Yazdır

İnsanla Başlayan Problem İnsanla Çözülür

Yazar: Ahmet Kurucan, Zaman Tarih: . Kategori 2009 Köşe Yazıları

Oy:  / 2
En KötüEn İyi 
İlk günden beri insanlığın tarihine şiddet perspektifinden baktığımızda karşımıza çıkan manzara acı ama şudur; kan seylaplar halinde sürekli akmış ve akıtılmıştır. Akan insan kanıdır, akıtan da insandır.

İnsanoğlu kâinata bir mehd-i uhuvvet (kardeşlik beşiği) nazarıyla bakıp en azından "insan olma" ortak paydasında birleştiği hemcinsleriyle, her türlü farklılıkları, tartışmaya, anlaşmazlığa, kavgaya, savaşa vesile olan bütün sebepleri bir kenara itip dünyada cennetnümûn bir hayat içinde yaşayamazlar mıydı? Bu sorunun keskin iki tane cevabı var; ideal olarak evet, realite olarak hayır.

Evet, çünkü hayale sınır yok. Kurgu filmleri aşan hayal âlemi içine dalıp soruda zikredilenden çok daha öte bir hayat tasavvur edebilirsiniz. Hayır; çünkü böylesi bir hayat tasavvur edilmiş bile olsa hiçbir zaman gerçekleşmemiş. Hatta insanlığa bu hedefi talim etmek için gelmiş peygamberler döneminde dahi gerçekleşmemiş. Peygamberler vazifelerini yapmamışlar mı? Başarılı olmamışlar mı? Haşa ve kella! Onlar Kur'an'ın ifadesiyle üzerlerine düşen tebliğ vazifesini yapmışlar ama İlahi vahye, peygamber öğretisine muhatap olanlar fıtratını aşamamış. Böylece dün, bugün yaşadığımız ve büyük ihtimal yarın da yaşayacağımız manzaranın hem sebebi hem de sonucu olmuşlar. Hiç kimse burada durup Allah'ın rahmet ve merhametini ithama kalkmasın. Çünkü "Allah insanlara zulmetmez, fakat insanlar (yapıp ettikleri ile) kendi nefislerine zulmederler." Onun için dedik, insanoğlu mevcut tablonun hem sebebi hem de sonucudur diye.

Pekala belli başlı sebepleri nedir bunların? Niye insanoğlu böyle bir sürecin içine giriyor? Çok şeyler söylenebilir. Her şeyden önce, ontolojik manada kendi üstünlüğüne inanan ve ötekini insan dahi kabul etmeyen dinî inancın özellikle bugün dünyada yaşanan ciğersûz hadiselerde birinci dereceden rol oynadığı muhakkaktır. Kendi kimlik tanımını düşmanlık konsepti üzerine kuran, yani dinî inançları ön plana çıkartıp aynı değerleri yaratılıştan paylaşmayana düşman nazarıyla bakan, ötekileri kendilerine hizmet için yaratılmış varlık olarak kabullenen zihniyetten bahsediyoruz. Elbette böyle bir zihniyetin ötekileştirdiği insanlarla uzlaşı içinde yaşaması düşünülemez. Kendi menfaatlerinin haleldâr olduğu her yerde, düşmanını öldürmek bu zihniyete göre tabii bir haktır. Daha öte, yerine getirilmediğinde "neden?" diye sorgulanacakları bir vazifedir, vecibedir.

Nitekim bugün Filistin'de cereyan eden ve insanlığın vicdanını kanatan vahşet manzaralarının tahakkuku, bahsini ettiğimiz türden bir dinî inançla ancak açıklanabilir. Uluslararası hukukî ve siyasî anlaşmalar bir kenara, kullandıkları orantısız güçle, savunmasız çoluk çocuk, kadın-erkek sivil halk üzerine yağdırdığı ölüm bombaları ile evrensel insanî değerleri de alt-üst edenler ihtimal ki böylesi bir inançla motive oluyor ve yine böylesi bir inançla vicdanlarını tatmin ediyorlardır. Tabii burada vicdanları varsa itirazı yöneltilebilir!!!

Halbuki dinî değerlerini orijiniyle muhafaza etmeyip kendi dünyevi menfaatleri istikametinde yorumlayarak başkalaştıranlar, başkalaşmaya mahkumdur. Mutlak anlamda dinin varoluş felsefesine aykırı, İlahi irade tarafından gönderiliş gayesine muhalif yorumlar ve tutumlar, son tahlilde sözü edilen dinin de, o dinin mensuplarının da aleyhinedir. Gücün ve kuvvetin sarhoşu, menfaat ve çıkarın meftunu, yarını ve yarınlarını düşünemeyecek derecede yaşadığı günün âşığı olanlar, aslında kendi elleriyle kendi sonlarını hazırlamaktadır. Dünyevi akıbetleri için de böyledir, uhrevi halleri için de böyledir.

Bir diğer sebep; böyle düşünmediği, inanmadığı, kabullenmediği halde politik ve ekonomik çıkarları vesilesiyle bu zihniyete kol kanat geren güçlü şahıs, kurum ve devletlerin varlığıdır. Sükûtları onay olarak algılanır bunların. Böyle bir destekçiye/destekçilere sahip olanlar, sırtlarını onlara dayar ve hal böyle devam ettiği müddetçe zulümlerine zulüm katarak kendi bildikleri yolda ilerlerler.

Pekala sonuç ne olacak? Zalim zulmüyle, mazlum âhıyla mı yaşayacak? Vahşet manzaraları karşısında vicdanları tir tir titreyen insanlar, hiç mi bir şey yapmayacak bu kötü gidişatı durdurmak için. Elbette hayır. Yapacak ve yapmaları gerek. Her şeyden önce ilk yapılacak şey hiç şüphesiz diplomatik münasebetlerle akan kanın hemen, mümkün değilse en kısa sürede akmasını durdurmak olacak. Devlet adamlarına bu konuda düşen görev izahtan vareste. Başarılı olunduğu takdirde kısa vadede ve kısa vadeli bir çözüm bu.

Ama asıl önemli olan uzun vadeli ve kalıcı çözümler üretebilmek. Burada sözü Hocaefendi'ye verelim isterseniz. Diyor ki Hocaefendi: "Dünya problemi insanoğlu ile tanıdı; öyleyse problem insanoğlu ile çözülür. Evet; insanla başlayan problem insanla çözülür. İnsanda başlayan problem insanda çözülür." Bunun manası açık, bugün siyasî, ekonomik, ahlakî, kültürel, dinî hangi sahada olursa olsun çözüm bekleyen her türlü problemin tek bir çözüm kaynağı vardır; insan. İnsanda bir zihniyet değişim ve dönüşümü yapmadıktan sonra, onu insaniyet mertebesine ulaştırıp vicdanına, kalbine, ruhuna hitap etmedikten sonra sistem adına yapılacak her türlü atılım, siyasî ve askerî alanda yapılacak her türlü anlaşma bir gün kenara atılmaya mahkumdur.

Belki uzun zaman alacak; belki nesilleri yiyip yutacak bu yol. Fakat unutulmamalı, kalıcı, istikbal vadedici tek çözüm yolu bu; suretâ insan olarak yaratılmış varlığı, siretâ insan yapmak, insanlık seviyesine çıkartmak. Aksi halde insanoğlu daha nice kan seylaplarının sebebi, sonucu ve şahidi olmaya mahkumdur.