Yazdır

Kalbin Zümrüt Tepeleri'nin Vadettikleri-2

Yazar: Hamdi İşcan, herkul.org Tarih: . Kategori 2006 Köşe Yazıları

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 
İmam Rabbanî Hazretleri, bir mektubunda, ele alınan mevzuların ulviliği, aşkınlığı dolayısıyla muhatapların zihnine gelebilecek muhtemel bir soruyu dile getirir ve yaklaşık şu minval üzere bir izahta bulunur:

"Şimdi sizin aklınıza gelir ki, bu yüce ve ulvî alemlerle, bu âlî ve aşkın meselelerle bizim ne münasebetimiz olabilir ki, bu tür bahisleri okuyup düşünelim, mütaala ve müzakare edelim?"

"Halbuki" der, asırları aşıp sesi-soluğu günümüze ulaşan o büyük imam; "bu tür mevzularla iştigaliniz merakınızı tahrik eder, meşguliyetiniz zamanla alaka ve sevgiye dönüşür."

Evet, sevgi bilmeye bağlıdır. Muhabbet marifetin bağrında boy atar-gelişir. Güzele âşık olabilmek için evvela güzelle karşılaşmak gerekir. Cemale meftun olabilmek için öncelikle cemalle yüz yüze gelinmeli, onunla hem-dem olunmalıdır. İnsan bildikçe-tanıdıkça daha çok sever; sevdikçe de, mahbubunu daha yakından tanıma, onu daha derinden bilme arzu ve iştiyakıyla yeni yeni marifet yolları araştırır.

Alvarlı Efe Hazretleri'nin dediği gibi; "güzellere peyrev olan elbet güzeldir." Güzel bahisler, Güzeller Güzeli'ne ait sohbet ve musahabeler, bilhassa temadî sırrıyla, metafizik alemlere karşı en kaba, en gabi kişilerde dahi güzel duyguların inkişafına vesile olur, iç ve dış, maddi ve manevi yapısıyla o insanları güzelleştirir.

İşte, Kalbin Zümrüt Tepeleri , baştan sona bütün yazılarıyla, marifetullah dediğimiz Güzeller Güzeli'ne ait bahis ve sohbetlerle, bize bir güzellikler meşheri vadediyor. Bu sebeple rahatlıkla diyebiliriz ki, okuma ameliyesi gerçekleştirilirken, teveccüh ve konsantrasyon tam sağlanabildiği takdirde, her bir yazı, güzelliklere, kalb ve ruh ufkundaki alemlere karşı bizde yeni yeni merak hisleri oluşturacak, daha önce var olan merak duygularını ise tetikleyip harekete geçirecek, bildiğimizi zannettiğimiz mevzularda daha ne derin ve farklı farklı buudlar olduğunu, zirve olarak gördüğümüz noktaların ötesinde şahikalar ötesi şahikaların bulunduğunu idrak ettirecek ve böylece bizde kalb ve ruhun hayat derecelerinde sürekli seyahat ve terakki etme gibi bir arzu ve iştiyak hissi oluşturacaktır.

Maksadımı bir-iki örnekle tavzih etmeye çalışayım.

Mesela hemen her yazıda olduğu gibi birinci cilddeki " Rıza " yazısında da şahısların durumuna göre farklı mertebelerin bulunduğuna dikkat çekilir ve o rıza mertebeleri/makamları şöyle sıralanır:

"Düz insanların rızası, haklarındaki ilâhî takdir ve tecellilere itiraz etmeme.. marifette derinliklere ulaşmış kimselerin rızası, kaza ve kaderden gelen herşeyi gönül rahatlığıyla karşılama.. kendini aşmış kalp ve ruh insanlarının rızası ise, kendi mülâhaza ve mütalâalarını devreden çıkarıp sadece ve sadece O'nun istek ve teveccühlerini rasat etme şeklinde yorumlanmıştır ."

Rızanın henüz ilk mertebesinde, ulûhiyet ve rubûbiyet kaynaklı hiçbir karara karşı itirazda bulunmama, ağır ve ciğersûz hadiseler karşısında bile sarsılmama, dişini sıkıp dayanma esaslarının olduğunu görünce, kendi kendinize ister-istemez bir nefis muhasebesine giriyor, bir müddet dişinizi sıkıp dayandığınızda bertaraf edilecek sıkıntılar karşısında dahi hemen sağa-sola şikayetlerde bulunduğunuzu, feryad u figan koparıp panik yaşadığınızı hatırlıyor, bu manzara karşısında "nerede rıza mertebesi, nerede ben" diyor ve bundan sonra bu mevzuda asgari seviyenin muhafazası için hiç olmazsa başa gelenler karşısında yok yere vurunup dövünmemeniz gerektiğini idrak ediyor ve ona göre bir duruşa geçmeye çalışıyorsunuz. Ve böylece –tabir caizse- boyunuzun ölçüsünü alıyor, kendinizi dev aynasında görme, büyüklük kompleksine düşme gibi tehlikelerden uzaklaşmış oluyorsunuz.

Sonra da Cenab-ı Hak bir gün nasip eder ümidiyle zirveleri, şahikaları seyretmeye koyuluyor; kader rüzgarları ne yandan eserse essin gönül rahatlığıyla hadiseleri göğüsleyenleri, Allah'tan gelen her şeyi sevinçle karşılayanları, lütfu-kahrı bir bilen, safâyı-cefâyı aynı görenleri, bela ve musibetler karşısında sabırdan öte şükürde bulunanları, Hakk'ın rızasını talep yolunda karşılaştıkları zahmetleri ayn-ı rahmet kabul edenleri, içtikleri zehirleri tiryâka çevirenleri, maruz kaldıkları meşakketleri de Sevgili'yle alış-veriş ve muâşaka sayanları hayranlıkla temâşâ ediyor ve neticede "Ya Rab! Bizleri de bunlardan eyle" diye dua ediyorsunuz.

Daha önce ifade ettiğimiz gibi hemen her makale bu tarz bir işleyişle ele alınmakla birlikte, yazımızın istiab haddini göz önünde bulundurarak biz burada bir nümune daha gösterip konuyu bağlamak istiyoruz.

Üçüncü ciltte, kalb ve ruh ufku için hayatî ve çok önemli bir mevzu olan ve konuşmamak, sessiz kalmak ve sükût etmek manalarına gelen "samt" konusu ele alınmıştır. Muhterem Müellif, makalede konuyu bir çok esas ve vechesiyle ele alıp değerlendikten sonra, yazının sonunda üç farklı seviye ve/veya tarzda samttan bahsetmekte ve şöyle demektedir:

"Avam, dilini tutarak samt-ı sûrîde bulunur; arifler, dil ile beraber kalblerini de kontrol ederek, sükût murakabesi yaşarlar; muhibler de, aşk u iştiyaklarını gizleyerek, bir vefâ samtı ortaya koyarlar. Birinciler, sükûtları ile beyan sakatâtından kurtulmuş ve muhtemel ta'n u teşnîden korunmuş olurlar. İkinciler, sükûtun vaad ettiklerinin yanında tefekkür ve murakabenin de vâridâtına mazhar olurlar. Üçüncüler, "âşıkım dersin, belâyı aşktan âh eyleme/Âh edip, ağyârı âhından âgâh eyleme" fehvâsınca, samt içinde sırlarını korur ve derin bir vefâ örneği sergilerler."

İşte görüleceği üzere konu öyle bir derinlik ve enginlik içinde ele alınıyor ki, belki ilk başta sadece "dili tutma, lisana hakim olma" manasında anladığımız "sükut"un, seviyesine göre kalbe de taalluk ettiğini, lafza dökülmeyen tasavvurların, kelam-ı nefsîlerin dahi muhasebe ve murakabesinin yapılması gerektiğini anlıyor ve bir noktada aşk u iştiyakla yanıp kavrulduğu halde bile, Sevgili'ye ait sırların söylenmeyip ketmedilmesinin, çok zor olsa da, samtın bir gereği olduğunu öğrenmiş oluyoruz.

Bu zaviyeden, yani her bir konunun çok yönlü, çok buudlu olarak tam bir bütünlük ve kuşatıcılık içinde ele alınıp, değerlendirilip sunuluyor olmasından hareketle diyebiliriz ki, Zümrüt Tepeler, sadece belli zaman, belli mekan, belli bir zümre için değil, Kur'an ve Sünnet perspektifinde, ferdin hem kendi, hem diğer insanlar, hem de Yaratıcısı'yla münasebetlerinde pîşdârlık ve projektör vazifesi gören, hayatın her bir safhasını, yaşamın her bir karesini tanzim eden, hayatın bütününe içirilmiş ruhî disiplinler mecmuası ihtiva eden bir kitap silsilesidir ve işte bu manada okuyucusuna temel düstur ve prensipler vadetmektedir.

Zümrüt Tepeler'deki sunumun letafet, estetik ve edebî vechesini ise bir sonraki yazıda ele almaya çalışacağız.