Yazdır

Rapor ve Cevap

Yazar: Latif Erdoğan, Bugün Tarih: . Kategori 2009 Köşe Yazıları

Oy:  / 2
En KötüEn İyi 

Dine yönelişlerdeki yoğunluğu ve dindarlıktaki keyfiyet irtifasını dinin bizzat kendisinde mevcut kutsi cazibeyle, insanların dine olan fıtri meyli ve tabii ihtiyacıyla açıklamak en makul, en gerçekçi yaklaşım olsa gerektir.

Sekter faaliyetlerin konuyla ilgili katkısını da yine, zaruri motivasyonlar bakımından dine ait bu özelliklerde aramak icap eder.

Ne din, ne de din adına ifa edilen faaliyetler asla ayrıca bir baskı unsuru oluşturmazlar; oluşturamazlar. Aksi, dinin kendisiyle tenakuzu, dolayısıyla da dini faaliyetlerin kendi amaç ve gayeleriyle çelişkiye düşmesi sayılır.

Gerçek din ve samimi dini faaliyetler ise böylesi bitirici, tüketici zaaftan çok uzak, çok yücedir. Dinde zorlamanın olmadığını ilan eden ayet bunun en sağlam, en kapsamlı referansıdır.

"Din, akıl sahiplerini, hüsnü ihtiyarlarıyla ( içten gelen talep ve istekleriyle) bizzat hayra sevk eden ilahi hükümlerdir" şeklindeki klasik din tarifi bunun uygulamalı en güçlü delilidir. Dinin en önemli meselesi imandır. İman ise ancak kalbin tasdikiyle vücut bulabilecek bir olgudur.

Kişi, inandığını diliyle ikrar etmese de kalbindeki imanıyla Hak katında mümin sayılır; halbuki inanmadığı halde inandığını söylese ya da gösterse halk nezdinde mümin kabul edilse de Hak indinde onun adı mümin değil münafıktır. Nifak ise açık inkardan daha kötü bir durumdur.

Dinin önem verdiği ikinci mesele ibadettir, Allah'a kulluktur. Kulluk ise, ihlası, yapılan ibadetlerin sırf Allah için olmasını gerekli kılar.

Hangi sebeple olursa olsun, içine riya, gösteriş ya da başka dünyevi mülahazalar girmiş ibadetlerin arızalı olacağında, kabul görmeyeceğinde kuşku yoktur. Dinin diğer önemli bir meselesi de güzel ahlakın yerleşmesi ve yaygınlaştırılmasıdır.

Güzel ahlak, insanın, bütün iyiliklerle donanımlı olması yanında bütün kötülüklerden de arınmış bulunması demektir. Böylesi bir neticenin karaktere yerleşerek tabii birer hale dönüşmesi, her türlü suniliği reddeder.

Dolayısıyla ahlakın yerleşmesinde de zorlama ve baskıdan söz edilemez. Dinin "muamelat"a ait prensip ve disiplinleri ise, bir baskı ya da zorlama değil mutlak adaleti ikameye yönelik bir nizam meselesidir. Sekter çalışmalar, eğer söylemlerinde samimi iseler, faaliyetlerini bu ölçüler çerçevesinde gerçekleştirirler. Dolayısıyla faaliyetlerinin merkezine oturttukları dinin kendisinde bir zorlama ya da baskı söz konusu olmayınca onların faaliyetlerinin bütününde de söz konusu olmaz.

Prof. Dr. Binnaz Toprak ve ekip arkadaşlarının hazırladığı raporda tasrih edildiği için ayrıca adını vermek zorunda kaldığım "Gülen Hareketi" için de bu durum aynen böyledir. Yurt içinde ve dünyanın hemen hemen bütün ülkelerinde çok yönlü aktif çalışmalar yapan söz konusu hareket, medeniyet formatlı bu faaliyetlerinde asla "zorlayıcı", "baskıcı", "ötekileştirici", "yalnızlaştırıcı" konumlarda konuşlanma gibi bir zaafa düşmemiş, tam aksine, her şeye rağmen ve her daim hoşgörülü, birleştirici, bütünleştirici, kucaklayıcı olmuştur.

Hareket'in günümüzde her din, dil, ırk, renk ve cinsten destekçiler bulması da bulunduğu konumun ve sergilediği durumun isabetinin itiraz edilemez göstergesi değil midir? Raporu baştan sona okudum. Orada ifade edilen arızalardan çoğunun dinin devre dışı bırakılmasından ya da dinin tanınmaz hale getirilmiş yanlış yorumlarından kaynaklandığını gördüm.

Her iki negatif durumla da topluca mücadele edilmesinin ne kadar elzem olduğu uyarısını aldım, oldukça yararlandım. Ve bir ömür boyu bu uğurda mücadele vermişlerin hepsini ve özellikle de Muhterem Hocamız, Aziz Büyüğümüz Fethullah Gülen Hocaefendi'yi bu vesileyle bir kez daha hayırla andım, şükranla yad ettim...