çekilmesi gereken mümeyyiz vasıflarından birisi onun hayal, hülya, rüya, dua ve ızdıraplarıyla sürekli ufkun ötesini yaşayan, doyma bilmez bir aşk u şevk, dinme bilmez bir his ve heyecan insanı olmasıdır .

Evet o, ister ilmi gelişme ve ilerleme sahasında, ister kalbi ve ruhi hayattaki seyr u süluk ve insan-ı kamil olma ufku açısından, isterse de hak ve hakikatlerin gönüllere duyurulması noktasından sürekli "daha ileri, daha ileri" diyen ve adeta hiç bir engel ve son nokta tanımayan bir düşünce ve his yapısına sahiptir.

Mesela burada vaaz ve sohbetlerinde nice kereler tekrar ettiği temel bir düşünce ve niyetini –lafızları aynen hatırlayamamakla birlikte- size aktarmak istiyorum:

"Yeryüzünde el uzatılmadık, hak ve hakikatin anlatılmadığı tek bir gönül kalmayacak şekilde bütün insanlara el uzatmamız, herkese sinemizi açmamız gerekir. Eğer bir gün bütün insanlara hak ve hakikat duyurulsa, imanın, imana ait güzelliklerin anlatılmadığı yeryüzünde tek bir kişi kalmasa o zaman uzayın derinliklerine seyahatler tertip edecek, oralarda Rabbimizi anlatacak muhataplar arayacağız."

Aynı mevzu ile alakalı bir başka zaman da şunları söyleyecekti:

"Bir gün yeryüzündeki bütün insanlar Rabb-i Kerimi'ni tanısa, O'na iman etse, imana ermiş bu insanları derin bir kulluk ve ihsan şuuruna erdirmek, bir Abdülkadir Geylani, bir İmam Rabbani ufkuna ulaştırmak için dur-durak dinlemeden yine çalışıp çabalamamız gerekir."

Hiçbir zaman bu mevzuda tahşidat yapmaktan geri durmayan Hocaefendi zaman zaman yürekleri hoplatan bir üslup ve edayla endişelerini dile getirir ve "işim bitti diyenin işi bitmiştir" veciz sözüyle irşad ve tebliğ vazifesindeki duraklamanın inkiraz ve ölüm manasına geldiğine dikkat çeker.

Hocaefendi, insanın his, heyecan yorgunu olarak rahat ve rehavete kapılıp kendi eliyle kendine kement vurmasını hiçbir zaman kabul etmediği/edemediği gibi, hak ve hakikate tercüman olurken başkaları tarafından bu yolun yolcularının önüne konan engel, barikat ve sınırların da hiçbir zaman gerçek manada aşılamayacak bir engel, barikat ve sınır olarak telakki edilmemesi gerektiğine inanır. Zira ona göre hakiki imanı elde eden , solmayan renge, sönmeyen ışığa, batmayan güneşe dilbeste olan bir ruh kâinata meydan okuyabilir; ellibin defa çarkı, düzeni bozulsa sarsılmadan yoluna devam eder; yoklukda, varlık cilvesi gösterip ölü ruhlara can olur. Böyle biri bir ulu ağaç gibi semaya doğru serçekmiş ve kök kök üstüne zeminin derinliklerine inmişdir ki; ne karın, dolunun şiddeti, ne de tipinin boranın yakıp kavuruculuğu onu müteessir etmez. Sonsuza bağlanmış ve ümitle dolu bu gönül, bahar demez, yaz demez; hazan demez, kış demez, kucak kucak meyvelerle gelir ve o görkemli kâmetden bekleneni yerine getirir.

Sonsuza Seyahette de Sonsuzdur

Hocaefendi, insan-ı kamil olma yolunda mesafe kat edilirken hiçbir makam ve mertebenin son nokta, son sınır kabul edilmemesi gerektiği üzerinde ısrarla durmakta ve kanaatimce bu bakış açışı kalbi ve ruhi hayatın adı diyebileceğimiz tasavvuf yolunda tarihi ve hayati bir açılıma işaret etmektedir.

Bu hususla alakalı, "Bir Bakış Açısı" başlığıyla 2004 Kasım Sızıntı Dergisi'nde çıkan yazısı konunun anlaşılması adına dikkat ve teenni ile mütalaa edilmesi gereken bir yazıdır.

O yazısında Hocaefendi; bu yoldaki bazı yolcuların vardığı nokta her neresi ise orayı marifet ve ruhani hazların serhaddi sandığını, halbuki bizzat o şahsın bir hamle daha yapıp himmetini bir kez daha şahlandırıverse, serhad saydığı o noktadan sonra kim bilir daha ne derin hazlar, ne büyüleyici güzelliklerle karşılaşacağını ve o anda "meğer serhat orası değilmiş de burasıymış" diyeceğini ifade eder. Ama Hocaefendi o yolcuyu o noktada da bırakmaz ve devam eder, der ki; "O noktayla da iktifa etmeyip bir kere daha gerilse ve görüp müşahede ettiği şeylerde derinleşiverse, içine akan farklı manalar karşısında "Hayır hayır, her şey şu anda ulaştığım noktada mündemiçmiş" diye mırıldanacak ve orasını her şeyi doğru görüp doğru okumanın son sınırı sayacaktır."

Ancak siyak ve sibaktan anlaşılacağı üzere, Hocaefendi, o yolcu için bu noktanın da son sınır olmadığına/olmaması gerektiğine ima ve işarette bulunmakta ve bu düşüncesini yazının devamındaki cümlede Kur'an'dan bir ayetle şöyle temellendirmektedir: "Allah'ın kelimâtı da, cümleleri de, o kelimât ve cümlelerden meydana gelen tekvinî ve teşriî kitapları da sonsuzdur, çok buudludur ve ihata edilemeyecek ölçüde bir muhtevaya sahiptir. Bu sonsuzluk, bu çokluk ve bu zenginlik istidatlara, gayretlere emanettir."

Evet, öyle anlaşılıyor ki, Hocaefendi "yakin" gelinceye, yani bir manada son nefesi teslim edinceye kadar kalb ve ruh ufkunda ulaşılan hiçbir makam ve sınırı serhad olarak kabul etmiyor ve "sonsuza doğru yapılan seyahat de sonsuzdur" fehvasınca hedef olarak işaret parmağıyla "daha ötesini, daha ötesini" gösteriyor.