Yazdır

Ne Zaman "O Yiğidi" Hatırlasam Gözlerim Dolar

Yazar: Hamdi Yılmazer, Aksiyon Tarih: . Kategori 2006 Köşe Yazıları

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 
Doksan iki yılının kış günleriydi. Yeryüzü başını beyaz atkıyla sarmış, ayaz iliklere kadar işliyordu. İzmir'e gitmek üzere Eskişehir garajına geldiğimde koridor tarafından koltuk alabilmek için aşırı hassasiyet göstermek zorunda hissetmiştim kendimi. Cam kenarı demek bile üşüme hissi uyarıyordu insanda. Otobüs Kütahya'dan yolcu almak için garaja girince, inip biraz dolaşmak istedim. Geri döndüğüm zaman o yiğit yerimde oturuyordu. Bacakları iki koltuğun arasına sığmadığı için koridora uzatmıştı. Şöyle bir baktım… İzin isteyip, onun yerine oturdum. Gözü elimdeki gazeteye ilişti ve okumak istedi. Alınca da Hekimoğlu İsmail Ağabeyin köşesini açtı, okudu, sonra gazeteyi katlayıp iade etti.

Hekimoğlu İsmail Beyin okurlarındansınız galiba, dedim.

Böylece koyu bir sohbete daldık. Bir ara, muavinin "Uşak'ta inecekler" anonsu duyulunca "Bana müsaade" dedi. Üç saatlik yolun ne zaman bittiğini fark etmemişim. Sohbetin tadı, ismini almayı bile unutturmuş. O evine ulaşmak için yürüyor, bense arkasından bakıyordum.

***

Ne zaman onu hatırlasam dalar giderim…

Seksen öncesinin üniversite öğrencilerindenmiş. Bornova Ülkü Ocağında bulunmuş. Bir gün bir silah sesi duyulmuş. Namlunun ucu o yiğidi gösteriyormuş. Ne olduğunu anlamadan yere yığılmış. Gözünü hastanede açmış. Kim getirmiş, ne olmuş hiçbir şey bilmiyor. Sadece vücudundan sekiz kurşun çıkardıklarını öğrenmiş. Şu anda yaşıyor olman adeta bir mucize demiş, doktoru.

Ne günlerdi, dedi…

Sonra hapse düşmüş. İlk defa "okudum" diyebilecek kadar kitap okuma imkanını orada bulmuş. Düşünmüş, muhasebe yapmış. Rahmetli Necip Fazıl'ın tabiriyle "Yerleştirmiş başını iki diz kapağına ve soruvermiş, ben neyim ve bu hal neyin nesi" diye.

İçini çekti ve ulaştığı neticeyi hazin bir ses tonuyla açıkladı: "Gencecik insanlar heba oldu. Allah iyi ki iktidar nasip etmemiş, yoksa bu millet bizden çok çekerdi."

Bir anda bam telime dokunulmuştu.

İrkildim, hayır, hayır, dedim.

Ben ya da siz, hepimiz gelip geçiciyiz. Bir de olanlara bakalım, dedim. Ardından da o yıllarda Orta Asya'da fabrika kurma teşebbüsünde bulunan arkadaşımın duygularını naklettim:

Arkadaş demişti ki, "Üç iş adamı aramızda anlaştık. İstikrar yok. Doğru dürüst devlet bile yok. Ama orada bizim kardeşlerimiz var. Yatırım yapalım. Kalkınmalarına yardımcı olalım. Başaramaz da batarsak, kardeşlerimiz için feda olusun der, döneriz"

O yiğit insan birden canlandı.

"Evlendik, çocuklarımız oldu." dedi. "Ama eğer ihtiyaç duyarlarsa ben bir elektrikçiyim. Çocuklarımın geçimini sağlamak üzere asgari ücret versinler yeter. Giderim, o fabrikanın bütün elektrik tesisatını döşer dönerim. Bir kuruş bile istemem."

***

Tahminimde yanılmamıştım.

Bak dedim, heba oldu diyorsun. Küçüktüm, o günlerde ne olduğunu tam bilemiyorum. Ama benim de bildiğim şu ki;

Birileri yanlış hesaplar yapmış olabilir. Gençliği birbirine kırdırmış, onlar da bunu fark edememiş olabilir. Ama o gençlerin yüreğindeki safiyeti Cenab-ı Hak görüyordu. Niyetlerini biliyordu. Yunus der ya, "Şu dünyada iki şeye/ Yanar içim köynür özüm/ Yiğit iken ölenlere/ Gök ekini biçmiş gibi." Gençleri birbirine kırdıranlar gök ekinlerimizi çok biçti. Ama onların niyetlerinin safiyetini bilen Rabbimiz biçilen ekinleri tohum suretine çevirdi. Orta Asya'da sümbül vermeye başladılar. Tohumun kendini feda etmesi başak için değil midir, dedim. Birimiz tohum, birimiz gövde ve birimiz de başak oluruz. Böylece mahsul alınır.

Yüzünde derin bir memnuniyet izi belirdi. Arkadan gelen kuşaktan vefa görme hissi miydi bu bilemiyorum. Ama çok deruni bir memnuniyetti…

Şimdi, Türkçe kelimelerle hitap eden zencileri, çekik gözlüleri, sarı renklileri görünce rüzgarın önünde dalgalanan ekinleri seyrediyor gibi oluyorum.

Ve gözüm tarlanın toprağına ilişince hayalimde o yiğidin silüeti beliriyor. Onunla konuşur gibi, "inşallah bu sefer ekinlerimizi olgunlaşmadan biçemeyecekler" diyorum. Sonra gözümü başaklara dikip, bire kaç vereceğini tahmine çalışıyorum.

***

İşte o yiğit kişi benimle özde birdir. Onunla ilişkilerim diyalogdan çok daha farklı bir düzlemde yer alır. İttihat, ittifak gibi kelimeler de bu ilişkiyi ifadeye kâfi gelmiyor.

Aslan Tekin Beyefendi gibi Türkçe üzerine titizlenen bir ilim adamı belki de bizim bu ilişkimizi ifade edecek doğru ismi bulabilir…

Böyle bir hatıranın ardından söylenmesi belki çok uygun değil ama, darbeler "özden" gelmeye başlayınca acı acı yutkunmaktan başka yapacak bir şey kalmıyor. Başkaları gibi aldırmadan yazıp çizmeye de anlayışımız müsaade etmiyor.