Yazdır

Kalbin Zümrüt Tepeleri'nin Vadettikleri-4

Yazar: Hamdi İşcan, herkul.org Tarih: . Kategori 2006 Köşe Yazıları

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Zümrüt Tepeleri ile alakalı yazı silsilesini, hitam-ı misk olması ümidiyle, Iraklı değerli mütefekkir Edip İbrahim Debbağ Hocamızın Arapça Kalbin Zümrüt Tepeleri-1 için yazmış olduğu "takdim" yazısının tercümesiyle noktalamak istiyoruz. Ümit ediyoruz, cevahir kadrini bilen bir cevherfürûşun kaleminden okuyacağımız bu takdim yazısı, Zümrüt Tepeler'in vadettiklerini anlama adına idrak ufkumuzda yeni yeni pencelerin açılmasına vesile olacaktır:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin telif ettiği bu kitap, insanoğlunun elde edebileceği bütün marifetlerin, bütün bilmelerin/bilgilerin üstünde ve insanda marifet adına ne varsa hepsi ona bağlı, hepsi onun bir gölgesi, bir aksi ve bir leması olan "marifet-i ilahiye"nin derecelerine insan kalbini yükselten, yükseltme yollarını gösteren bir kitaptır.

Hocaefendi, bu yolun işaret taşlarını, ölçü ve kıstaslarını, hem Allah'ın Kitab'ı ve Resul-i Ekrem'in (sas) sünnet-i seniyyesine sımsıkı bağlı bu yolun yolcusu kalb ve ruh kahramalarının, tasavvufun önde gelen fazilet güneşi büyüklerinin tecrübe, görüş ve düşünceleriyle hem de o hakikatleri hayatına tatbik eden bir ferd olarak bizzat yaşadığı kalbî hayat ve ruhî tecrübeleriyle tasvir edip ortaya koymuştur.

Zaten tasavvuf –her ne kadar mutasavvıflar arasında nefsin tezkiyesi, ruhun tasfiyesi adına usul ve metod açısından bazı farklılıklar bulunsa da- asırlar boyunca nesilden nesle intikal eden bütün o tecrübelerin, birikimlerin mecmuundan başka bir şey değildir. İşte nasıl ki, her bir ilmin kendine has metodu, kuralları, terminolojisi varsa, bahsini ettiğimiz bu tecrübe ve birikimler de tasavvuf diye isimlendirdiğimiz kendine has belli usûl, kaide ve ıstılahları olan bir ilim dalı ortaya çıkarmıştır.

İşte Hocaefendi kitapta öncelikle, bu ıstılahlar üzerinde duruyor, lugavî ve ıstılahî anlamlarını, geçmişten bugüne tasavvuf büyüklerinin o ıstılahlardan anladıkları manaları şerhediyor. Böylece bu perspektif aralığından okuyucu, kavram kargaşasına yol açacak herhangi bir iltibasa düşmeksizin, ıstılahların aslî ve hakiki manalarına ulaşma imkanı elde etmiş oluyor.

Kitap, ıstılahî tahlilden sonra, o ıstılahın "hâl", "makam" ve "seyr u süluk"te insan kalbi için ifade ettiği manayı, kalbin ondan alması gereken dersi talime başlıyor. Bunu yaparken de aynı zamanda seyr u süluk esnasında kalb erbabının huluk, edep, ezvak ve aşk u şevk adına koruması gereken ölçüleri, sağa-sola sapmaksızın Kur'an ve Sünnet perspektifinde kendisinde bulundurması gereken yol adabını ders veriyor.

Kitap, muhterem müellifinin penceresinden "salik" için ruhî terakkinin safhalarını takip etme imkanı sunuyor.

Şöyle ki, ona göre, süluktaki adımların ilki, kişinin, öncelikle iki kaşı arasında bulunan "nefsini" tanımasıyla başlıyor. Çünkü "nefs" Allah'ın varlığını gösteren delillerden bir delildir. Bundan dolayıdır ki, Cenab-ı Hak Kur'an'da ona yemin etmiştir. Onun anlaşılması, ihtiva ettiği maddî-manevî latîfelerin, buudların idraki, "salik"in süluk yolunda attığı ilk adımın delilidir.

Daha sonra peşi peşine tahliye (kalbi masivadan arındırma, boşaltma), tahliye (iyilik ve güzelliklerle kalbi donatma, süsleme) ve tezkiye (kalbi tertemiz, pırıl pırıl, apak hale getirme) "hatve"leri birbirini takip eder. Veya siz isterseniz bu silsileye; "İslam/iman/ihsan" hakikatleri.. yahut "ilme'l-yakîn/ayne'lyakîn/hakke'l-yakîn" mertebeleri.. veyahut da kişinin bütünüyle Allah sevgisiyle müstağrek hale gelmesi, o sevgiyle yanıp tutuşması ve insanın ulaşabileceği en şedit seviyede aşka mübtela olması olarak da ifade edebilirsiniz.

Bütün bu "hâl"ler, "makam"lar, "varidât" ve "füyuzât" müridin kalbine yukarılardan akar gelir. Böylece onu bir "hal"den başka bir "hal"e; "kabz"dan "bast"a, "celalî tecelliler"den "cemalî meltemler"e, eriştiği varidâtın sevincinden ulaşamadıklarının hüznüne, kapıların yüzüne kapanması korkusundan, ikballe itminana ermesine… evet, bu şekilde "sâlik" bir "hal"den başka bir "hal"e, bir "makam"dan başka bir "makam"a intikal eder durur; ta ki, metafın sonundaki "rıza" makamına ulaşıncaya kadar. Artık orası; ulaşılmak istenen hedef, varılmak istenen son noktadır: "Ey gönül huzuruna ermiş ruh! Sen Rabbinden razı, O senden razı olarak dön Rabbine! Sen de katıl has kullarımın içine, gir cennetime!" ( Fecr, 89/27-30)

Muhterem Hocaefendi, herşeyiyle, bütün varlığıyla marifet-i ilahiye ile meşbu dolup taşan büyük bir ruhtur. Ruhî terakkî açısından uzaklara, evet gerçekten çok uzaklara açılıyor. Ancak ümmet-i Muhammed'in (sas) ruhî, içtimaî hayatından sorumlu, onların imanından mesul bir kalem sahibi olduğunu da bir lahza hatırdan dûr etmiyor. Uzaklaşıyor yakınlaşmak için; her zaman ulvi alemlerde yolculuk yapıyor ama hep insanların içinde. Yükseliyor, başkalarını da yükseltmek için. Marifette derinleşiyor, marifette derinleştirmek için. Evet o daima Hakk'la beraber halk içinde yaşıyor, ulvî alemlerle beşer dünyası arasında gelip gidiyor, urucunu nüzul, nüzulunu uruc takip ediyor ve hep sıkıntılarında, çile ve ızdıraplarında ümmet-i Muhammed'le (sas) birlikte bulunuyor.

Hocaefendi, hassas, duyarlı şair gönlüyle, rakik duygularıyla tasavvufun Arap, Fars, Türk önde gelen başyücelerinden nakillerde bulunmaya başlayınca; onların içtiği aynı kaseden içtiğini, onların daldığı deryaya daldığını, onların göğüsledikleri şeyleri göğüslediğini, onların vicdanlarında buldukları şeyi bulduğunu görüyor; onların gönlünde doğan muhabbet güneşinin onun gönlünde de doğduğunu, onların döktüğü gibi gözyaşı döktüğünü, inleyip sızladığını, hasret ve hicran duyguları için dolup taştığını, şevk u iştiyak içinde coştuğunu, kalbinin yanıp kavrulduğunu müşahede ediyorsunuz. Ancak mutlaka dikkat çekilmesi gerekir ki, onun bütün bu hallerde makbul olan ile reddedilmesi gerekenleri birbirinden tefrik ederek şeriatın mizanlarına sımsıkı bağlı kaldığını görmekteyiz. İşte size söylediklerimizi te'kid eden bir beyanı:

"Bu türlü durumlarda, esas olan göz açıklığı ve Sünnet mîzanları dır. Ama; hâl 'e mağlup, müşâ­­hede ve hazlarıyla mahmûr hak erleri, bazen bu gerçeğe muhalif beyânda da bulunabilirler. Bu gibi durumlarda, insaf­la onların niyetlerini araştırmak ve aceleden hüküm vermemek çok önemlidir." (Kalbin Zümrüt Tepeleri-1, Muhabbet, s. 220)

Hocaefendi'nin de dirayetle tavsif ettiği gibi, sofinin kalbi, Rabbanî mevhibeler kaynağına varıncaya dek, gün be gün artan bir şiddetle sürur, aşk ve karasevda halinde sürekli yükselme kaydeder.

Bu kalbin sahibi, daha önce ulaşamadığı bir ruh gücüne erişir. O ruh sığınıp sükunete erdiği güzeller güzeli ulvi alemlerle dolup taştığını hisseder. Bütün kainatı ihtiva eden bir kalb vüsatine ulaşır. Aklı, enfüs ve âfâkta görünen vahidî ve ehadî tecelli ve cilveleri müşahede ufkuna erer. Böyle bir zat, acz u fakr şuuruyla kendini Sonsuz Kudret'in ellerine bırakır, gözleri kapı aralığında O'ndan hep işaret, remiz ve teveccüh bekler.

Bu konumdaki kalb erbabı, insanlık nev'inin tacıdır. Konuştukları her bir kelime canlı, kalblerine hutur eden herşey hayattardır. Sesleri-solukları kulaklarda sürekli gürül gürül çağlar durur, mesajları sinelerin derinliklerinde hayat boyu yankılanır. Evet, onlar bir ufuktur ki, Hocaefendi yazılarında sürekli onları terennüm eder : "Bu sonsuz ruhânî zevkleri "ilelebed" duymak isteyenler, her zaman fevkalâde bir titizlikle, Allah'ın istemediklerinden istedik­lerine, yasaklarından emrettiklerine, sevmediklerinden sevip razı olduklarına hicret ler gerçekleştirir, firarlar yaşar ve her şeyi O'na bağlamada karar kılarlar ki, hakikî i'tisâm da işte budur. " (Kalbin Zümrüt Tepeleri-1, Firar ve İ'tisâm, s. 36-37)

Kalb –Hocaefendi'nin de işaret ettiği üzere- gökleri, yıldızları, kehkeşanlarıyla şu görünen kainatın mukabili azim bir ruhî/ruhanî varlıktır.

Ancak o, pencerelerini Kur'an canibinden gelen feyizlere karşı kapalı tuttuğunda, değişik kör kuvvetlerin çarpıştığı, vuruştuğu, birbirini tahrip ettiği bir "halita"ya dönüşür; zamanla hayat damarları kurur, çoraklaşır, ruhu çekilmiş bir kadavra haline gelir. Böyle bir durumda da insanın çektiği azap, onu fikren ve ceseden intihara sürükleyebilir. Bu şekilde Kur'an'a sırtını dönüp hayatın elemleri içinde kıvranıp duran insan çoktur. Çünkü onlar hayatın anlamı, onun varoluş gayesini anlamaktan acizdir. Evet, Kur'an'ın herhangi bir ışık tayfıyla aydınlanmadığından ötürü endişe ve elemler içinde kıvranıp duran insan sayısı az değildir.

Ve sen ey insan! Nefsini tezkiye ve terbiye ederek onu yeni bir kalıba sokabilecek, onu yeniden şekillendirebilecek misin? Evet, nefsini enaniyet ve bencillik itibarıyla idam edip ona yeni bir ruh ve mana ile varolma yollarını gösterebilecek misin?

Kur'an işte bunu gerçekleştirebilecek yegane kuvvet kaynağıdır. Çünkü o, insanı sınırları kıyas edilmeyecek ölçüde bir vüsate, bir enginliğe ulaştırır. Seni, bütün hayatını sorumluluk duygusu içerisinde duyup hissedebileceğin, en kamil surette insanlığını duyabileceğin bir ufka erdirir. Sana, tasavvurları aşkın, ezelden gelip ebede giden her daim ter u taze hakiketleri vicdanında ikame etme imkanı sunar. Zatında potansiyel olarak bulunan ve seni, ölüm ve hayat, hayır ve şer hakikatlerinin perde arkasına, yer ve gökler ötesi alemlere muttali kılacak eşsiz melekelerin dirilmesine ve onların neşv u nema bulup inkişaf etmesine vesile olur. Böylece potansiyel insan olmadan hakiki insan olma seviyesine sıçrar, iman ötesi iman, yakîn üstü yakîne erersin.

"Kalb" yazısında Hocaefendi bu muhtevaya şöyle işaret eder:

"Kalb, düşünce sıhhati, tasavvur sıhhati ve ruh sıhhati, hatta beden sıhhati için âdeta bir kale gibidir. İnsanın maddî, mânevî duyguları bu kaleye sığınır ve korunmuş olurlar. Bu açıdan in­san için bu kadar önemli olan kalbin de karantinaya ve göze­tilmeye ihtiyacı vardır. Zira o, yaralanınca tedavisi çok güç ve ölünce de hayata döndürülmesi çok zor bir lâtî­fe dir. Kur'ân bize: "Rabbimiz, bizi hidayete erdir­dikten sonra kalblerimizi kaydırma..." [1] duâsını öğütlemekte, Efendimiz de sabah-akşam el açıp hem de de­faatle:

"Ey kalbleri evirip çeviren Allah'ım! Kalbimi dininle sabit­­leyip perçinle!" [2] tazarruunda bulunmakla bu çok önemli korun­ma ve karantinayı hatırlatmaktadır ." (Kalbin Zümrüt Tepeleri-1, Kalb, s. 49)

Elimizdeki kitap adına dikkat çekilmesi gereken ayrı bir hususiyet de şudur: Mevzular, tasavvuf ilmi açısından herkes için objektif ilmî etüdler çerçevesinde ele alınıp vaz' edildiği gibi, Hocaefendi bu kitapta ayrıca kendi idrak ve düşünce semerelerini, yaşadığı ruhî tecrübe ve birikimlerini de tasavvufun özü ve ruhuyla harmanlayıp bize sunmuştur.

Çünkü kitab bize, zamanın mihnetlerine, imtihanlarına, fitnelerine karşı, ruhumuzu, imanın sonsuz güç ve takatiyle nasıl donanımlı hale getirebileceğimizi talim ediyor. O, müslümandan, yüce dağlar gibi mehib, yüreklere heybet salacak azamette, ruh gücüyle adeta beşeri normları aşkın performanslar ortaya koyan, kalbinde alev alev yanan aşk ateşiyle sürekli canlı, irade ve azim sahibi bir ferd olmasını istiyor. Nefsi, onu arkadan vurup hiyanet ettiği zaman da mümin, boynu bükük bir halde hemen Cenab-ı Hakk'a rücu edip şöyle demelidir:

Ya Rab! Aciz kaldım, Sana döndüm yüzümü, kurtar beni zalim nefsin elinden! Kır zincirlerimi, halas eyle beni bencillik ve enaniyet hapsinden! Yükselt beni maiyyetine, kurtar beni benden, al beni yanına!

Hasılı;

Bu kitap, ruhun safha safha yaşadığı ve başkalarına da aksettirdiği hallere bir aynadır. Malum, ruh için bizim bildiğimiz manada cihet-yön söz konusu değildir. Bu sebeple hangi cihetten varmak istersen, o cihetten ona ulaşabilirsin. İşte bu kitap da böyledir. Bu kitabın hangi bahsine yaklaşsan, o seni kitabın bütünüyle buluşturur; ve bir de kitap sahibinin ruhuyla.

Bu açıdan Kur'an ile ruh arasında aynı özden olma gibi bir yakınlık mukareneti vardır. Çünkü her ikisi de "alem-i emir"dendir. Zira Kur'an'ın kendisi, Ruh'ul-Emin tarafından Ruh-u Seyyidü'l-Enam'ın ruhuna indirilen bir ruh değil midir? Siz isterseniz buna kalbine indirilen bir ruh da diyebilirsiniz. Çünkü son tahlilde -Kitap'ta da işaret edildiği gibi- sofi ıstılahında ruh ve kalb birdir. Çünkü o, kainatları içinde barıdıran insanoğlunda seyeran edip dolaştığı gibi, Kur'an da varlığın bütün mafsallarına sirayet edip hayat taşıyandır.

Hocaefendi'ye göre hakiki sofi, ruhunun ilhamlarını Kur'an'dan alan, seyr u süluk-i ruhanisinde sünnet-i seniyyeyi rehber tutan, bütün urûc ve terakkilerinde Kur'an ve Sünnet yörüngeli hareket eden kişidir.

Bu sebepledir ki, Hakikat Ehli, Şeriat Ehli diye isimlendirilen kesimler arasında geçmişte bir şekilde oluşturulmaya çalışılan iftirak/ayrılık fitnelerinin esasında bir vehimden ibaret olduğu bilinmeli, günümüzde de müslümanlar arasında o fitneyi körükleyebilecek tehlikeli konuşma ve tartışmalara bir son verip bu mevzuda intibaha gelinmelidir.

Cenab-ı Hak'tan ümit ederiz, kendilerini hakikat ehli/şeriat ehli diye isimlendiren kesimler arasında durumun nezaketi idrak edilir ve bazı kesimler arasında var zannedilen hayalî uçurumlar ortadan kaldırılarak vifat ve ittifak ruhu temin edilir.

İşte zannediyorum bu kitap bu mesele için de bir çözüm yolu, bir hâl çaresidir. O, sıhhatli, dengeli, seviyeli üslubuyla her kesimi birbirine yaklaştıracak, yakınlaştıracak ve inanan gönüller arasında sevginin, hoşgörünün, karşılıklı saygı düşüncesinin yaygınlaşmasına vesile olacaktır.


[1] Âl-i İmran sûresi, 3/8.
[2] Tirmizî, kader 7, deavât 90; Ahmed b. Hanbel , Müsned 6/302.